Yılanlı kuyu

YORUM | M.NEDİM HAZAR

Merhum Necip Fazıl, “yılanlı kuyudan” dediği günlerini anlatırken gerçek melceyi bulmuş bir hazine avcısı mutluluğuyla sarılır kaleme çoğu zaman. Şöyle haykırır mesela bir yerde; “Sarf edenler! İflas edeceksiniz. Biriktirenler! Kazanacaksınız…”

Zordur zindanda hayatı damla damla tüketmek. Hele ki intikam, kin, nefret uğruna birileri sizi masumiyetinize rağmen eziyet ve zulüm adına kapatıyorsa karanlık kapanlara, çok daha zordur. Sultannuşşuara şöyle betimliyor çifte zulumatı: “Siz karanlığın deposunda, büsbütün karanlıkta kalmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Buz deposunun içine yağan kar…”

Hatice Şahnaz, Yargıtay’ın kararıyla tahliye edildi. Hamileliğini cezaevinde geçiren ve oradayken doğum yapan iki aylık bir bebek annesi Şahnaz, infazın durdurulması kararı üzerine bundan sonraki dört ay boyunca serbest olacak. Ancak yeniden infazın ertelenmesi yönünde bir karar verilmezse cezaevine dönmesi gerekiyor.

Safiye bebek ve annesi Hatice Şahnaz

Cezaevlerinde en son açıklanan rakamlara göre Şahnaz’ın kızı Safiye gibi 700’ün üzerinde bebek var. Şahnaz da, tahliye olurken Antalya L Tipi Cezaevindeki koğuşunda 3 çocuğu ve annelerini bırakmanın ağırlığını yaşadığını söylüyor:

“İmtihan büyük ama bir sahibi var. İftira çok büyük ama her şeyi bilen, her şeye gücü yeten Rabbim var. İşte bizler de Rabbime dayanarak bazen gülerek, bazen ağlayarak sabırla, duayla kaybetmeden imtihanın biteceği günleri bekliyoruz. Bebeğimin de diyecekleri varmış. Onun cümleleriyle son vereceğim mektubuma: “Kim içeride ne kadar kalmış bilmiyorum ama ben var oldum olalı içerideyim. Dünyada ağaçlar, ırmaklar var demişlerdi. Ama ben hâlâ hiçbirini görmüş değilim.”

15 Temmuz Darbe Girişimi sebebiyle üç yıldır cezaevinde bulunan üç kadın askeri öğrenci, Nagihan Yavuz, Nimet Ecem Gönüllü, Şuheda Sena Öğütalan’ın hissettikleri de yansıdı basına. Havuz ve hempalarının görmezden geldiği paramparça edilmiş yaşamlardan sadece üçünün iç burkan gerçekliğiydi mektuptan yüzümüze çarpılanlar:

“Bu 3 yılda en çok insan olan yanımız yıpranmıştır. Özlem, yalnızlık, çaresizlik, tüm masumiyetimize rağmen suçlanmışlık, hakarete uğramışlık, toplumdan dışlanmışlık ve hiçbiri yetmezmiş gibi her defasında kendimizi açıklamak zorunda kalmak henüz 24 yaşındaki bizlerde çok büyük yaralara neden olmaktadır. Bizler her şeye rağmen ülkesine faydalı birer vatandaş, üniformalarına sadık birer asker ve ailelerimize layık evlat olabilmek için umudumuzu canlı tutmaya çalışıyoruz, her ne kadar süre uzadıkça zorlaşsa da…”

Bu ülkenin yetiştirdiği en cesur gazetecilerden olan Mehmet Baransu, vaktiyle kapanmaktan kurtardığı bir partinin ve liderinin özel hışmına uğrayan mağdurlardan. Baransu yıllar önce gazeteci Sevgi Akarçeşme’ye zindanı anlatmıştı:

“Demir ve beton yığınları arasında bir yaşam. Bir kibrit kutusu açın, kibrit konulan yer havalandırma, kapalı yer koğuş. Tuvalette banyo yaptırıp, abdest aldıran bir dindar iktidarımız var. Hücreden daha çok içime dokunan bu durum. İhtiyaçlarımızı kantinden alıyoruz. Su buharında yemek ısıtıp, buharda yemek yapıyoruz.”

Başka bir cesur hukuk adamı Gültekin Avcı’nın anlattıklarını okuyunca, insanın nasıl zalimleşebileceğini görmek ürkmekle beraber benzersiz bir iç sızısı kaplıyor yürekleri. Avcı şöyle diyor: “Yatağınızda ya da iç çamaşırınızı değiştirirken bile gözlüyorlar. Pencereye mahremiyet için gazete yapıştırdığınızda derhal yırtıyorlar.” 

Bunlar da Can Dündar’ın anlattıkları:

“Kalın beton duvarların ardından bekçi düdükleri işitiliyor; içerde floresanın biteviye ıslığı… Soğuk. Gündüz güneşi bile avluya uğramadan geçiyor; bina öylesine itici… Havalandırmanın ışığı, pencerenin kahverengi parmaklıklarında parçalanıp soluk gölgeler halinde hücremin zeminine vuruyor. Asık suratlı çıplak duvar, sarışın bir kuyu sanki… Duyduğu tüm sesleri büyütüyor: Su, çağlayan gibi çınlıyor; kapı çarpması, gök gürültüsü… Yalnızlık da çoğalıyor o kuyuda, özlem de…”

İçişleri Bakanlığının Mart 2019 tarihinde aktardığı verilere göre, ‘darbe girişiminde rolü olduğu gerekçesiyle’ o günden bu yana yarım milyon kişi gözaltına alındı; 30 bin 821 kişi tutuklandı.

Hükümet aralarında öğretmen, polis, askeri öğrenci, gazeteci, aydın, üst rütbeli asker, yargı mensupları, milletvekili ve siyasetçilerin de olduğu bu büyük toplamın darbe teşebbüsünde doğrudan ya da dolaylı rol aldığını savunuyor; muhalefet ve insan hakları örgütleri ise bu yargılamaların bir cadı avına dönüştüğü görüşünde.

Cadı avının kurbanlarından biri de siyasetçi Gültan Kışanak. Yaklaşık 3 yıldır tutuklu olan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, “terör örgütüne üye olmak” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 14 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Kışanak’ın cezaevinden yolladığı mektup, tarihe zalimlerin yüzüne atılmış en naif tokat olarak geçecek metinlerden biri gibiydi:

“Hücre kapısının yarısından aşağıda, dışarıdan açılabilen bir mazgal vardı. Gardiyanlar istedikleri zaman, mazgalı açıp içeri kolaçan ediyor, yemeği buradan veriyorlardı. Mazgalı açan kişiyi görebilmek için yere çömelmek ya da iyice eğilmek gerekiyordu. Ekmek, gazete, yemek, sayım, havalandırma kapısını açma-kapama derken gardiyanlar günde en az 8-9 kez geliyordu. Okuduğum kitap tam da bu yaşadıklarımı anlatıyordu.

Tecrit uygulamasına itiraz ettiğimde, İnfaz Hakimliği’nden gelen yanıt ise itiraf niteliğindeydi. Tecridi haklı bulan kararda cezaevleri “elem ve keder çekme” yeri olarak tanımlanıyordu. Bu kararı okuyunca koşullar ne olursa olsun moralimi bozmayacağıma dair kendime söz verdim. Tahakkümü, otoriterliği, cinsiyetçiliği, militarizmi sorgulayan, eşit ve özgür bir gelecek için mücadele eden bir kadın olarak “iktidarın gözünün” üzerimde olduğunu biliyordum. Bununla başa çıkacak stratejiler geliştirmeliydim. Cezaevi günlerim bu sorgulamalarla başladı.”

Ve Alparslan Kuytul Hoca. İktidarın dümen suyuna gitmeyen, buna direnen ve zulmü açıkça, yüksek sesle dile getiren birkaç din aliminden biri Kuytul. Bunun bedelini ağır ödetiyor günümüz muktediri din adamına. Kuytul da neredeyse 3 yıldır cezaevinde ve hukuk alenen zulmetmeye devam ediyor. Son olarak hakkındaki iddianame beğenilmediği için yeni bir tane hazırladı iktidarın savcıları. Kuytul aslında bu ülkenin aklı başında her ferdinin artık emin olduğu gerçekleri sıraladığı mektubunda meseleyi çok kısa şekilde özetliyor:

 “Bilindiği üzere AKP Hükümetinin Gülen Camiası ile arası açıldıktan ve 17-25 Aralık 2013 operasyonlarıyla aralarında savaş başladığından itibaren ve özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’de çok şey değişti. 15 Temmuz bahane edilerek düşünceyi ifade hürriyeti, hükümetin politikalarını ve haksızlıkları eleştirebilme hakkı büyük ölçüde bitirildi ve otoriter bir sistem kuruldu.

AKP’ye biat etmeyen ve zulümleri eleştirenler üzerinde şiddetli bir baskı kuruldu ve çoğu susturuldu. Susmayanlar da benim gibi hapse atıldı. Sivil Toplum Kuruluşlarının birçoğu faaliyetlerini ya durdurdu ya da azalttı. Birçok belediyeye, firmalara ve medya kuruluşlarına kayyum atandı, birçok vakıf ve dernek kapatıldı. Muhalif seslerin birçoğu FETÖ veya PKK üyesi denilerek, bu mümkün olmadığında ise bu örgütlerin propagandasını yapmakla suçlanarak zindanlara dolduruldu. Birçoğu bir, bir buçuk yıl sonra ancak mahkemeye çıkarıldı ve delil sayılmayacak kırıntı bilgilerle uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldı. Yarım milyondan fazla insan hakkında işlem yapıldı ve toplumda büyük bir korku meydana getirildi.”

Kuytul’un “Yılanlı Kuyu” hatıraları ise şöyle:

“İlk aylarda avukatımla görüşmemi kısıtlayıp savunma hakkımı ihlal ettiler. Bu hukuksuzluğu mahkemeye verdik ve kazandık, kısıtlama kaldırıldı. Odamda tek başıma olduğum halde birkaç ay televizyon satın almama izin vermediler. Beni dünyadan ve siyasetten koparmak istediler. Bu durumu da mahkemeye taşıyınca televizyona izin vermek zorunda kaldılar. İlk aylarda sohbet hakkımı da vermediler. Sonra sadece bir kişi ile sohbet hakkı verildi. Halbuki müebbet ceza almış olan hükümlüler bile 8-10 kişi sohbet yapmaktadır. Bir kişi ile sohbet de 3-4 ay sürdü ve sonra tümden kaldırıldı. Yaklaşık 1 yıldır sohbet yaptırmıyorlar, ilk aylarda arkadaşlarıma gönderdiğim mektubu sakıncalı mektup kabul edip göndermediler. Mahkemeye başvurduk kazandık ve 4 ay sonra mektubu gönderebildim.”

Ayşenur Parıldak gencecik bir gazeteci. Havuz personelinin aksine, iktidarın güdümüne girmeyi asla kabul etmedi. Buna karşılık ağır bedel ödetiliyor. Taciz, zulüm, tecrit bu gencecik kadına reva görülen zulümlerin en hafifleri. Parıldak’ın cezaevinden yazdığı mektup tarihe düşülen önemli bir not:

“Okumak ve yazmak dışında neredeyse her şey yasaklandığı için (bilgisayar kullanımı dahil) yazılarımı elle kaleme almak durumunda kalıyorum. Ancak biraz Polyannacılıkla bunun aslında kişisel gelişimimin bir parçası olduğunu söylüyorum kendi kendime. Kağıt kalemle hemhal olmanın hazzını yaşıyorum. Plastik sanatlara da ilgim büyük ancak cezaevi bünyesindeki hiçbir atölye çalışmasına katılamıyorum. Mahkemeye başvurdum, hakkımda verilmiş bir atölye kararı olmasına rağmen değişen bir şey olmadı. İtiraz dilekçelerim de infaz hakimliği tarafından “yazınız okunaklı” değil denilerek iade ediliyor. Meyve sularını kaynatarak boya imal etme girişimlerim de boyaları karıncalar basana kadar gayet iyi gidiyordu. Cezaevindeki sanat hayatıma böylece noktayı koydum..”

İnsanlık dışı bir şekilde hücrede tutulan Ayşegül’e yapılanlar zalimin ne kadar aşağılaşabileceğinin de göstergesi adeta:

“Üç yıldır niçin hücrede olduğuma ilişkin hiçbir dilekçem yanıtlanmadı. Şifahi talimat deniyor sorduğumda. Mahkemenin verdiği tahliye kararına rağmen cezaevinden çıkarılmamam ve gece tekrar tutuklanmam… Bunları yaşamışken atölyeye çıkarılmayışıma şaşırmıyorum. Bir sabah uyanıyorsunuz odanızı aramaya gelenler herhangi bir eşyanıza el koyabiliyor. Radyo yasaklandı denilerek yeni radyolar satılıyor, birkaç ay sonra onlar da toplanıp yerine yenileri satışa çıkıyor. [El konulan] bazen kapüşonlu, siyah renkte ya da yazılı tişört olabiliyor. Yarın neyin yasaklanacağını kimse bilmiyor.

Cezaevinin fiziki koşullarından kaynaklanan yoksunluklar yaşıyorum. Betonun ve demirin vücutta yarattığı negatif enerjiyi atma imkanı yok. Sürekli açık kalan lambalarla birlikte sıkışan enerji çeşitli fiziksel ve ruhsal hastalıklara davetiye çıkarabiliyor. Plastik kaplara mecbur olmak, organik beslenememek, vejetaryen – vegan tutuklulara diyet yapıyormuş muamelesi yapılması, değişmesi gereken bakış açılarını işaret ediyor.”

Kuyu ve yalnızlık… 

Büyük imtihan. Zalim, insanın bu en önemli zaafını kullanmak ister her zaman. Yalnızlaştırmak en gaddar cezalandırma yöntemlerinden biridir. Necip Fazıl anlatıyor: “Allah’ım; bana tahammül ver yalnızlığa! Bir şeyler, müthiş bir şeyler oluyor gibiyim. İkiye bölünüp kendi kendimi boğmak, kendi kendimi yutmak gibi hisler içindeyim. Allah’ım; bana tahammül ver yalnızlığa! Dudağımda derin ve kâmil bir tebessüm, emrettiğin çileyi doldurayım. Fakat yıkılmayayım.”

7 ya da 12 yıl kimsenin arayıp sormadığı zindanda kaldığı rivayet edilir Yusuf (as)’ın. Yine rivayet edilir ki, Allah’ın peygamberi bir gün kendisini ziyaret eden meleğe (Hz. Cebrail) şöyle sorar: “Benden razı mı?” Olumlu cevap alınca şöyle der: “Burada haksız yere tutulmam, cehennemde zakkum yemekten, irin içmekten, ateşten elbiseler giymekten ve katran gömleklere bürünmekten daha yeğdir.”

Eflatun, mağara alegorisinde hakiki manzarayı görebilmek için, insanın içindeki zindandan gerçek ışığa kavuşması gerektiğini söyler. Dolayısıyla dünyevi olan kısıtlamalar, zulümler bir noktadan sonra anlamsızlaşır zindan sakinleri için. Sadece zalime karşı bir acıma hissi kalır bakiye olarak.

Öyledir çünkü, başta bu tür zulümleri yapanlar olmak üzere, bu ülkede yaşayan herkes çok iyi biliyor ki, bugün zindanlarda çürütülmeye çalışılan bu insanlar şayet arzu etselerdi tam tersi bir hayat yaşıyor olabilirdi.

Birazcık da olsa teselli mahiyetinde yine merhum Kısakürek’in beliğ ifadesiyle noktalayalım:

“Allah, Gafur ve Rahim. Ne sıkılıyorsun?”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin