Yazarından siyasetçisine, gidenlere laf yetiştirenlere dair

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Şu ara Türkiye dolup dolup boşalıyor! Ülkeye doğudan akın akın mülteciler geliyor, Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan… Rakamlar havada uçuyor; 4 milyon diyen de var, 5 milyon diyen de… Birileri ülke verileri ile keyfine göre oynadığından, olup bitenlere dair sağlıklı veriler elde etmek çok zor.

Ülkeye bu girişler sağlıklı ve kontrollü olmadığından, bir entegrasyon, kriz yönetimi planlaması da yok. Dolayısıyla bu akımın nereye varacağı meçhul. Diğer taraftan halkın bir kesimi ve eli kalem tutanlar özellikle Suriyelilere yönelik derin, ırkçı bir nefret söylemi pompalıyor. Buna dair aklı selim yazılar kaleme alındı ama yeterli mi? Değil… Biz de buna dair bir yazı ortaya koymaya çalışmıştık, oraya detayları havale ediyoruz.

BEYİN VE SERVET GÖÇÜ

Ülkeye gelenlere ağza alınmayacak laflar söylenirken, ülkeden giden/ gitmek zorunda kalanların ardından da laf yetiştirme yarışı var!

Konuşanlar, sanırsınız ki yazılarını başka bir gezegenden dünyaya bakarak yazıyormuş gibi; gördükleri sadece romantik mavi bir küre!

Bu akımı gören New York Times gibi uluslararası basın ise meseleyi: “Varlıklı ve yetenekli Türkler kitleler halinde ülkeyi terk ediyor” şeklinde görürken, olayı da iyi özetlemiş oldular. (Önce bunu “sürüler halinde” diye çevirmişlerdi, “biz koyun muyuz?” şeklindeki tepkiler üzerine “kitleler halinde” değiştirmek zorunda kalmışlardı ama asıl çevirisi “kafileler halinde ülkeyi terk” “Batı’ya göç” olsa gerekti. Evet adeta göçmen kuşlar gibi insanlar öbek öbek, kafileler halinde ülkeyi terk ediyor, etmek için her şeyini ortaya koyabiliyor…)

Cumhurbaşkanlığı’ndan New York Times’ın ‘beyin göçü‘ haberi hakkında açıklamalarına da atıfta bulunan haber kaynakları, ülkenin kuruluşundan bu yana ilk kez, kültür ve iş hayatına yön veren üst sınıf ailelerin Türkiye’yi terk ettiğini yazarken, çok sayıda kişinin de Yunanistan, Portekiz ve İspanya’dan mülk alma yoluyla göç yolunu kullandığını da ekliyor.

Son olarak da Türkiye’nin en zenginlerinden olan Sabancı Ailesi başta olmak üzere, bazı ultra zenginlerin de Malta vatandaşlığına geçtiği haberi düştü gündeme.

Yine yabancı basın, Ülker grubunun servetini “Türk makamlarının ulaşamayacağı yerlere taşıdıkları” bilgisini de paylaşmış oldular. Çünkü herkesin, dünyanın gözü önünde başta Akın İpek olmak üzere bir çok işadamının mal varlığına ve medya gruplarına el konulmuştu; Ortada da somut hiçbir iddia olmamasına rağmen… Can ve mal güvenliğinin olmadığı, en temel insan haklarının bile güvenceden yoksun olduğu yerde niye insanlar dursun, niye her sabah güne “bugün acaba benim malıma çökerler mi?!” endişesi ile başlasınlar ki!

CANI PAHASINA GÖÇ

Verilere göre çeyrek milyondan fazla insan şu son yıllarda yurt dışına, Batıya göç etmiş. Bunların neredeyse tamamı eğitimli, üniversiteli insanlar. Bunların içindeki bir grup bilim insanını da geçenlerde Hollanda, ülkesine kabul edip oturum vermişlerdi. Aklı başında ülke, yetişmiş insana önem verir tabii ki.

Türkiye’de mi? Uzay Araştırma Merkezi kurulurken, NASA’da çalışmakta olan bir bilim adamını, tatil için geldiği ülkesinde cebinde 1 Dolar bulunduğu için 2 yıla yakındır hapiste tutuyor. O şekil yani!!

Hem bu gidiş öylesine ölümüne bir gidiş ki, ülkeyi terk edebilmek için insanlar bütün mal varlıklarını ortaya döküyorlar. Ellerindeki bütün birikimlerini insan kaçakçılarına dökebiliyorlar, yeter ki ülke sınırlarından çıkabilsinler diye… Bu yolda canını, evladını, bebeğini kaybeden yüzlerce insan var!! İki yavrusunu birden sularda kaybedenler var! Meriç’i, Ege’yi geçse de, bu yoğun strese dayanamayıp kucağındaki 2 yavrusu varken kalbi çatlayıp ölen Esma öğretmenler var!

“Öz yurdunda garip, öz vatanında parya” muamelesi gören, hayat hakkı tanınmayan, “ağaç kabuğu yemeye” mahkum edilen insanlar, öyle bir daralmışlık içesindeki ölümü dahi göze alabiliyor. Gideceği yerlerde başına neler geleceğini dahi bilmeden…

GİDENLERE LAF YETİŞTİRME

Şu son 3-4 yılda ve özellikle de 15 Temmuz 2016 tarihinden beri ülkede akla hayale gelmedik hukuksuzluklar yaşanıyor, zulümler işleniyor. Anayasa fiilen askıda, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının bile bağlayıcılığı yok. Magna Carta’dan beri Avrupa’da 1000 yıldır tartışılan, güvence altına alınmaya çalışılan “Can, mal güvenli, ifade özgürlüğü, teşebbüs hürriyeti” şu an Türkiye’de bin yılın da gerisinde.

İnsanlar bu kadar acılar yaşarken, tuzu kuru, tatlı su balığı bazı kimseler; canı pahasına ülkeden gitmek isteyenlerin arkasından onlara laf sokma yarışındalar. Sosyal medya üzerinden paralı olarak insanlara hakaret etmeye, laf yetiştirmeye çalışan trollerin: “Lan hain, niye terk ettin, sıkıysa gelsene. Masumsan gelip hesap versene..” şeklindeki herzelerini saymıyorum. Kendisine köşe verilince, bu mağdur insanlara laf söylemekle muktedirlerin/ o mazlumlara zulmedenlerin takdirini kazanacağını düşünen Ahmet Hakanları kastım. Ülkeden ayrılmak zorunda kalanlara “Türkiye’den kaçanlar” diyerek, onlara  altı okkalı laf ettim  başlığı ile yazdığı talihsiz yazı gibi…

“Kalıp mücadele etmeyi denemek yerine kaçıp kurtulmayı seçmek, Atatürk’ün kesip attığı tırnak bile olamamaktır… Tamam mı ha tamam mı?” diyerek bir de Atatürk’ten dem vuruyor ya… Atatürk ilke ve inkıaplarının hemen hepsi ayaklar altına alınmış, kurduğu sistem ve devlet delik deşik edilmiş, bunlara hiç ses çıkarılmamış, şimdi Atatürk üzerinden bu dönemin mağdurlarına ses etmeye çalışmak ne kadar akıl karıdır?!

Bunu söyleyen de yakın zamanda yazdıklarına kızan mafyatik tiplerce yumruklar yemiş kişi… Demokrat pozları takınmaya çalışırken, iki yumrukla insan feleğini şaşar mı?!

“Kaçtığınız ülkelerde krallar gibi yaşayacağınızı falan mı sanıyorsunuz? Herkesin üç tık gerisinde kalacaksınız, üç tık gerisinde!” diyerek de yazısının sonuna tüy dikmiş. İnsanlar, 1960’lardaki gibi “iş umudu, daha refah bir yaşam beklentisi” ile değil, en temel hakları için gidiyor.

Hani bir tartışma vardır: “Giden mi terk eder yoksa kalan mı?” diye. Giden çoğu zaman değerlerini koruyabilmek, sözünü devam ettirebilmek için gider. Kalanların da bir kısmı, sözlerini bırakmak, yani susmak zorunda kalır. Ya da bu örnekteki gibi, faşizm adına konuşma zarureti duyar, olur olmadık.

Bu bir kural haline gelmiştir zira:

“La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire“. (Faşizm, konuşma yasağı / susma mecburiyeti) değil, söyleme mecburiyetidir.)

Şu son dönemde ülkenin beyin ve sermaye kaybı, Çanakkale Savaşı’nda yaşanan kayıpları fazlasıyla geçti. İçeri alınmadan önce Ali Bulaç’ın harika bir tespiti vardı, bu AKP dönemini Türk tarihinin en kayıp yıllarından ve hatta Çanakkale Savaşından beter olduğunu söylemişti. Bu, sözün gelişi zannedilmişti ama tahribatın büyüklüğü ortaya çıkmaya başladıkça bu kıyasın az bile kaldığı görüldü.

Bu kadar kayıp yaşanırken, bunlara sebep olanlara “bir yumruk daha yeme korkusu ile” laf edemiyorsun, zaten mağdur olan ve Günter Wallraff’ın tabiriyle  “Ganz Unten” (En Alttakiler)e laf yetiştime telaşı…

YA MUHALEFET?

Varın adını siz koyun böyle gazetecilere de, bu esnada siyasetçisi, muhalefeti ne yapıyor dersiniz?  Anamuhalefetin en insaflılarından sayılan Aykut Erdoğdu, Halk TV’deki bir programda “Nereye gidiyorsunuz?” diye soruyor. İkramda bulunmak için mi soruyor” diye bakıyorsunuz, hayır. Enişteleri olduğum Kayserililer’in bazen, “Nereye gidiyon, daha karpuz kesicedik?” diye laf olsun sormaları gibi.

Sosyal medyada dediklerimi burada tekrarlayayım:

Beylik laflar, güzel de.. Peki:

– Geri dönersek avukat ayarlar mısın,

– İşkence ve infazlarımızı engelleye bilir misin,

– Hiç olmazsa anlatsak, derdimizi dinler misin?

Hiç dinlemediniz, hiç derdimizi dillendirmediniz şu ana kadar.. anca ithamlar duyduk. Erdoğan, böyle muhafete şükrandır sanırım.

Herşeyin “mış gibi” yapıldığı muhalefet de “mış gibi” yapılıyor. Bu haliyle de “Majestelerinin muhalefeti” de bir yere kadar oluyor. Söyleyen söylesin, “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.”

“Gitmekle gitmiş olmazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.”( Cemal Süreya) ama “Bir trene binip, rastgele defolup gitmek” (Atilla İlhan) istersin sadece… Zira koruman gerekenler vardır. Yaşamayana ise herşey hikaye… Yazılması gereken başka hikayeler var sanırım.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin