Ye vakfım ye!

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Aslında bilenler için mevzu hiç de yeni değil. Erdoğan’ın belediye başkanlığı günlerinden beri, benzer bir yapının giderek büyüyüp sistematik hale getirildiğini söylüyor meseleye vakıf olanlar. Kimi humus diyor, kimi yüzde 10, kimi başka bir şey. Değişen bir şey yok aslında. İşin özü şu; diyelim ki siz bir şirketsiniz ve devletten bir ihale alacaksınız. İhale miktarının yüzde 25’i kadar fazla olarak teklif veriyorsunuz. Yani devlet size hak ettiğinizden (Ki bu hak ettiğiniz zaten size büyük para kazandıracak) fazla para ödemeyi kabul ediyor. Ama bu para sizin değil., Onların söylediği şekilde ve zamanda dedikleri yere vermek zorundasınız meblağı.

Sarayın fetvacısı Hayrettin karaman vaktiyle bu konuda açık açık yazmış ve bunun hırsızlık, hatta yolsuzluk bile olmadığını, paranın özel şirketlerden çıktığını söylemişti. Halbuki öyle değil elbette.

Mesela bir yol ihalesi alacaksınız. 1 milyar dolar yerine bir buçuk milyar dolar hak ediş alıyorsunuz ve bu paranın 500 milyonunu birilerinin gösterdiği yere, örneğin bir medya kanalının satın almasına veriyorsunuz. Kanalın sahibi kâğıt üzerinde siz gibisiniz ama elbette uygulama öyle değil. Siz 1 milyar dolarınızı güle güle harcayın!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Şimdi siz diyebilir misiniz ki, bu para şirketin cebinden çıkıyor.

Tam tersi bu milletin kesesinden yapılıyor bu üçkâğıt.

İktidar ve Saray sanırım 2014 yılından beri bu işi vakıf ve dernekler adı altında artık kurumsallaştırdı.

Başta Ensar olmak üzere, Türgev, Türva, Turken gibi sayısız dernek ve vakıf var.

Bu vakıfların ortak özelliği, idarecilerinin tamamına yakınını saraya yakın, ya aileden birileri oluşu ya da sarayın güvendiği isimlerden olmaları.

Kızılay çerçevesinde yapılan tartışmaları sadece birkaç milyon liralık bağış olarak görmek ve tartışmak bu sebeple büyük bir yanılgıdır. Görünen buzdağının üst kısmı bile değildir, dağın üzerine kurulan sistem bahçesinde yapılan serviste bardaklara atılan birkaç buz parçasıdır!

Bahsi edilen vakıflar büyük ihtimalle Erdoğan iktidarından sonra kepenk kapatacaklar, mallar, mülkler ise yöneticilerine kalacak. Bu sebeple burada dönen paranın milyarlarla ifade edilmesi sadece kurumsal bir ciro ya da varlık anlamına gelmez.

Aslında başta AKP tabanı olmak üzere ülkede hemen herkes için bilinen bir mevzu bu.

Birkaç açıdan buna itiraz edilmiyor.

Birincisi; bir kitle var gerçekten, nasıl Erdoğan’ın 1100 odalı sarayı dünyayı yönetmek ve her odaya bir ülke yöneticisi yerleştireceğine inandıkları gibi, bu korkunç paraların yakın gelecekte bir İslam devletinin kasasına gideceğine inanıyorlar. Reis halifeliğini ilan ettikten sonra para gerekecek, mülahazasıyla yapılanlara ses çıkarmıyor hatta destekliyorlar.

İkinci bir grup ise, balinanın dişlerinden beslenen küçük parazitler misali, madem büyük vurgun var biz de kendi çapımızda malı götürelim, düşüncesinde… Bunlardan şirket olanlar da var (Torunlar, Cengiz, Limak gibi), bireysel olarak da cukkayı ne doldurursak kardır diyenler de (Hilal, Nihal, Akif, Salih, hasan ve yüzlercesi gibi) mevcut… Hatta bir adım ileri gidip açık açık, “bugüne kadar laikler yedi şimdi bizim yememizden niye rahatsızsın” diyenleri kulaklarımla duymuşluğum var. Ve zannediyorlar ki, kendilerini eleştirenler yiyemediği için eleştiriyor.

Bu haram zincirine bulaşmadan, perişan edilen hayatını kendi imkanlarıyla toplamaya çalışanları, örneğin pazarcılık, seyyar satıcılık, inşaat işçiliği, ne bileyim yemek yapıp satmak gibi işleri yapanları ise “ahmak” olarak görüyorlar.

Bir başka grup ise, yapılanların suç ve haram olduğunu çok iyi biliyor. Üstelik bunların hepsini kayıt altına alıyor. Onlar bazı şeylerin olgunlaşmasını bekliyor. Örneğin Tayyip Erdoğan ve ailesinin yalnızlaştırılması, savunacak kimselerinin kalmaması gibi. “Vakti geldiğinde birkaç savcı ile ülkeye rezil ederiz, ya kaçarlar ya hapsi boylarlar”, rahatlığında bu güruh.

Hoş zaten ülkede ne medya, ne adalet ne de siyaset kalmadığı için, artık bu işleri gizlemeye bile gerek duymuyor bu organizasyonun kahramanları.

Kızılay başkanının vergi üzerine söylediği felsefik aforizma da bu rahatlığın göstergesiydi.

Bakınız, kışın dondurucu günlerinde evlere gelen faturalar o kadar korkunç ki, insanlar akşam 9 da kabanlarını giyip, şapkalarını taktıktan sonra kombileri kapatıyorlar. İstanbul üniversitesi, öğrencinin üç kuruşluk yemeğine göz dikiyor. Bu sebeple çocuklar intihar ediyor…

Ve öğreniyoruz ki, sarayın vakfı dünyanın en pahalı lokasyonu New York – Manhattan’da arsa almış ve gökdelen dikiyor. 24 saat yerli ve milli geyiği yapanlar, Amerika’ya atıp tutanların bunu yapması ayrı bir ibret…

Ve öğreniyoruz ki, bir doğalgaz şirketinin yaptığı bağışı, başka bir vakfa, oradan da başka bir vakfa göndermişler.

Dediğim gibi, ortaya çıkan bu rakamların gerçek rakamların binde biri bile olmadığı kanaatindeyim. Ancak buna rağmen Manhattan’da sadece arazisi onlarca milyon dolarlık arsa almak, üzerine gökdelen dikmek, rahmetli Muhammed Ali’nin çiftliğine milyonlarca dolar akıtmak insanda “Bu yoğurdun bolluğu” sorusunu sordurmasın da ne yapsın?

Çok basit bir örnek ile meseleyi tamamlayalım.

Arazinin parasını ödediği söylenen Başkent Gaz (Ki ortaya çıkan rakam arsa bedelinin çeyreği bile değil) BOTAŞ’tan gaz alıp Ankara’ya dağıtan şirket. Hatırlarsınız vaktiyle Melih Başgan döneminde ayyuka çıkan sayaç yolsuzluğu bu firmayı meşhur etmişti. Özelleştirme hikayesi ise tam bir ibret silsilesi. Defalarca yapılan ihale, bir takım anlaşmazlıklar dolayısıyla (yüzde kaç istediler acaba?) sürekli iptal ediliyor ve nihayetinde 1,6 milyara (dolar) torunlar Gıda’ya satılıyor.

Enteresan olan, şirketin alacağı vereceği satıldıktan sonra da devam ediyor. Doğrusu alacakları… Vereceğini kimse istemezken Ankara Belediyesi, önceki borcu olan 352 milyonu ödüyor holdinge. Fiyat bu kadar düşüyor yani.

Alınır alınmaz da önce taşıma ücretine yüzde 50 zam yapıyor, ardından faturalara…

Artık vakıflara ne kadar bağışta bulunduysa, bu kadar kıyak kesmiyor şirketi ve bir kanun çıkarılmasını istiyor. Dünya tarihinde ilk kez, yapılan zam eski faturalara yansıtılıyor. Ankaralılar zam geldikten sonra zamlı ödemiyorlar faturalarını, geçmiş ayların farkını da ödemek zorunda kalıyorlar.

İşte tam bu esnada Kızılay’a karşı cömertliği tutuyor Başkent Gaz’ın. Onlar da Ensar’a, Ensar da Turken’e…

Açıklamalara bakıldığında 17-25’e benzer bir mantık görmek mümkün. Bilmem nereye imam hatip, bilmem nereye üniversite parası bunlar…

Aslında Erdoğan’ın en son deprem vergileri nerede sorusuna verdiği cevaptaki gibi, “Bunun hesabını verecek değiliz” deseler de olurdu. Nasıl olsa her ne kadar emekli olsa da Hayrettin Karaman’ın tapu gibi fetvası ve kitlenin kapı gibi imanı var!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin