Zorba yönetimler ve müsadere (1)

YORUM | YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Tarihte kurulmuş bütün zorba yönetimlerin ve müstebit idarecilerin ana hedefi, devletin bütün güç ve imkânları üzerinde tekel kurmak ve bunu korumak olmuştur. Bunu sağlamanın en pratik ve etkili yolu ise, sıkı sıkıya halkı denetlemek ve kontrol altına almaktır. Zira bu yapılabildiği takdirde, ortaya çıkması muhtemel itiraz, muhalefet ve isyanların da önü alınmış olacaktır. 

Zorba yönetimler, otoriteleri açısından tehdit oluşturabilecek her tür hareketlenmeden rahatsız oldukları ve korktukları için, farklı farklı şeytanî yöntemlerle halkı kendilerine boyun eğdirmeye ve hatta köleleştirmeye çalışmışlardır. Onlar açısından her zaman en makbul insanlar, bütün politika ve icraatlarını onaylayacak uysal ve itaatkar vatandaşlar olmuştur.

Eleştiri, muhalefet ve sivil itaatsizlik, zorba ve despotlar açısından kabul edilebilir davranışlar değildir. Bu sebeple onlar bazen uyguladıkları kaba güçle, bazen de takip ettikleri kirli siyasetleriyle bir şekilde halkı köleleştirmenin ve tüm aykırı sesleri kısmanın yollarını bulmuşlardır. 

İnsanları fakir ve kendilerine muhtaç bırakmak; ilim ve fikir hayatına vurdukları darbelerle dolaylı yoldan cehalete destek vermek; savaş, şiddet ve işkence gibi vasıtalarla halk arasında korkunun yayılmasını sağlamak, propaganda ve manipülasyonlarla insanların duygu ve düşüncelerini esir almak, zorba yönetimlerin zulüm imparatorluklarını korumak için uyguladıkları başlıca siyaset biçimleridir.

Bütün bunların yanı sıra zorba yönetimlerin, muhalifleri ezme, sindirme ve cezalandırma adına öteden beri uygulayageldikleri yöntemlerden birisi de, müsadere yoluyla vatandaşların mal varlıkları üzerinde oluşturdukları tehdittir. Onlar, bir kısım siyasi sebeplerden ötürü vatandaşların mallarına musallat olma adına, her zaman bir kısım bahaneler bulmuşlardır. 

Özellikle Ortaçağ boyunca Batıda çok sık görülen müsadere uygulaması, ne yazık ki İslâm devletlerinde de geniş bir uygulama imkânı bulmuştur. Daha da acısı bir kısım ulema, mal müsaderesiyle ilgili verdikleri fetvalarla, bazı zalim sultanların haksız yere vatandaşların mallarını almasını meşrulaştırmışlardır.

Son yıllarda ülkemizde de AKP hükümeti tarafından Hizmet hareketine ait çok sayıda müessese ile “irtibat” ve “iltisak” gerekçesiyle birçok şahsın malvarlığı müsadere edildiği için, bu meselenin İslâm’daki hükmünü ele almak istiyoruz.

Mal Dokunulmazlığı

Müsadere, mülkiyete müdahale çeşitlerinden birisidir. Fakihlerin müsadereyle ilgili hükümlerinin anlaşılması için, öncelikle İslâm’ın özel mülkiyete ve mal dokunulmazlığına verdiği önemin bilinmesi gerekir. 

Cüveyni, Gazzali, Karafî, İzz b. Abdisselam ve Şatıbî gibi fakihler, İslamî hükümlerin ana maksatlarını tespit etmeye ayrı bir önem vermiş ve bunları dinin, canın, neslin, aklın ve malın korunması olarak açıklamışlardır. Zira insanın, insana yakışır bir şekilde hayat yaşayabilmesi, toplumun dirlik ve düzeninin devam etmesi ancak bunlar sayesinde mümkün olur. 

İşte bu beş temel maksattan (zaruriyat-ı hamse) birisi de malın korunmasıdır. Zira insanın yeme-içme, giyinme ve barınma gibi en zarurî ihtiyaçlarını temin etmesi mala bağlıdır. Aynı şekilde mal olmaksızın şehirlerin kurulması, medeniyetlerin teessüs etmesi, yeryüzünün imar edilmesi mümkün değildir. Hatta zekât, hac, fitre, kurban, nafaka, infak ve tasadduk gibi İslâm’daki ibadetlerin neredeyse yarısı mala dayanır. Keza mal olmaksızın İslâm’ın neşredilmesi, i’la-i kelimetullah vazifesinin hakkıyla yerine getirilmesi de mümkün değildir.

Bu sebepledir ki Allah Resûlü (s.a.s), Müslümanın Müslümana kanının, malının ve ırzının haram olduğunu bildirir. (Müslim, Birr 9) İslâm, bunların korunmasına ve başkalarına karşı müdafaa edilmesine öyle önem verir ki, Efendimiz (s.a.s) cana, mala veya ırza yönelik herhangi bir saldırı karşısında, bunları müdafaa etmeye çalışırken ölen kimsenin şehit olacağını haber verir. (Tirmizi, Diyât 22)

Öte yandan Kur’ân-ı Kerim’in, “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşru olmayan yollarla (haksız sebeplerle) yemeyin.” (en-Nisâ, 4/29) buyurması ve sonrasında sadece karşılıklı rıza ve kabule dayalı yapılan tasarrufların caiz olacağını bildirmesi de mal dokunulmazlığı adına oldukça önemlidir. Allah Resûlü’nün şu hadisleri de âyet-i kerimede ifade edilen manayı teyit eder: “Gönül hoşnutluğu olmadıkça, Müslüman bir kişinin malını almak helâl olmaz.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 34/299)

Yetimlerin mallarıyla ilgili, “Rüştüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir surette yaklaşmayın!” (el-En’âm, 6/152; el-İsrâ, 17/34) buyrulması da İslâm’ın mal dokunulmazlığı konusundaki titizliğini gösterir. Bu âyet-i kerimede, “Yetim malını yemeyin veya almayın.” gibi bir ifade yerine, yaklaşmanın yasaklanması oldukça manidardır. Bununla Cenab-ı Hak, yetimlerin mülkiyet haklarının aleyhine olabilecek her türlü tasarrufu yasaklamıştır.

Borçlanmalarla ilgili meselelerin hükme bağlandığı Bakara suresinin 282. âyetinde, karşılıklı akit ve tasarruflardan doğan borçların yazıyla kayıt altına alınmasının ve iki şahit tutulmasının, yolculuk sırasında yazma imkânının olmaması durumunda ise borcun rehinle garanti altına alınmasının emredilmesi de mülkiyet haklarında ortaya çıkabilecek her tür haksızlık ve zulmü ortadan kaldırmaya ve malları muhafaza etmeye yönelik tedbirlerdir. 

İslâm fakihleri de konuyla ilgili naslardan hareketle şu fıkıh kaidelerini ortaya koymuşlardır: “Meşru bir sebep bulunmaksızın bir kimsenin malını bir başkasının alması caiz olmaz.”; “Bir kimsenin mülkünde onun izni olmaksızın başka bir kimsenin tasarruf etmesi caiz değildir.” Dolayısıyla İslâm’a göre bir kimsenin izni ve rızası bulunmaksızın, hiç kimse onun mülkiyet haklarını elinden alamaz. Alırsa onun mülkiyet hürriyetine tecavüzde bulunmuş ve ona zulmetmiş olur.

İslâm’ın hırsızlık ve eşkıyalık suçları için oldukça ağır cezai müeyyideler vazetmesinin (el-Mâide, 5/33, 38) önemli bir sebebi de, mal dokunulmazlığına ve mülkiyet haklarına verdiği önemdir. Hırsızlık haram kılındığı ve ağır müeyyidelere bağlandığı gibi, meşru bir sebep olmaksızın başkasının malını alma demek olan gasp, yankesicilik, rüşvet, faiz, yolsuzluk, kumar, akitlerde hile yapma gibi davranışlar da haram kılınmış ve belirli müeyyidelere bağlanmıştır. İslâm hukukçuları, mülkiyet haklarını her türlü haksızlık ve tecavüze karşı koruyabilme adına bir taraftan meşru kazanç yolları üzerinde hassasiyetle durmuş, diğer yandan da akitlerle ilgili oldukça detaylı ve sıkı hükümler vaz etmişlerdir.

Malın zayi edilmesinin yasaklanması, israfın haram kılınması, vasiyet ve miras ile ilgili detaylı hükümlerin vazedilmesi, içinde garar (bilinmezlik) ve cehalet (bilgisizlik) bulunan akitlerin fasit kabul edilmesi, malın itlaf edilmesi veya ona zarar verilmesi durumunda tazmin yükümlülüğünün getirilmesi gibi hükümler de İslâm’ın mal dokunulmazlığına ve malın korunmasına verdiği önemi gösterir.

Mülkiyete Müdahale Hakkı

İslâm’da özel mülkiyetin korunması ve mal dokunulmazlığı temel ilke olmakla birlikte mutlak değildir. Bazı zorunlu durumlarda ve belirli şartlar altında devlete özel mülkiyete müdahale etme yetkisi verilmiştir. Sözgelimi bir çeşit vergi olarak kabul edebileceğimiz zekât yükümlülüğünün yerine getirilmemesi, mükellef olunan nafakaların karşılanmaması, borçların ödenmemesi, mala verilen zararların tazmin edilmemesi gibi durumları buna misal olarak verebiliriz. Bu gibi durumlarda devlet, alacakların haklarını korumak için bir kısım zorlayıcı tedbirlere başvurabilir. 

Aynı şekilde pazara sun’i müdahalelerin olduğu durumlarda fiyatların sınırlandırılması (narh/tesir), karaborsacılık (ihtikâr) yapan kimselerin ellerinde tuttukları malları satmaya zorlanmaları, şuf’a haklarının kullanılması, borcun ödenmemesi durumunda rehin verilen malların sahibinin iznine ihtiyaç duyulmaksızın satılabilmesi gibi hükümler de bir çeşit mülkiyete müdahale olarak görülebilir. Fakat esasında bunlar, malın dokunulmazlığı prensibi ile çelişmez. Çünkü özel mülkiyet üzerindeki tasarruf hakkı, kamu yararına aykırı olmama ve başkalarına zarar vermeme şartlarıyla sınırlıdır. 

Kaldı ki burada bile Ebu Hanife, ihtikar yapan ya da borcunu ödemeyen kimsenin mallarının cebren satışını caiz görmez. Ona göre böyle bir kişi karşısında hâkimin yapması gereken öncelikli vazife, nasihat, uyarı veya gözdağı vererek borçluyu borcunu ödemeye veya muhtekiri bundan vazgeçirmeye çalışmaktır. Kabul etmezlerse de hapis gibi bir tazir cezasına çarptırmaktır. Ebu Hanife bir kişinin zorla mallarının satılmasını bir çeşit hacr olarak görmüş, hür, akıllı ve ergen bir kişinin hacredilemeyeceğini söylemiştir.

Mülkiyete müdahalenin söz konusu olduğu diğer bir uygulama ise istimlâktır (kamulaştırma). Bir kısım fakihler, özel mülkiyete ve mal dokunulmazlığına aykırı olduğu ve aynı zamanda kamu yetkilileri tarafından suiistimal edilmeye açık bulunduğu gerekçesiyle istimlake temelden karşı çıkar. Fakat çoğunluk ulema, mescidin veya yolun genişletilmesi gibi kamusal bir yararın söz konusu olduğu durumlarda, devlet tarafından gerekli görülen arazilerin istimlak edilmesini caiz görür. Fakat onlar da bunu oldukça sıkı şartlara bağlar.

İslam Konferansı Teşkilatı’na bağlı olarak görev yapan Mecmeu’l-fıkhi’l-İslâmî, konu etrafında yapmış olduğu uzun müzakereler neticesinde istimlakin cevazını şu şartlara bağlamıştır: (1) Taşınmazın istimlaki, emsal değerinden az olmamak üzere bilirkişinin takdir edeceği adil ve peşin bir bedel karşılığında olması, (2) İstimlak kararının devletin yetkili organlarınca alınması, (3) İstimlakin yol, köprü ve mescit gibi genel bir zaruret veya o ölçüde genel bir ihtiyaca binaen kamu yararı için olması, (4) İstimlak edilen taşınmazın istimlak amacı dışında bir maksat için kullanılmaması ve zamanı gelmeden istimlake gidilmemesi. (DİA, “istimlak” md.)

İslam uleması, genel itibarıyla istimlake karşı çıkmasa da, devletin keyfi ve haksız tasarruflarını önleme, kamu yetkililerinin adaletten sapmasına mani olma ve mal sahiplerinin haklarını muhafaza etme adına içtihatlarında oldukça dikkatli ve tedbirli hareket etmişlerdir. Mümkün mertebe cebrî temellük yollarını sınırlı tutmaya çalışmış, kamu yararı gereği bunun kaçınılmaz olduğu durumlarda da mağduriyetlerin giderilmesi veya en aza indirilmesi adına çok sıkı şartlar ve kayıtlar ortaya koymuşlardır. 

Mesela İmam Serahsi, devlet başkanının, özel mülkiyetin dokunulmazlığı konusunda diğer insanlardan hiçbir farkının olmadığına işaret eder; ardından da bir kimsenin özel mülkünü ancak bir zaruret bulunduğunda veya bütün Müslümanlar için helâk tehlikesi söz konusu olduğunda bedelini vermek koşuluyla satın alabileceğini belirtir. (Serahsi, el-Mebsut, 23/203) Aynı şekilde İbn Abidin’in istimlakin yapılabilmesi için mahkeme hükmünün gerekli olduğunu belirtmesi de, idarecilerin keyfi uygulamalarını önlemeye karşı alınan bir tedbirdir. (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, 4/379)

Müsadere

Hiç şüphesiz istimlakin yanında devletin özel mülkiyete müdahale hakkının ele alındığı en önemli mesele müsaderedir. Müsadere, en temelde bir ceza hukuku terimi olsa ve irtikâp edilen bir kısım suçlara karşılık devletin ceza veya tedbir amaçlı bir mala el koyması olarak tanımlansa da, vakıada çok daha geniş bir uygulama alanına sahip olmuştur. Devlet, müsadereyi, bazen hazine açıklarını kapatmanın, bazen uzun süren savaşlarla veya açlık ve kıtlık gibi olağanüstü durumlarla başa çıkmanın, bazen de hasım ve muhalifleri diskalifiye etmenin vasıtası olarak görmüştür. 

Devletin özel mülkiyete birer müdahale şekli olması itibarıyla müsadere ve istimlak birbirine benzese de; müsadere, hem bir cezai müeyyide olması, hem de malların sahibinin elinden bedelsiz olarak cebren alınması itibarıyla istimlakten ayrılır. Öte yandan istimlak, çoğunluk ulema tarafından caiz görülürken, müsaderenin hukukî niteliği ve fıkhî hükmü oldukça tartışmalıdır. 

Müsaderenin farklı amaçları ve çeşitleri olduğu ve bunların hükmü de birbirinden farklılık arz ettiği için, meseleyi farklı alt başlıklar altında ele alacağız.

  1. a) Malî Bir Ceza Olarak Müsadere

İslâm hukukunda cezalar, en temelde hadler ve tazir cezaları olmak üzere ikiye ayrılır. Had cezalarının şekli ve miktarı bizzat Şari Teâlâ tarafından belirlenirken, tazir cezalarının takdir yetkisi hâkime bırakılır. Had cezaları içerisinde malî bir cezaya yer verilmez. Tazir cezaları sayılırken de kınama, azarlama ve korkutmadan başlamak üzere, darp, hapis, sürgün ve teşhir gibi cezalandırma yöntemleri ele alınır fakat malî bir cezalandırma şekli üzerinde durulmaz. Fıkıh kitaplarında malî cezalarla ilgili hükümler çok kısıtlıdır.   

İçlerinde Hanefilerin, Malikilerin, Şafiilerin ve bazı Hanbelilerin yer aldığı cumhur ulema, şer’î bir sebep olmaksızın sırf cezalandırma maksadıyla bir mü’minin malının elinden alınmasını veya itlaf edilmesini caiz görmemişlerdir. Onlara göre din, bu konuda ittiba edilmesi gereken bir hüküm vaz etmemiştir. Dolayısıyla âlimlerin çoğunluğu, bir tazir cezası olarak müsadere uygulamasını reddeder. 

Hanefilerden Ebu Yusuf, Malikilerden İbn Ferhun, Hanbelilerden İb Teymiye ve İbn Kayyim gibi bazı fakihler ise belirli şartlar dahilinde müsaderenin malî bir cezalandırma yöntemi olarak uygulanmasını tecviz etmişlerdir. Fakat Ebu Yusuf’un caiz gördüğü müsadere şekli, malın mülkiyetinin tamamen devlete nakledilmesi değil, bilakis caydırıcılık maksadıyla ona muvakkaten el konulmasıdır. (bkz. el-Mevsuatü’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Müsadere” md.)

Bu konudaki ihtilafın iki sebebi vardır. Birincisi, müsadere hakkındaki nasların mahiyeti, ikincisi ise sedd-i zerai ve maslahat delilidir. Müsadereyi caiz görenlerin dayandıkları deliller zannîdir; yani yorum ve ihtilafa açıktır. Üstelik konuyla ilgili deliller arasında tearuz (çatışma) vardır.

Müsaderenin meşruiyeti, haber-i vahid olarak gelen bazı hadislere dayandırılır: mesela bir hadislerinde Allah Resûlü (s.a.s) zekâtını vermeyen kimselerin sahip oldukları malların yarısının alınacağını belirtir. (Ebu Davud, Zekat 5) Diğer bir hadiste bir yere toplanan meyveleri çalan veya bir ağaçtan yemenin dışında bir eteğine meyve doldurup götüren kimseden, çaldığı miktarın iki mislinin geri alınacağı belirtilir. (Nesaî, Kat’u’s-sârık, 11, 12; Ebu Dâvud, Lukata 10) Aynı şekilde Allah Resûlü (s.a.s) dağda kaybolan bir koyunu veya deveyi alan kimsenin, aldığı koyunun iki katı ile geri ödeyeceğini belirtir. (Ebu Davud, Lukata 8; İbn Mâce, Hudûd 28)

Meyvelerle ilgili hadiste mal, nisap miktarına ulaşmadığı için, hayvanlarla ilgili hadiste ise mal muhafaza altında bulunmadığı (muhrez olmadığı) için hırsızlık haddi yerine önleyici mahiyette malî bir cezaya hükmedildiği anlaşılmaktadır.

Ne var ki müsadereyi kabul etmeyen âlimler, burada bildirilen hükümlerin İslâm’ın ilk dönemine ait olduğunu, sonrasında neshedildiğini ileri sürmüşlerdir. Zira onlara göre İslâm’ın vaz ettiği cezaların genel özelliği bedenî olmasıdır. “Malda zekâtın dışında bir hak yoktur.” (İbn Mâce, Zekât 3)  hadisi de söz konusu hükümlerin kaldırıldığını gösterir. Ayrıca söz konusu rivayetlerin sıhhatiyle ilgili de bir kısım eleştiriler dile getirilmiştir. 

Bazı fakihler ise söz konusu hadislerin hükmünü kabul etmekle birlikte, illetin bilinememesi gerekçesiyle bu hükmün kıyas yoluyla başka meselelere nakledilemeyeceğini belirtmiş ve müsadereyi sadece naslarda zikredilen vakıalara münhasır kılmışlardır.

Müsadere konusundaki ihtilafın ikinci sebebinin ise sedd-i zerai ve maslahat delili olduğunu belirtmiştik. Şöyle ki müsadereyi caiz görmeyenler, zalim idarecilerin insanların mallarına musallat olmasından ve küçük bahanelerle mal dokunulmazlığını ihlâl edeceklerinden korkmuşlar, “caiz” hükmünün onları haksızlık ve zulme teşvik anlamına geleceğini düşünmüşler, dolayısıyla da böyle bir mefsedeti önleme adına bu kapıyı kapatmışlardır. Hatta Şevkanî, nasları ve ulemanın ifadelerini genişleterek bu konuda fetva veren âlimleri, idarecilerin zulümlerine ortak olmakla itham etmiştir. (Şevkanî, İrşâdü’s-sâil, s. 94-95) Cevaz hükmünü savunanlar ise bu tür durumların çok nadir gerçekleşeceğini ileri sürmüş ve daha ziyade malî cezaların caydırıcılık yönüne ağırlık vermişlerdir.

Bütün bunların yanı sıra, malî cezalara (garame) ve onların bir çeşidi olan müsadereye karşı çıkanlar, bunları, İslam ceza hukukunun eşitlik, şahsilik, suç-ceza dengesi gibi bir kısım temel ilkelerine aykırı görür. Mesela müsaderenin zengin ile fakir üzerindeki tesirinin çok farklı olması, cezalarda eşitlik ilkesiyle uyuşmaz. Aynı şekilde bir kişinin müsadere sebebiyle malvarlığının elinden alınması veya eksilmesiyle, çocukları ve ailesi de ciddi sıkıntıya maruz kalacağı için bu, cezalarda şahsilik ilkesine aykırıdır. İşlenen suçlara denk malî cezaların belirlenmesi noktasındaki zorluk da, müsaderenin adalet ve hakkaniyete aykırı olacağı kanaatini oluşturur. 

  1. b) Kamu Görevlilerine Ait Malların Müsaderesi

Son dönem yazılan eserlerde müsaderenin cevazıyla ilgili sıklıkla Hanefilerden Tartûsî’nin görüşüne yer verilir. Fakat o da Hz. Ömer’in uygulamalarından hareketle müsadereyi sadece beytü’l-mâl çalışanlarının (veya kamusal vazifelerde görev yapanların) mallarıyla sınırlı görür ve sultanın mal sahipleriyle ilgili müsadere hükmü vermesinin caiz olmayacağını belirtir. Yani ona göre devlette görev yapan amir veya memurların, rüşvet, iltimas, irtikap, yolsuzluk, zimmet, güveni kötüye kullanma gibi yollarla haksız kazanç elde ettikleri anlaşıldığında, hâkim onların mallarının bir kısmına el koyabilir.

Esasında devlet adamlarının malvarlıklarına yönelik müsaderenin, genel itibarıyla fakihler tarafından daha müsamahalı karşılandığını belirtmek gerekir. Fakat konu etrafında dile getirilen hükümler dikkatle incelenecek olursa, esasında burada söz konusu edilen müsaderenin malî bir cezalandırmadan ziyade, elde edilen haksız kazançların tekrar kamuya iade edilmesi çabasından ibaret olduğu görülecektir. Onlara göre, bulunduğu makamın imkân ve avantajlarını kullanarak hediye, rüşvet ve yolsuzluk vasıtasıyla haksız kazanç elde edenlerin mal varlıklarına el konulması, gerçek anlamıyla bir müsadere değil, bilakis “hakkın yerine iadesi”dir.

Müsaderenin cevazına delil getirilen İbnü’l-Utbiyye hadisi de bununla ilgilidir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (s.a.s), İbnü’l-Utbiyye’yi zekat memuru olarak bir yere gönderir. O da işini bitirip geri geldiğinde Resûlüllah’a hitaben, “Şunlar sizindir, şunlar da bana hediye edildi.” der. Bunun üzerine Allah Resûlü, hutbede şunları söyler: “Ben sizden birini Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ederim. Sonra o kişi gelir, ‘Şu size aittir, bu da bana hediye edilendir.’ der. Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı da hediyesi ayağına gelseydi ya!” (Buhârî, Eymân 3)

Devam edecek…

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin