Gitmezseniz gelirler!

Bir ülkede hukuksuzluk önce daima uzağa uğrar. İnsanlar onu başkasının kapısındaki geçici bir gürültü, bir yabancının kavgası sanır; ta ki bir sabah o zalim el kendi kapı zilini çalıncaya kadar…

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Pazar günü ekranlarda olanları izleyebildiniz mi? Ankara’nın göbeğinde -beğenin beğenmeyin- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisinin kapısına binlerce polis yığılmıştı. Parti merkezi seçim otobüsleri ve minibüsleriyle barikatın arkasında başına gelecekleri beklerken, CHPliler şaşkın ve öfkeliydi. Evet kelimenin tam anlamıyla etraf etten barikatlarla örülmüştü, kameralar kayıttaydı ve havada ağır, zehirli bir baskı hissi dalgalanıyordu. Fakat benim zihnimde bambaşka, eski ve tanıdık bir film şeridi akmaya başladı. Yıllar önce bu ülkenin başka muhalif kurumlarının, haksızlığa uğrayan kesimlerinin kapısında duran aynı manzara…

Zaman Gazetesi’ne el konulurken yapılan o barbar saldırıları hatırladım. Bugün gazetesinin zorbalıkla işgal edilişini, Samanyolu televizyonuna yapılan o hukuksuz baskınları tek tek yaşadım yeniden. Şimdilerde ise o aynı polis kordonu, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’nin kapısına dayanmış durumda. Manzara aynı manzara, yapan aynı, yapılan farklı. Saray ve Erdoğan yine harekete geçmiş önünde engel olduğu bir bariyeri daha “telef” etme emrini vermişti. Değişen tek şey kapının üzerindeki tabelaydı.

Zaman Gazetesi’ne Kayyim atamasi polis zoruyla yapıldı. 4 mart 2016/ Kursat Bayhan

Peki, neden bazı toplumlar başkasının kapısındaki adaletsizliği kendi meselesi saymaz? Ve neden o adaletsizlik sarmalı eninde sonunda dönüp kendi kapılarına geldiğinde, ses çıkarmak için artık çok geç kalırlar?

Bir Deja Vu’nun Anatomisi

Hukuksuzluk, totaliter rejimlerde nadiren bir gecede nihai sınırına ulaşır. Önce sinsice prova yapar. Türkiye, son yıllarda bu acımasız ve adım adım ilerleyen provalaşma sürecini tüm hücreleriyle yaşadı. Aşama aşama, kurumdan kuruma, kapıdan kapıya ilerledi bu karanlık.

Önce medya susturuldu. Bağımsız gazetelerin büroları mühürlendi, genel yayın yönetmenleri sahte delillerle tutuklandı, haber spikerleri gözaltına alındı. O günlerde CHP sessizdi, yargı mekanizması sessizdi, sivil toplumun ses çıkarmaya çalışan azınlığının çığlığı ise bu derin sessizlikte boğuldu. İnsanlar “bize dokunmayan yılan bin yaşasın” konforuna sığındı.

Sonra sıra belediyelere geldi. HDP yönetimindeki onlarca belediyeye ardı arkasına kayyumlar atandı. Halkın iradesi ipotek altına alındı, mali müdahaleler yapıldı ve seçilen başkanlar zorbalıkla görevden uzaklaştırıldı. O dönemde de ana muhalefet tepki gösterdi ancak bu tepki adeta bir muhasebecinin kuru bilançosu kadar sınırlı ve ruhsuzdu. Hakiki bir müttefik, tutarlı bir demokrat refleksi yerine; adeta sistem içi bir denge gözetildi.

Ardından muhalif sivil toplum kurumları, vakıflar, dernekler hedef alındı. Banka hesapları donduruldu, keyfi denetimlerle boğuldular ve birer birer kapatıldılar.

Aklıma Martin Niemöller’in meşhur “Önce komünistler için geldiler, ses çıkarmadım…” cümleleri geldi.

Ve işte bugün, nihayet sıra Cumhuriyet Halk Partisi’ne geldi.

Türkiye’nin en köklü ve kurucu muhalefet partisine… Kapısında yüzlerce polis, Genel Merkezi’ne fiili operasyon düzenleyen bir irade ve mahkeme kararlarıyla yürütülen bir “mutlak butlan” tiyatrosu. Aslında kimse şaşkın değil, çünkü tarihin diyalektiğini bilen herkes bu kör sağır sessizliğin son durağının burası olacağını çok iyi biliyordu.

Sessizliğin Bedeli

Demokratik refleks, yalnızca sevdiğiniz, ideolojisini paylaştığınız insanlar için gösterildiğinde hakiki bir değer taşımaz. Gerçek demokrasi ve meşruiyet; sevmediğiniz, muhalif olduğunuz, kendinizi taban tabana zıt kutuplarda gördüğünüz insanların hakkı çiğnenirken ortaya koyduğunuz o tavizsiz direnişte saklıdır.

Maalesef, CHP yakın tarihte bu kritik ahlaki sınavı vermeyi başaramadı; daha doğrusu taktiksel hesaplarla vermemeyi seçti. Zaman Gazetesi’ne el konulduğunda, o kapının önüne set çekmeye giden kaç CHP’li vardı? Bir iki tane, o kadar. Burada hakkını teslim etmemiz gereken nadir isimlerden biri milletvekili Mahmut Tanal’dır; onun o gün gösterdiği cesareti ve dün de parti barikatlarının önünde partisini savunurken sergilediği tutarlılığı unutmamak gerekir. Ancak kurumsal akıl orada yoktu.

Bugün Gazetesi kapatılırken parti yönetimi sesini ne kadar yükseltti? HDP belediyelerine kayyum atanırken, sokağa çıkıp iradeye sahip çıkmak yerine “hukuk çerçevesinde endişeliyiz” gibi diplomatik ve steril bildirilerle süreci geçiştirdiler. İşte bu kontrollü muhalefet ve seçici direniş, iktidarın hukuksuzluk iştahını daha da kabarttı.

Şimdi ise kendi binalarına, kendi iradelerine kayyum gölgesi düşmüş durumda. Artık mahkemelere yazdıkları süslü dilekçeler, sundukları hukuki argümanlar egemen iradenin duvarından yankı bulmadan geri dönüyor. Çünkü artık hukuk bir adalet aracı değil, muhalefeti yok etmek için tasarlanmış mutlak bir silaha dönüşmüş durumda.

Bu sistematik mülksüzleştirme ve kayyımlaştırma operasyonunun arkasında tek bir isim, tek bir irade var;Tayyip Erdoğan! Peki, bu çıplak gerçeğe rağmen Özgür Özel ve mevcut CHP yönetimi neden bu ismi doğrudan hedef almaktan, meydanlarda bu adı açıkça haykırmaktan çekiniyor? Bu stratejik çekingenliğin arkasında iki korkunç ihtimal barınıyor:

Birincisi; derin bir felç edici korku. Tayyip Erdoğan’ı doğrudan muhatap almanın, partinin tamamen yok edilmesi, daha tüm CHP’lilerin (tıpkı Gülen Cemaati’ne yapılanlar gibi) bir soykırıma tabi tutulması ya da daha büyük bir kırıma uğraması gibi bir intikam dalgasını tetikleyeceğinden endişe ediyorlar. Bu yüzden toplumsal muhalefetin öfkesini radikalleştirmek yerine sönümlendirerek, sistemi ürkütmeden hayatta kalmaya çalışıyorlar.

İkincisi ise zımni bir anlaşma, teslimiyetçi bir pazarlık kuşkusu. “Eğer radikal bir toplumsal direniş örgütlemez ve sistem sınırları içinde uslu bir muhalefet yürütürseniz, kurumsal varlığınıza dokunmayız” vaadine inanmış olabilirler. Ancak bu zımni kabul, CHP gibi asırlık bir çınarı içeriden çürümeye ve tasfiyeye teslim etmekten başka bir anlama gelmez. Siyasette bazen düşmanının adını koyamamak, ona teslim olduğunu ilan etmenin en net biçimi olsa gerek.

“Avcı Kekliği” Tuzağı

Bir önceki yazıda Kılıçdaroğlu’na naçizane bir öneride bulunmuştum ve evet asla yapmayacağını da biliyordum. Bu süreçte yaşanan en çarpıcı absürtlük ise Kemal Kılıçdaroğlu ekseninde dönen oyun. Dün ekranlarda Kılıçdaroğlu’na “terörist sevicisi”, “Kandil’den emir alan hain”, “PKK’lı” diye iftiralar atıp, seçim sürecinde ona bir dakika bile ekran ayırmayan iktidar medyası, bugün ne hikmetse onu saatlerce konuk ediyor, Saray sözcüleri “Kılıçdaroğlu haklı” diye övgüler düzüyor.

Bir siyasetçi bir gecede mi haklı olur, yoksa muktedirin ihtiyaçları mı değişmiştir? Cevap nettir: Bu destek Kılıçdaroğlu’nun şahsına değil, onun üzerinden muhalefete verecek hasar ve yıkıcı etkiye verilmekte. Lütfen bir önceki yazımı tekrar okuyunuz. Kadim çağlardan beri bilinen “Avcı Kekliği” taktiği tam da budur. Avcı, evinde besleyip eğittiği kekliği dağa götürür ve çalıların arasından salar. O keklik canhıraş ötüşlerle diğer özgür keklikleri yardıma çağırır; ama yanına konan her özgür keklik avcının namlusuna hedef olur.

Bugün iktidar, Kılıçdaroğlu’nu bir avcı kekliği gibi kullanarak CHP içindeki fay hatlarını tetiklemek, partiyi bölmek ve Özgür Özel yönetimini içeriden felç etmek istemekte. Kılıçdaroğlu’nun önünde şu an tarihi bir vicdan sınavı duruyordu. Ya Erdoğan’ın kendisine sunduğu bu zehirli “siyasi rüşveti” ve intikam aparatlığını elinin tersiyle itip, “Ben bu oyuna gelmiyorum, uşağınız olmayı reddediyorum!” diyecek ve Özgür Özel’in ve partinin yanında duracaktı ya da ömrünün son demlerini tarihin utanç sayfalarında bir ‘avcı kekliği’ olarak tamamlayacaktı!

Görüyoruz ki, Kılıçdaroğlu tereddütsüz ikincisini seçmiş durumda.

Kendi üç beş günlük siyasi ikbali uğruna Türkiye’nin daha da büyük bir cehenneme dönüşmesini zerre miktar umursamıyor ve tarihe lanetle geçmekten çekinmiyor.

Yangın Komşu Evleri Sevmez

Biz yine CHP ve Özgür Özel’e dönelim. İnsanlar yangının kendi evine sıçramayacağını zanneder. Oysa yangın komşu evleri sevmez; o sadece rüzgarı ve bulduğu kuru odunları takip eder. Medyaya işgal gerçekleştiğinde, “Bize dokunmayan yılan bir yaşasın, zaten bu cemaat de çok oluyordu, bırakın birbirlerini yesinler!” diyen sol-kültür camiası sessiz kaldı. Kürt belediyelerine kayyum atandığında, “hukuki sürece bakalım” diye mırıldananlar konfor alanlarını korudu. Ve nihayet o virüs mutasyona uğrayarak daha güçlü, daha acımasız bir şekilde geri döndü ve CHP Genel Merkezi’nin kapısına dayandı.

Hâlâ anlamamış olanların başında Özgür Özel ve CHP yönetiminin gelmesi ne tür bir şakadır anlayabilmiş değilim. Evet kesinlikle mesele asla sadece CHP değildir. Dün Samanyolu veya Zaman olmadığı gibi. Mesele, hukuksuzluğun kime uğrayacağı değil; hukukun bu topraklardan tamamen uğramayı bırakmış olmasıdır.

Radikal Hamlenin Kaçınılmazlığı

CHP bugün legal-rasyonel bir hukuk düzeniyle veya tarafsız mahkemelerle karşı karşıya değil; kararları tek başına alan despotik bir iradeyle karşı karşıya. Bu faşizan kuşatmayı “dilekçe yazarak”, “mahkemeye itiraz başvurusu yaparak” durdurabileceğini düşünmek tek kelimeyle siyasi bir aptallıktır. Karşınızdaki güç normatif ve rasyonel hukuku tanımıyorsa, sizin yapacağınız tek şey meşru, barışçıl ama son derece radikal bir direnç hattı örmektir.

Meclis boykotu, sine-i millet, kesintisiz demokratik kitle protestoları yerine hala “dilekçe siyaseti” yürütmek, celladına satırın keskinliğini şikayet etmekten farksızdır.

Tarih, otoriter bir iktidarın ne kadar ileri gidebildiğini değil; onun karşısında durma iddiasındaki yapıların ne kadar kolay teslim olduğunu ve içeriden nasıl çürüdüğünü yazar. Çünkü tarihin çok acı, değişmez bir alışkanlığı vardır: İnsanlar başkasının kapısında sustukları o kör adaletsizlikleri, bir gün kendi kapılarında çaresiz birer slogan olarak haykırmak zorunda kalırlar!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin