Yalanın dayanılmaz inandırıcılığı!

YORUM | HASAN CÜCÜK 

İnternetin hayatımıza kattığı yeniliklerden belki de en önemlisi, bilgiye ulaşmayı bir hayli kolaylaştırmasıydı. Özellikle sosyal medyada karşımıza çıkan bir iddianın doğruluğunu araştırmak sadece birkaç dakika sürüyor. Ancak yalan bazen öyle hızlı yayılıyor ki, doğrusu kimsenin umurunda olmuyor. Yalana inanmak isteyen kitleye doğruyu anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor. Sosyal medyada esen son yalan rüzgârı, koronavirüs aşısının mucidi Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’yle ilgili… Benzer bir durumu daha evvel de yaşamıştım.

30 Eylül 2005’te Danimarka’nın Jyllands Posten gazetesinde yayınlanan Hz. Muhammed (sav) karikatürleri Müslüman ülkelerden sert tepki görmüştü. Kısa sürede olay global bir krizde dönüştü, Danimarka nefret objesi hâline geldi. Karikatürler arasında en çok tepki çekeni, Efendimiz (sav) başında bir bomba ile tasvir edeniydi. Çizeri Kurt Westergaard, birkaç kez suikast girişimine maruz kalacaktı.

Krizden yaklaşık bir yıl sonra bir şehir efsanesi ortalarda dolaşmaya başladı. Sosyal medyanın henüz bu kadar yaygın olmadığı o yıllarda, e-posta adreslerinde dolaşıyordu bu türlü yalanlar. Şimdi burada nakledeceğim cümleleri, eminim yıllar önce siz de, size gelen bir mesajda okumuşsunuzdur.

Dolaşıma sokulan e-postada, o tepki çeken karikatürün çizerinin evinde çıkan bir yangın sonucu öldüğü, Danimarkalıların bu olayın duyulmasını istemediği yazıyordu. “Vatanını, milletini, dinini seven herkes bu bilgiyi herkese duyursun,” cümlesi de, yalana dramatik bir sos olarak eklenmişti. Asıl vurucu cümle ise not kısmına iliştirilmişti: “Bu e-postayı okuyup da kimseye göndermeyen bizden uzak olur inşallah!”

Bu son cümle, insanları “vebal altında” bırakmayı ve yalanın hızlıca dünyayı dolaşmasını sağlamayı amaçlıyordu. Birçok insan belki de bu nottan ötürü “ilet” butonuna basmıştı. 

Olay yalandı ama iş çığırından çıkmıştı. Türkiye’den bazı basın yayın organları “Danimarkalı karikatürist öldü!” başlığıyla bu e-postayı haberleştirip yanına da, “Danimarka’da yaşayan gurbetçilerimiz de teyit etti” notunu düşüyorlardı. Ortada ne yangın, ne de ölen vardı. Şehir efsanesini duyan bazı Zaman okurları o günlerde bizi arayıp “Neden bunu haber yapmıyorsunuz?” diye çıkışmıştı hatta.

Biz de konuyu haberleştirmeye giriştik. İlk olarak teyit etmek için Kopenhag Emniyet Müdürlüğü’nü aradık. Emniyet Sözcüsü Flemming Steen Munch, “Danimarka muz cumhuriyeti mi de böyle bir haber gizlensin? Kesinlikle doğru değil!” demişti. Bir adım daha ileri gidip, öldüğü iddia edilen Kurt Westergaard’a ulaşmış, “Öldün mü?” diye sormuştum. “Seninle konuştuğuma göre hayattayım,” cevabını vermişti.

İşin daha da trajik olanı söyleyeyim. Westergaard hâlen hayatta. Fakat bu e-postada yazanlar, hâlen Danimarka’daki Türkler arasında yaygın inanç. 

Facebook ve Twitter hayatımıza girdikten sonra, e-postalarda dolaşan şehir efsaneleri yeniden dolaşıma sokuldu. Özellikle “caps” adı verilen fotoğraf üstüne yazılardan oluşan kaynağı belirsiz paylaşımlar, daha doğrusu aslı olmayan iddialar, gerçeklerden daha hızlı yol alıyor.

Son şehir efsanemiz koronavirüs aşısı çalışmalarında büyük bir başarı kaydeden Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’nin 12 Eylül 1980 darbesinden kaçan ve Almanya’ya sığınan Alevi ailelerin çocukları olduğu şeklinde. Kurdukları BioNTech şirketiyle Alman ekonomisine 750 milyar Euro (evet milyar!) artı değer kazandırdıkları da unutulmamıştı! 

İnsanın bunu öyle tanıdık hesaplar paylaştı ki, yok artık demek durumunda kaldım. Oysa iki bilim insanı hakkında onlarca yazı var, bu bilgileri teyit etmek birkaç dakikanızı almaz. 

Haydi Saray kontrolündeki havuz medyasını es geçelim, Türkçe yayın yapan Deutsche Welle’ye bakıp Türkiye göçmeni bu iki çift hakkında detaylı dosya haberler okunabilirdi. 1965 İskenderun doğumlu Uğur Şahin, 4 yaşındayken ailesiyle Almanya’ya göçmüştü. Evet, Alevilerdi. Ancak efsanedeki tek doğru unsur buydu.

Bu konuda en güzel cevabı Veli Saçılık yazdı: “İnsanların başarı ya da başarısızlık sebebi milliyetleri üzerinden açıklanamaz. Övünülecek yegâne şey, yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlayan sosyal, bilimsel ortamın kendisidir.”

Elbette Dr. Şahin ve Dr. Türeci’nin başarısı gurur kaynağıdır, ancak bunu gölgeleyecek yalanları dolaşıma sokmanın, gerçek dışı bu yola tevessül etmenin ne anlamı var? 

Madem bu konuya girdik, bir şehir efsanesi örneğini de spor dünyasından verelim. 24 Ekim’de Facebook’taki bir paylaşımda, Cristiano Ronaldo’nun takım arkadaşı Merih Demiral’ın hediyesi olan ay-yıldızlı bir tişörtü giyip poz verdiği iddia ediliyordu. Altında da neler yazmıyordu ki? Azerbaycan’a destek için saçlarını kazıtması mı, Filistin’e yaptığı yardımlar mı… Ne ararsanız! Fotoğraf kısa sürede milyonlarca kez görüntülendi.

İyi ama fotoğraf gerçek değildi! Ronaldo, fotoğrafın orijinalini 22 Ekim’de kendi Twitter adresinden “Perşembe tarzı” yazarak paylaşmıştı. O tişörtte ay-yıldız yoktu. Facebook’ta sonradan eklenmişti. Saçını kazıtması ise Azerbaycan’la uzaktan yakından alakalı değildi. Beğeni almak, ucuz milliyetçilik yapmak için manipülasyon yoluna girilmişti.

Berat Albayrak’ın istifasını 27 saat sonra duyan kitle, eminim Ronaldo’nun ay-yıldızlı tişört giydiğine hâlen inanıyordur! 

Cehaletin sağcısı, solcusu, dindarı, seküleri olmuyor. Acı olan, milyonların bir yalana inanmayı tercih etmesi. Bilgiye ulaşmanın bu denli kolay olduğu bir çağda üstelik! 

Son olarak iğneyi kendimize batıralım…

Bu süreçte binlerce kadına AKP rejimi kelepçe taktı. Suçları malum: kermes düzenlemek, burs vermek, Bankasya hesabı açmak, gazeteye abone olmak… Eşini öldürdüğü için gözaltına alınan yaşlı bir kadının kelepçeli ellerini kaldırdığı bir fotoğraf var. Bazı arkadaşlar bu fotoğrafı alıp bu kadının Hizmet gönüllüsü olduğu için gözaltına alındığını ve ellerini kaldırarak AKP zulmüne lanet ettiğini iddia ederek dolaşıma sokmuşlar.

O kadar çok karşıma çıktı ki, yok artık demekten kendimi alamadım yine. Lütfen sosyal medyada önümüze düşen kaynağı ve yazarı belirsiz bilgilere itibar etmeyin.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin