Yüzümün siyahlığı Cennet’e girmeme engel midir?

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Adı konulmuş bir kast sistemi vardı, Mekke’de; fakîr u fukarayı yanlarına yaklaştırmaz, kölelere insan nazarıyla bakmazlardı. Onlara göre Habbâb çulsuz, Ammâr da pulsuzdu; Bilâl’in başında ekşir, Esved’in ensesinde boza pişirirlerdi!

Hele bir insan, fakir veya köleliği yanında bir de siyah tenli olmaya görsün, tepeden bakar ve dillerine doladıkları rengini alay konusu yaparlardı. “Siyah kadının oğlu” diye tanımlayıp, ses tonlarına yansıyan vurguyla hakaret ettikleri insan sayısı hiç de az değildi.   

 Beri tarafta bir de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) vardı; horlanıp hakir görülenleri sıcak iklimine alır ve ayaklar altındaki iniltinin çaresiz mahkumlarını baş tâcı yapardı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Ümeyye İbn-i Halef’in şamar oğlanı Bilâl’i huzuruna almış, Allah’a en yakın anlarının “alem”i yapmıştı. Onu tarif ederken Hazreti Ömer (radıyallahu anh), “Bilâl, efendimizdir; O’nu Efendimiz hürriyete kavuşturmuştur!” derken hem Hazreti Bilâl’in hem de O’nu Ümeyye’nin elinden çekip alan Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) hakkını teslim ediyordu. Öyle ki Habîb-i Kibriyâ Hazretleri bir gün, Cennet’e girdiğini ve önünde bir ses işittiğini, sesin sahibini Cibrîl-i Emîn’e sorduğunda, “Bilâl” cevabını aldığını nakletmişti. Habeş diyarından kopup gelen dünkü köle Bilâl, nice hür ve varlıklılardan önce Cennet muştusuyla pâyelenen bir isimdi.  

Sadece O mu? Elbette değil; bu iklimden istifade eden; Sa’dü’l-Esved’den Cüleybib’e, Ebû Bekre’den Şükrân’a, Mihcâ’dan Eymen’e, Enceşe’den Âsım’a kadar Saâdet Hânesi’ne renk katan daha niceleri vardı. 

Bir gün huzura geldi ve sordu, Hazreti Sa’d:

“Yâ Resûlallah! Yüzümün siyahlığı Cennet’e girmeme engel midir?”

Duruşunda, sesinin tonunda ve beklediği cevabın arkasında, renginden dolayı itilip kakılan bir insan portresi okunuyordu. Halden anlayan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) olanca sıcaklığıyla cevap verdi:

“Hayır! Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki Rabbinin emirlerine karşı titiz ve hürmetkâr ve Resûlü’nün getirdiklerine de iman ettikten sonra bu söylediklerin Cennet’e girmene engel değildir!”

Evet, aldığı cevap, tam da beklediği gibiydi ve bir adım daha attı; “Yâ Resûlallah!” dedi. “Ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Resûlü olduğuna inanıyorum; öyleyse benim hakkım nedir?”

“Herkesin lehine olan senin de lehine, herkesin aleyhine olan senin de aleyhinedir; sen de onların kardeşisin!” buyurdu Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem). 

Kabına sığacak gibi durmuyordu Hazreti Sa’d ve bu sıcaklığı iliklerine kadar hissettiği demde hiç eğip bükmeden “Peki, Öyleyse bu insanlar neden beni hor görüyor, neden bana kimse kızını vermiyor? Zira ben, senin yanındakilerden de senin huzuruna gelmeyenlerden de kız istedim; siyahî oluşum ve yüzümün esmerliğinden dolayı kimse bana kızını vermedi!”

Evet, bu bir problemdi; hem de büyük bir problem. Zira herkes aynı toplumun ferdiydi ve ne acı ki neş’et ettikleri toplumun refleksleri hep bu istikametteydi. Ama öğreneceklerdi. 

Sesindeki kuşatıcılıkla Hazreti Sa’d’ı sinesine basan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), gözleriyle de gönlünü ısıtmıştı. Yanına yaklaştırdı ve “Sen” dedi. “Amr İbn-i Vehb’e git. Kapısını çal ve içeri girince de ‘Allah’ın Peygamberi bana, kızınızı nikahladı’ de.” 

Amr İbn-i Vehb, yeni Müslüman olmuş, sert tabiatlı birisiydi. Sakîf kabilesine mensuptu. Bir farkla ki evlilik çağına gelmiş, güzel olduğu kadar aynı zamanda akıllı bir kızı vardı. 

Asırlardır teraküm etmiş Câhiliyye’ye ait bir tortu daha fiilen yıkılacaktı; hem de herkesin şahit olacağı şekilde!  

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanından ayrılır ayrılmaz Amr İbn-i Vehb’in evine geldi, Hazreti Sa’d. Kapıyı çaldı ve açılır açılmaz, “Şüphesiz ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kızınızı bana nikahladı!” dedi.

Baba Amr İbn-i Vehb, bir anda kapısına dayanan ve kızının Resûlullah tarafından kendisine nikahlandığını söyleyen bu delikanlıya öfkelendi ve sert bir şekilde kapısından kovdu. 

Resûlullah’ın talimiyle “bir ümit” deyip geldiği son kapı da yüzüne kapanmıştı. 

Neredeyse ümidini yitirmek üzereydi!

Mahzûn ve melül ayrılmış dönerken arkadan gelen telaş yüklü bir sesle irkildi; “Ey Abdullah!” diyordu, sesin sahibi. Geri dön! Şayet beni sana Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nikahladı ise bana bakan yönüyle bu nikaha ben ‘evet’ diyor, Allah ve Resûlü’nün hoşnut olduğundan hoşnut olduğumu ilan ediyorum!” 

Evet, sesin sahibi, Amr İbn-i Vehb’in güzel ve akıllı kızından başkası değildi. Babasına da çıkışmış, “Vahiy gelip de insanlar arasına çıkamayacak hale gelmeden önce hemen git ve Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) özür dile!” demişti. 

Bu ikazla aklı başına gelen Amr, bir solukta Mescid’de geldi. Onun gelişini gören Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Benim elçimi eli boş geri gönderen sen misin?” diye sordu. 

“Evet, yâ Resûlallah!” dedi. “O, benim. Ancak, onun yalan söylediğini zannettik. Allah’ın beni bağışlamasını umarım. Ne var ki biz, kızımızı ona verdik!”

Mesele tatlıya bağlanmıştı ve Hazreti Sa’d’ı yanına çağıran Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), evlilik hazırlıklarına başlamasını emretti. Bu konuda kendisine yardımcı olmaları için ashâbından bazılarını da görevlendirmiş, işini kolaylaştırmalarını söylemişti. 

Yıllardır aradığını bulan bir gencin heyecanıyla çarşıya gitmişti ki kulağına tanıdık bir ses geldi; “Ey Allah’ın askerleri!” diyordu. “Haydi, bineklerinize binin; sizi Cennet bekliyor!”

Bu ses, kendisi gibi esmer güzeli birisinin, Bilâl’in sesiydi. Kapıya kadar dayanan bir düşmandan bahsediyor ve eli silah tutan herkesi cihada çağırıyordu. 

Herkesin cepheye koştuğu yerde düğün-derneğin lafı mı olurdu? Elinde teraküm eden imkanlarıyla hemen bir at, bir kılıç ve bir de mızrak satın aldı ve hiç vakit kaybetmeden yola koyuldu. ‘Belki gelişine rıza göstermez’ endişesiyle sarığının bir kenarıyla yüzünü kapatmış olarak Resûlullah’ın ordusuna katıldı. 

Görmüştü görmesine ama sarığıyla kapalı yüzünden kim olduğunu çıkaramamıştı. 

Canhıraşâne savaştı ve cephenin de hakkını verdi Hazreti Sa’d. O kadar ki bir aralık göz göze geldiler ve bu sırada açılan kolundan tanıdı, Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem); “Sen, Sa’d mısın?” diye sordu.  

Sadece, “Evet!” dedi ve toz toprak içinde yine gözlerden kayboldu. 

Günün sonunda Hazreti Sa’d’ın şehadet haberini verdiler Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem). Çok üzüldü; gönül mahzun olmuş, gözler de yaş döküyordu!

Yanına geldi. Siyah başını elleriyle kaldırdı ve mübarek dizlerine koydu; dua ediyordu!

Çok geçmeden hüznü, sürûra ınkılâb etti; Cennet’i görmüşçesine bir hali vardı. 

Sonra, atı ve silahını Amr İbn-i Vehb ailesine gönderdi. Bir de mesajı vardı: 

“Bunlar, Allah’ın sizin kızınızdan daha hayırlılarıyla evlendirdiği delikanlının mirasıdır!” diyordu.

Öyle ya, Allah (celle celâlühû), insanın kalıbına değil, kalbine bakıyor!

3 YORUMLAR

  1. By identifying as “Son of the black woman”, headcount was not less at all of whom they insulted by the emphasis that echoed on their tone of voice.
    In this side, there was the Messenger of Allah (May the Blessings of Allah and Peace be upon him); he would take the rabble in his warm climate, he would treat the helpless prisoners of wailing under the feet with great respect.

  2. The number of humans was not less at all whom they insulted by identifying as “The black woman’s son” with the emphasis that echoed on their tone of voice.
    On the other side, there was the Messenger of Allah (May the Blessings of Allah and Peace be upon him); he would take the rabble in his warm climate and with great respect he would treat the helpless prisoners of the wail under feet.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin