Yardım kurumu Hilal-i Ahmer’den vergiden kaçınma vasıtası Kızılay’a

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Elâzığ depremiyle birlikte bir taraftan 1999 depreminin ardından konulan “deprem vergileri” tartışılırken diğer taraftan da Türkiye’nin en köklü kurumlarından birisi olan “Kızılay” tartışma konusu oldu. Depremin duyulmasıyla birlikte Kızılay genel başkanının halkın içinde bulunduğu duygusal ortamdan yararlanmak amacıyla yardım çağrısında bulunması, bir anda dikkatleri Kızılay’a çevirdi.

Depremin yaralarını sarmaktan çok “algıyı yönetmekle” meşgul olanlar için Kızılay önemli bir kurumdu. Özellikle 1999 Adapazarı depreminde “devletin gözbebeği” kurumlar sınıfta kalmış ve kurtarma çalışmalarına daha çok AKUT damga vurmuştu.

Sonraki yıllarda da 17 Aralık sürecinde hükümetin hedefi olan Kimse Yok Mu Derneği topladığı yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırma hususunda bir STK olarak önemli görevler üstlenmişti.

Bugün Türkiye’nin geldiği nokta itibarıyla iktidarın onay vermediği hiçbir STK’nın hayat hakkı bulunmadığı gibi bu tür derneklere üyelik veya yardımda bulunma “terör” suçlarından birisi olarak gösteriliyor. Buna karşılık iktidarın tamamen güdümünde olan Kızılay ise yapması gereken işler yerine Kızılay genel başkanı tarafından Türkçemize yeni kazandırılan “vergiden kaçınma” gibi akçeli işlere aracılık yapıyor.

Kızılhaç’tan Osmanlı’nın Hilal-i Ahmer’ine 

Dünyada çeşitli olaylar esnasında ve sonrasında insani yardım faaliyeti yapacak bir organizasyon oluşturulması fikri, 19. Yüzyılına ikinci yarısına kadar götürülmektedir. Bu düşüncenin fikir babası savaşta etnik veya dini kimliğine bakılmaksızın yaralı askerlere yardım edecek bir derneğin kurulmasını savunan İsviçreli iş adamı Jean Henry Dunant’tır.

Avrupa’yı gezerek bu düşüncesini anlatan Dunant, arkadaşlarıyla birlikte 1863’de “Uluslararası Yaralılara Yardım Komitesi” adıyla bir komite oluşturdu. Bu komite 1875’te “Uluslararası Kızılhaç Komitesi” adını aldı. Komitenin amblemi “tarafsız” bir devlet olan İsviçre bayrağından esinlenerek beyaz zemin üzerine kırmızı haç olarak kabul edilmişti. Kızılhaç’ın kuruluşunu sağlayan belge ise 1864 tarihli Cenevre Sözleşmesi’dir.

Osmanlı Devleti Cenevre’ye delege göndermese de sözleşmeyi onayladı ve Kızılhaç’ın organize ettiği Milletlerarası Sıhhiye Kongresi’ne temsilci olarak Mekteb-i Tıbbiye muallimi Miralay Abdullah Bey’i gönderdi. Kızılhaç’ın verdiği yetki sonrasında da Marko Paşa’nın başkan, Abdullah Bey’in de sekreter olduğu geçici bir komite teşkil edildi.

Bu geçici komite 1868’de “Mecruhin ve Marza-yi Askeriyeye İmdad ve Muavenet Cemiyeti” adıyla resmi bir hüviyet kazandı. Bu cemiyetin bir türlü ilerleme kaydedememesi üzerine 1877’de bu kez Abdülhamit himayesinde “Hilal-i Ahmer Cemiyeti” kuruldu.

Başkanlığını Meclis-i Umur-ı Sıhhiye ikinci reisi Hacı Arif Bey’in yaptığı cemiyet, beyaz zemin üzerine kırmızı hilali sembol olarak kabul edince resmen tanınmadı. Bu kriz Besim Ömer Paşa’nın gayretleriyle 1907’de aşıldı ve Hilal-i Ahmer, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne kabul edildi.

Hilal-i Ahmer’in ilk önemli faaliyeti, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda gerçekleşti. Cephe gerisinde kurduğu hastanelerle 25.000’den fazla askeri tedavi ettiren cemiyet, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda da kiraladığı gemilerle yaralı askerleri İstanbul’a taşıdı.

Savaşta Hilal-i Ahmer

İkinci Meşrutiyet dönemindeki “cemiyetçilik” rüzgarının da etkisiyle Hilal-ı Ahmer daha güçlü bir kimliğe kavuştuğu gibi kadınlar da cemiyetin Hanımlar Merkezi’nde görev aldılar. Bu dönemde cemiyet, İttihat ve Terakki ve İttihatçı doktorların faaliyetleriyle ülke genelinde tanındı.

Trablusgarp ve Balkan Savaşlarında yaralı Osmanlı askerlerinin tedavisinde, esirlerin değişiminde ve muhacirlerin yerleştirilmesinde Hilal-i Ahmer’in önemli katkıları oldu.

Cemiyetin depremlerdeki ilk faaliyetleri de bu dönemde gerçekleşti. Edirne, Burdur ve Isparta’da yaşanan depremler sonrasında depremzedelere cemiyet tarafından sağlık ve barınma hizmeti sağlandı. Ayrıca cemiyet, uluslararası bağlantıları sayesinde Almanya, ABD, Avusturya, Belçika gibi ülkelerin Kızılhaç teşkilatlarından yardım temin ederek deprem bölgelerine ilaç, çadır ve gezici hastane malzemeleri ulaştırdı.

Birinci Dünya Savaşı yılları ise Cemiyetin çok aktif olduğu bir dönemdi. Osmanlı topraklarında birçok yerde şube açan cemiyet, yurt dışında da Berlin, Viyana ve Budapeşte’de komiteler kurarak ihtiyaç duyulan ilaç ve malzemeleri temin etmeye çalıştı. Ayrıca bir kurs açarak gerek kendi hastaneleri gerekse askeri hastaneler için hastabakıcı yetiştirdi.

Bu dönemde Hilal-i Ahmer’in gelir kaynaklarının bir kısmının Almanya ve Avusturya gibi müttefik devletlerin yardımlarından oluştuğu görülmektedir. Dönemin şartları gereği artan bağışlar da önemli bir yer tutmakta, özellikle Hanımlar Merkezi çeşitli etkinliklerle yardım kampanyaları düzenlemekteydi. Ayrıca İttifak devletlerinin de desteğiyle yurt dışında da yardım toplanmaktaydı.

Birinci Dünya Savaşı’nda asker ve halkın en önemli problemlerinden birisi de salgın hastalıklardı. Cemiyet bu nedenle tifüs, kolera, dizanteri ve tifoyla mücadelede aktif roller üstlendiği gibi kendisine ait ondan fazla hastaneyle de hizmet verdi. Ayrıca açtığı aşevleriyle de ihtiyaç sahiplerine yemek imkânı sundu.

Savaşın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan en önemli sorunlardan birisi de savaş esirlerinin mübadelesiydi. Hilal-i Ahmer’in en büyük hizmetlerinden birisi de esirlerin Türkiye’ye getirilmesi ve kayıplarla ilgili yaptığı çalışmalar oldu. Cemiyet çok büyük imkânsızlıklara rağmen bu çalışmalarıyla haklı olarak büyük bir itibar kazandı.

Millî Mücadele yıllarında ise İstanbul’daki merkez dışında Anadolu’daki şubeler, Ankara temsilciliğine bağlı olarak faaliyet gösterdiler. İstanbul merkezi de Ankara’yı sağlık hizmetleri yönüyle destekledi hatta cemiyete mensup çok sayıda doktor ve eczacı Anadolu’ya geçerek çeşitli hastanelerde görev aldılar. Savaş sırasında Eskişehir ve Ankara’da açılan hastanelerde birçok yaralı ve hasta tedavi edildi.

Cumhuriyet Döneminde Kızılay 

1923’de “Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti” adını alan cemiyetin adı 1935’de “Kızılay” oldu. Cemiyetin yönetimindeki en önemli değişiklik ise 1925’te gerçekleştirilerek çoğunluğunu milletvekillerinin oluşturduğu bir merkez heyeti seçildi. Heyetin başkanlığını da dönemin Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimâiye Vekili Dr. Refik Saydam üstlendi, merkez de Ankara’ya taşındı. Böylece cumhuriyet idaresi Osmanlı’nın mirası bu kurumu tamamen kendi bünyesine aldı.

Kızılay, Meşrutiyet devrinde başladığı hastabakıcı yetiştirme görevini Cumhuriyet devrinde de devam ettirdiği gibi İstanbul-Aksaray’daki okul, uzun yıllar boyunca hastabakıcı yetiştiren tek okul olarak faaliyet gösterdi.

Kızılay’ın Kurtuluş Savaşı sonrasındaki ilk önemli katkısı, mübadele esnasında oldu. Cemiyet gerek Yunanistan’da gerekse Türkiye’de aşılardan yemek dağıtımına, nakiller esnasında barınma sorununun çözümüne kadar birçok alanda aktif roller üstelendi.

Türkiye’nin yaşadığı en büyük depremlerden birisi olan 1939 Erzincan depreminde de Kızılay çok önemli faaliyetlerde bulundu. 27 Aralık 1939’da meydana gelen 7,9 şiddetindeki bu depremde 33.000 civarında insan hayatını kaybetmiş ve 116.720 bina yıkılmıştı.

Kızılay ilk andan itibaren para ve çeşitli ihtiyaç maddeleri göndermiş daha sonra da özellikle çadır, battaniye ve kıyafet yardımlarıyla ilk yaraların sarılmasını sağlamıştı. Vilayetlerden toplanan yardımların ulaştırılmasında da yine Kızılay öne çıkmıştı. Daha sonra da yetimlerin iskanında Çocuk Esirgeme Kurumu’na yardımcı olmuş, imar faaliyetlerinde de Belediye ile birlikte önemli görevler üstlenmişti.  Kızılay bundan sonra da Türkiye’de yaşanan depremler sonrasında akla gelen ilk kurum olmaya devam etti.

Önemli konulardan birisi de Kızılay’ın bağışlar dışında kalıcı gelirler bulunmasıydı. Bu amaçla 1946’da çıkarılan bir kanunla Afyonkarahisar maden suyunun işletme hakkı altmış yıl süreyle Kızılay cemiyetine verildi.

Yok Edilen Kurumlar

Kızılay kamu yararına faaliyet gösteren bir cemiyet olsa da 1864 Cenevre Sözleşmesi gereğince uluslararası ve tarafsız bir kurum olarak çalışmak zorundaydı. Dolayısıyla Kızılhaç’ın çalışma esaslarına tamamen benimsemiş ve Batı normlarına ilk ayak uyduran kurumlardan birisi olmuştu.

Cumhuriyet dönemine aktarılan en önemli kurumlardan birisi olan Kızılay şimdiye kadar halkın zihninde deprem, sel ve yangın gibi felaketlerde hemen yardıma koşan bir cemiyet olarak yer edinmişti. 17 Ağustos depreminde imajı sarsılan Kızılay’ın Elâzığ depreminde depremzedelerin yaralarını sarmada başarılı olup olmadığını Türkiye’de özgür basın kalmadığından tam olarak bilemiyoruz.

İktidarın tamamen güdümünde olan Kızılay’ın bugün “vergi kaçınma” vasıtası olarak kullanılması, tarihi kuruluşların bile AKP iktidarı tarafından nelere alet edildiğini ortaya koyması açısından ilginç bir örnek oluşturuyor. Ancak yapılan bu “usulsüzlükler” Kızılay’ın “uluslararası” bağlantılarından dolayı kendisinin ve Türkiye’nin neler kaybedebileceğini de gösteriyor.

Bir de bu olayın aysbergin sadece görünen yüzü olduğu dikkate alındığında benzer birçok olayın Kızılay başta olmak üzere birçok kurumda yaşandığı herkes tarafından tahmin edilebilir. AKP iktidarının buna benzer uygulamalarının ağır faturasını ise farkında olmasa da halk ödemeye devam ediyor.

Kaynakça: S. K. Akgün, M. Uluğtekin, Hilal-ı Ahmer’den Kızılay’a, Ankara, 2002; M. Çapa, “Kızılay”, TDV İA, C. 25; M. Çapa, Kızılay (Hilal-i Ahmer Cemiyeti), Ankara, 2010; İ. Haçin, “1939 Erzincan Büyük Depremi”, ATAM, S. 88.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin