Yalnız bir sahabi

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Yaşadığımız çağ için pek çok isim koymak mümkün. Bunlardan biri de yalnızlar çağı olsa gerek.

Acının, zulmün, vicdansızlığın başat gittiği bir dönemde yaşayanların yapayalnız olması gayet tabii olsa gerek.

Şair, “Yok aslında kimsenin kimsesi, herkesin elmasında kendi diş izi” mealinde satırlar karalarken duygusal yalnızlığı anlatır belki de ama buna bir de sosyal yalnızlık, ötekileşme, hatta şeytanlaştırılmış yalnızlığı eklerseniz, sıklet daha da ağırlaşır.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Yaklaşık beş yıl önce Efendimiz (asm) devrine kadar uzanıp bu çağa benzer hisler ve karakterler aramışken karşıma çıkmıştı Ebu Zer (RA)…

Günün muktediri Moğol ordusu gibi kendisine uymayan ne varsa imha ettiği için maalesef arşivden de silindiği için, güncellemelerle tekrar paylaşmaya karar verdim.

Yalnız bir sahabinin öyküsünü okuyacaksınız.

Ebu Zer, bir peygamber çıktığını duymuş, merakına mağlup olmuştur. Hakikatin kaynağına inebilmek için tavsiye üzerine Mekke’ye gider, sorup soruşturur. Kimdir bu kişi? Önce kulak misafiri olmak ister. O’nunla (sav) ilgili söylenenlere kulak kabartır. Merakı büyüdükçe kafasındaki sorular da irileşir. Ebu Zer üç günlük gözlem sonrasında bir anlık Fahr-i Kainat’ı yalnız başınayken yakalar ve tanışma gerçekleşir.

Resulallah daha sonra onun için, “Yalnız gezer, yalnız yaşar, yalnız ölür,” buyuracağı bu sert mizaçlı yabancıyla selam faslından sonra kısa süren suskunluk yaşar. Belli ki Ebu Zer’in aklında sorular vardır ama meseleye giremiyordur. “Söylediklerinden birkaç şiir oku” diye talepte bulunur. İlk ders, ilk düzeltmedir. “Okuduklarım şiir değil ki sana terennüm edeyim. O Kur’an-ı Kerim’dir” diye buyurur Nebiler Nebisi. Birkaç ayetlik canı vardır hakikate susamış sinelerin. Ebu Zer’in idrak ve ruhunun dolup taşmasına yeter de artar bile dinlediği birkaç ayet.

Öyle bir kavuşmadır ki, ruhun hidayet ile kavuşma anı tarif etmekten aciz kalır kalem. Bir anda bambaşka bir pencere açılıverir Ebu Zer’in ruhuna, artık gördüğü idrak ettiği her şey bambaşka boyutta yeniden şekillenmektedir. Çıktığı karanlık dünyadan yepyeni bir aydınlığın eşiğinde manevi gözü kamaşır durur. Hani şu Matrix’in ünlü uyanış sahnesinde patlatılan replik gibi, “Gözünü bugüne kadar hiç kullanmadın ki!” Çölün çatlamış toprağına düşen yağmur taneleri gibi ilgine kadar işler her kelimesi mukaddes metnin.

Haksızlıklar ve zulme karşı beslenen isyan hissi imanın çelik zırhıyla muhkemleşir Ebu Zer’in sinesinde. Sert kabuğun içindeki yalçın mermer ve granitten tabaka hamurlaşır adeta.

Soru gelir sonrasında “Ey Arap kardeş kimlerdensin?” Cevap, gül yüzünde hayret ve tebessümle birleşip bir tomurcuğa döner Nebi’nin: “Gıfar’danım…” Gıfar kabilesi Mekke’nin en korkulan haramileri olarak bilinir. Hz. Peygamber her ne kadar “kabilene dön ve bekle” demiş olsa da, Mescid-i Haram’da Müslüman olduğunu haykırır ve bayılana kadar taş, sopa ve kemik parçalarıyla dövülür. Ancak yine de susturamazlar onu… Yüzü gözü kan içindeyken bile puta tapan kadınları görür ve haykırır. Yine dayak yer.

İslam tebliğ döneminde muvaffak olmuş, dünyada hızla yükselip bir medeniyete dönüşürken Allah Resulu (asm) bir gün onunla karşılaşır ve şöyle sorar: “Ya Eba Zer, kendilerine ganimetten pay ayıran bir takım valilerle karşılaşırsan ne yaparsın ?” Cevap müthiştir: “Seni Hak olarak gönderene yemin olsun ki o zaman kılıcımla onları öldürürüm.”

Zulüm, haksız kazanç ve şatafat konusunda son derece hassas olan Ebu Zer, Efendimiz’e verdiği söz gereği kılıcına sarılmaz ama sözünü de esirgemez. Hz Ebubekir ve Ömer devirlerinde eleştirecek haksızlık görmez. Ancak ne zaman ki fetihler son haddini bulmuş, mala mülke rağbet artmış, İslam dünyası zenginleşmiştir; baş döndürücü cazibe ve saptırıcı hoşluk da zaaflarla mücehhez insanoğlunu esir almaya başlar. Resulullah’ın “Gökte ve yerde Ebu Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur” mirası kalır ona yadigar.

Nerede bir zulüm ve baskı görse karşı çıkar, servet kalelerine karşı hiç hoşgörülü olmaz. En çok da Muaviye döneminde…

Bir gün Şam’da Hz. Muaviye ile karşılaştı, ona cesurca, eğilip bükülmeden, vali olmadan önceki serveti ile şimdiki servetinin, Mekke’deki evi ile Şam’daki sarayının arasındaki farkı sorar. Akabinde Tevbe suresinden 34 ve 35. ayetleri okur: “Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele! O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve ‘Kendiniz için biriktirip sakladığınız şeyler bunlar. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!’ denilecek.”

Devam edeceğiz…

2 YORUMLAR

  1. Yalnızlar çağı o kadar isabetli ifade etmişsinizki çook güzel kalabalıklar içinde yalnızlığın demini yaşıyoruz belki de derdimiz dermanımız olur

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin