SALİH HOŞOĞLU | YORUM
Türkiye üzerine yazmak istemiyorum ancak bazen “Gör beni!” diyen olaylar da oluyor. Malum Türkiye her yönüyle mümbit bir ülke. Ülkede devamlı aksiyon halinde bir siyasi/sosyal hayat var. Ülke bir yandan yetiştirdiği insanları, genellikle zorunlu göçle dünyanın farklı ülkelerine dağıtarak kendinden söz ettiriyor. Türkiye gündemini yakından takip etmesem de bazen çok çarpıcı bir haber görünce derinlemesine okuyorum. Diğer haberler de ilgiye değmez değil ama buna vaktim yok, bunlar ülkenin normali haline gelmişler, haber değerleri ciddi şekilde azalmış. Bugün bence çok önemli ve çok düşündürücü bir haber ve vaka üzerinden ülkenin geldiği yeri kritik etmek istiyorum.
Bugün dikkatinize sunmak istediğim haber üzerinde birkaç yazı yazılmayı hatta doktora tezini bile hak eden bir hadisedir denilebilir. Bu haber Hatay’da bir sınır karakolunda dokuz Suriyeli mülteciye askerlerin işkence yapmaları ve ikisini öldürmeleri, ölenlerden birini karakolun zeminine gömmeleri olayıdır ki çok konuşulmadan geçti gitti. ‘İnsan haklarına ve hukuka çok duyarlı’ kamuoyumuzun, aralarında en az iki üsteğmen, bir teğmen ve iki uzman çavuş olan askerlerin “nasıl oluyor da resmen gözaltına aldıkları kişileri işkence ile öldürebiliyorlar” sorusunu hiç sormaması üzerinde doktora tezi yapılmayı hak etmiyor mu?
Belki bundan daha da ilginci bu sanıklar suçlarını mahkemede itiraf ettikleri ve dördüne müebbet hapis cezası verildiği halde bu haberin sadece birkaç muhalif haber mecrasında kendine yer bulabilmesidir. Böyle bir olaya geri kalan medyanın kör ve sağır olması çok ilginç değil mi? Bu medyanın içinde muvafık ve muhalif İslamcısından liberal olma iddiasındaki merkez medyaya kadar çok geniş bir yelpaze var.
Ya bu üsteğmen ve teğmenlere ne demeli? Bunlar dört yıllık Harp Okulu okumuş (yahut da başka bir dört yıllık yüksek okul okumuş), en azından yaptıkları bu işin sonunun nereye gideceğini akledecek insanlar olmalı diye düşünüyor insan. Keşke bir psikolog bu kişilerle derinlikle mülakatlar yaparak nasıl bir psikoloji ile böylesi bir vicdansızlığı yapabildiklerini araştırsa diye düşünüyorum. Dünyada böyle vakaları analiz etmek psikolojinin önemli uğraşlarından biridir.
Yazının buraya kadar olan kısmını yaklaşık on ay önce, haberin TR724’de yayınlanması sonrasında yazmıştım ancak bu haliyle bırakmıştım, yazıyı tamamlayıp yayınlamamıştım. O zaman genelde Türkiye’de mültecilere, özelde Suriyeli sığınmacılara güvenlik birimlerinde yapılan muamelelerin birçok detayına şimdiki kadar vakıf değildim. Geçenlerde Türkiye’den yeni gelen bir tanıdığın anlattıkları benim kafamdaki birçok sorunun cevabını bulmamı sağladı. İyice idrak ettim ki Türkiye’deki zehirli ortamdan uzun zamandır uzak kaldığımız için ülkede gerçekte ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz.
Yazının ilk bölümünde hayretimi mucip olan üniversite yahut Harp Okulu mezunu kişilerin nasıl bu kadar pervasız olabildiklerinin cevabını bana anlatılanlardan biraz olsun öğrenmiş oldum. Türkiye’den gelen tanıdığımın anlattıkları kan donduracak kadar vahimdi. İlahiyat mezunu ve iktidarın referansı ile orduya katılmış olan bir üsteğmenin anlattıkları özetle şöyle: Bir grup Suriyeli kaçak göçmen yakaladık, bize verilen emir öldüresiye dayak atıp sınır dışı etmemiz şeklindeydi. O zamana kadar yakaladığımız bütün kaçak göçmenleri bu şekilde döverek göndermiştik. Bu seferde askerlere aynı emri verdim ve kaçak göçmenlere aynı şekilde öldüresiye dayak attılar. Kaçak göçmenlerden biri bu kadar dayağa rağmen “ben gene geleceğim, gitmek istemiyorum” diye diretiyordu. Askerlere “iç organları çıkana kadar dayak atın” diye emir verdim. Adam “ben öleceksem de burada öleyim, beni oraya göndermeyin” deyince fikrimi değiştirdim, ondan sonra hiçbir Suriyeliye kötü muamele yapılmasına izin vermedim.
Muhatabımın anlattıklarını büyük bir şaşkınlıkla dinlerken araya girip sorular sormaya çalıştım. Dönüp baktığımda benim bu meselelere ne kadar naif yaklaştığımı daha iyi anlayabiliyorum. “Bu kişi nasıl bu kadar kendinden emin olabiliyor? Oradaki herkes aynı kafa yapısında mı?” gibi sorular sordum. Türkiyeli tanıdık da benim bu şaşkınlığımı garipsedi. Meğer bu Türkiye’nin yeni normali imiş. Ara sıra bazı muhalif mecralara yansıyan karakolda işkence gibi olayları nadirattan sanmamız bizim saflığımızmış anlaşılan. Anlatılanlardan bu durumun Türkiye iç kamuoyunda genel kabul görmüş ve tabir yerindeyse ilgilenmeye değmez bir olay olduğu anlaşılıyor.
Yukarıdaki haberin detaylarında anlatılan kaçakların demir çubuklarla dövülmesi ve mazot içirilmesi gibi vahşet uygulamalarının bu kişilerin normali olduğunu anlamamızı kimse beklememeli elbette. Muhatabım devam ediyor: “Benim başka bir tanıdığım bundan daha fazlasını yapmıştı, hakkında belki iki yüz tane şikayet vardı ama o bunlardan hiç korkmuyordu ve endişe etmiyordu, her seferinde mahkemeye gidip aklanarak çıkıyordu.” Ben bu sırada bunların nasıl bir kafa yapısına sahip olduklarını ve nasıl bir vicdansızlık anaforuna kapıldıklarını anlamaya çalışıyordum ancak muhatabım bu kafa yapısının öyle tekil örnekler değil yaygın bir fenomen olduğunu ısrarla söyledi. Kendi akrabalarından da aynı kafa yapısında çok kişinin olduğunu, Kayseri gibi yerlerde Suriyelilerle yaşanan toplumsal olaylarda onlarca insanın öldüğünü ancak medyaya yansıtılmadığını olayların içinde bulunanların şahitliklerinden bildiğini de ekledi.
Buradan geriye bakınca bazı parçaları birleştirmek daha kolay oluyor. Özellikle medyanın vahşice susturulmasının altında bu tarz haberlerin hiçbir şekilde kamuoyuna yansımaması amaçlanıyor. Bu haberi yapan gazeteci Alican Uludağ haberden bir müddet sonra muktedirlerin hoşuna gitmeyen haberler yapmanın bedelini hapse girerek ödemiş oldu. Bundan sonra böylesi rahatsız edici haberleri kolay kolay yapmayacaktır. Bu haberin yandaş ve sözde muhalif mecralarda hiç bahse mevzu olmamasının izahı çok zor olmasa gerek.
Bu olayın olduğu tarihin Mart 2023 olduğunu ve o tarihteki İçişleri Bakanının kamuoyu önündeki mafya raconu kesen bir kişilik olduğunu, ne kadar suç örgütü ve mafya bozuntusu varsa hepsiyle birlikte fotoğraf çektirdiğini hatırlarsak konu daha iyi anlaşılabilir. O ve ondan önceki meslektaşı “Önce kanunsuz uygulamaları yapalım sonra kanun çıkarırız” diyecek kadar pervasızdı. En tepeden en aşağıya kadar bir suç örgütlenmesinin devlet görevlisi kıyafeti giyerek “cezasızlık” garantisi ile yaptığı uygulamalara şahitlik ediyoruz.
Bizim eskiden pek şahit olmadığımız bir nefret ve düşmanlık motivasyonuna sahip bu kitle kamuda polis, asker, savcı, hâkim, kaymakam gibi görevlere getirilerek herkesin üzerinde baskı kurmalarına ve ülkeyi yağmalamalarına kanuni kılıf giydirilmiş oldu. Kendi iktidarlarına tehdit oluşturacak her hareketi en acımasız şekilde ve sınırsız kan dökerek bastırmak isteyecekleri çok açık değil mi? Daha da vahim olanı bu patolojik tiplerin dini ve vatanı savunma iddiasında olmaları ve genç nesli dinden ve vatandan soğutmaları.
