Vatan, bayrak ve Hocaefendi ile bir hatıra

YORUM | BEKİR SALİM

Gün geçmiyor ki, bir akrabam veya bir arkadaşım tarafından “vatan haini” ilân edilmiş olmayayım.

Artık, bu tür ithamlara, acı bir tebessümden başka verecek cevabım bulunmuyor. Ne yapalım; hesabımız ahirete kalsın…

“Barış Pınarı” hareketi başladığı gün çok üzülmüştüm. Gene onlarca şehit haberi, yerinden yurdundan edilmiş insanlar… Gözyaşı, feryat, figan…

“Savaş, vatanın müdafası mevzuu bahs olmadıkça bir cinayettir.”

Yahu! İyi kötü bu konuda eğitim almış emekli bir subay olarak, yani en azından, bir toplantıda Kıbrıs gündemini işlerken, kulağıma eğilip, “Bizim taraf neresi” diye KKTC’nin yerini benden soran bir başkomutandan fazla taktik ve strateji bilgisi olan biri sıfatıyla, rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu “Barış Pınarı” harekâtı ile asla ve kat’a vatanın müdafası düşünülmemiştir.

Sen yıllarca arı kovanına çomak sok, ortalığı karıştır, sonra da “vatanım tehlikede” diye git başkasının vatanında operasyon yap…

On binlerce sivil yerinden yurdundan oldu. Binlerce insan öldü ve yaralandı, sakat kaldı…

Kürdü, Türkü mü var bunun! İnsanız insan!

Ne oldu! Şimdi de muhatap almam, görüşmem dediği birinin  emriyle ateşkes ilân etti. Olan, o gariban Kürt halkına, parası olamadığı için bedelli askerlik yapamayan, bir şahsın ve ailenin bekası uğruna hayatını kaybeden o gençlere olmadı mı! Şehitlik en yüce mertebe; amennâ! Ama, ne için! Hem, yaşamak ve yaşatmak değil mi esas olan!

Harekâtın başladığı ilk gün sosyal medyada düşüncemi özetlemek için,

“Bir ‘Barış Pınarı’ girdi araya,

Mehmetçik mezara, Bilâl saraya…” diye bir beyit yazdım.

Daha işitmediğim hakaret kalmadı.

“Anaya söver kendi anasından habersiz.

Hem, vatan der, vatanın mânâsından habersiz.”

Bir çocukluk arkadaşım, beni anında vatan haini ilân etti. “Bir gün buraya döndüğünde yüzüme nasıl bakacaksın!” diye de ekledi.

Sevgili arkadaşım, ben kendi hesabıma konuşayım; o kadar kırıldım ki ülkemin insanından, “tek şey hariç”, bir daha asla dönmeyi düşünmüyorum. Çünkü, senin de buyurduğun gibi bir çoğunuzun yüzünüze bakamam. Midem o kadarını gerçekten kaldırmaz…

Bir başka dostum, çok sevdiğim ve saydığım büyük bir şair…

O da,

“Mesele Bilâl değil, Hilâl meselesi…” diyerek fikrini ortaya koydu.

Ağabeyim, fikirlerine saygım sonsuz…

Ama sevgili ağabeyim, mesele hakikaten Hilâl olsaydı – yukarıdaki “tek şey hariç” ifadesini de açıklamış olayım- şu anda, belki toz toprak içinde bir cephede, mataramızdan beraberce çay içiyor olurduk.

Vatan bizim için namustan da ötedir.

Bayrak hayatımızdaki en kutsal şey, en yüksek hakikattir…

Bir hatıramla açıklamama izin ver lütfen:

On sene önce Amerika’da resim ve nakış san’atımı icra etmek ve ekmeğimi kazanmak için bir resim atölyesi açmıştım.

Bir çok duvar resmi yapmış ve pek çok caminin tezyinatını nakkaş arkadaşlarımla birlikte üstlenmiştik. O sırada, bu müfteri havuz medyasının sık sık “saray” olarak tanıttığı Pensilvanya’daki Kültür Merkezi yeni inşa ediliyordu. Ben de, ana salon olarak düşünülen mekânın tavanındaki sekiz küçük bir büyük kubbeyi görünce ekibimle beraber bir tasarım hazırladım ve Hocaefendiye arz etmek istedim. Kendileri:

“Siz bu işin üstâdısınız, ne yaparsanız makbulümdür.” dedi. Ben de, itiraf edeyim, sırf Hocaefendiyle biraz daha fazla sohbet imkânı yakalamak, onun manevi iklimini daha çok soluklamak adına, belki hadsizce:

“Hocam, ben gene de size tasarımlarımızı arz etmek istiyorum. Duanızı almak isterim.”  diye ısrar ettim.

Zarif insan… Benim, hâlâ, her türlü patavatsız, hadsiz konuşma ve tavırlarıma bir babanın evlâdına gösterdiği hoşgörüyle mukabele ediyor. O gün de, bu ısrarıma sevgi dolu bir tebessümle, “Peki” demişti.

Önce küçük kubbeler için hazırladığımız tasarımı detaylarıyla arz ettim. Klasik Osmanlı nakışları ve renkleri… Çok beğendi. Sıra ortadaki büyük kubbeye gelince:

“Hocam sekiz küçük kubbeden farklı olarak ortadaki kubbeye barok tarzı bir çalışma yapmayı düşünüyoruz.” dedim.

Hocaefendinin “barok” kelimesini duymasıyla birlikte yüzü bulutlandı… Ben gene patavatszıca:

“Hocam herhalde baroku sevmiyorsunuz!” deyiverdim.

Cevabından nezâket süzülüyordu: (Kelime kelime hatırlamıyorum, ama, bende bıraktığı duyguyu ifadelendirmeye çalışıyorum.)

“Sevmiyorum dersem o sanatı icra edenlere saygısızlık etmiş olurum. Bana Osmanlı nakışları kadar yakın gelmiyor diyebilirim.”

Ben ne kadar saygısızmışım! Kendi aklımca, Hocaefendinin baroka niye sıcak bakmadığını sanki anlamışım da ona karşı fikir öne sürüp, bakın ne dedim:

“Hocam, evet ama, Avrupalı barok anlayışını bizden kopyalamış. Barokun da temelinde gene biz varız.”

Hocaefendi merakla karışık bir tebessümle;

“Nasıl yani?” diye sordu.

“Hocam, Selçuklu eserlerine  baktığımızda, en üst seviyede barok diyebileceğimiz bir anlayış var.” diye cevapladım.

Hocaefendi bu defa biraz daha belirgin bir tebessümle:

“Aslında bir yönüyle haklısınız…” dedi ve noktalı bir virgül koyup devam etti…

Barokla ilgili öyle detaylara girmeye başladı, rokoko, gotik, çeşitli mukayeseler, yer ve zaman vererek barok eserlerden örnekler verdi ki… Ben “Eyvah!” dedim.

“Eyvah!” çünkü, benim barokla ilgili bütün bilgim bir paragrafta bitmişti. Şimdi, bir soru sorar Allah korusun; biraz önce de “siz bu işin üstâdısınız” demişti; ben de sorduğu soruya cevap veremezsem nasıl bir mahcubiyet yaşarım… Başımı yere eğdim, belki, göz göze gelmezsek soru sormasından kurtulurum diye düşündüm o an…

Neyse, ben diyeyim beş dakika, siz deyin on dakika sonra; barokla ilgili sözlerini bitirdi ve:

“Gene de siz nasıl istiyorsanız öyle yapın” dedi.

Daha mümkün mü! Gözlerimi yerden kaldırdım:

“Hocam, baroktan vazgeçtim ama gene de değişik bir şey denemek istiyorum müsaadenizle…” deyip devam ettim.

“Hocam Efendimiz (SAV), ‘Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız necâta erersiniz.’ buyuruyor. Bu Hadis-i Şerif’ten mülhem ve ashabın en nadidelerinden “Bedir Ashabı” nı nazara vermek, her bakışta hatırlamak için bu büyük kubbede 313 adet yıldız yapacağız.”

Bir anda gözleri doldu… Çocuklar ağlarken ağız bölgesinde, dudaklarda istemsiz hareketler olur ya…

“Çok güzel düşünmüşsünüz, Allah sizden razı olsun. Yalnız Ashab-ı Bedir 313 kişi değil 319 kişidir.” dedi.

Benim o andaki hadsizliğimi tarihler yazacak elbet, ama, itiraf edip özür dilemek adına önce ben yazayım:

“Hocam, çok araştırdım, 313 kişi görünüyordu. Tasarımı da ona göre yaptık.”

Araştırdım dediğim de, Google’dan bakmıştım…

Aynı nezaket ve letâfetle:

“Haklısınız, birçok kaynakta öyle yazar ve öyle bilinir. Ama 6 sahabi efendimiz var ki, bunlardan biri de Hz Osman (RA)’dır, Efendimiz(SAV) onları da savaşa katılmadıkları halde ‘Bedir Ashabı’ndan sayar.” dedi.

Bu durumda tasarımı sil baştan değişmek lâzımdı. Biz, ona göre kubbenin uçlarından tepesindeki merkeze doğru, fotoğrafta göreceğiniz üzre, birer hat halinde yıldızları dizmiş, sayıyı tam 313’e denk getirmiştik. Şablonu da ona göre hazırlamıştık. Neyse ki, bir çare düşünüp onu da çözdük. Kubbelerin tavanla birleştiği yerlere çerçeve yaptık ve 6 yıldızı o çerçeveye eşit aralıklarla koyduk.

Ben son bir soru daha sordum:

Özür dilerim, yazı gerçekten çok uzadı… Haftaya devam edelim mi?

8 YORUMLAR

  1. Yazı uzamış fakat sürekli gülden bahsedince sıkmadı elbette, mekanımız şenlendi. Haftaya devam edelim; fakat (nasıl olsa gazete sayfası değil) 339 ismi kamptaki misafirlerden edinip yazının sonuna eklerseniz memnun olurum.

  2. Toplulugun milli degerlere saygılı ve Allahla irtibatlı oldugunu acıklamaya pek ihtiyac yoktu, ama saldırılar o kadar bel altı olmalıki ihtiyac duyulmus. Evet hakiki turkler olarak yeniden tekrar edelim, hatırlatalım, bizler: Islamıyetı yaymak ıcın subasıları olan selcuk beyden musade ısteyen sufi dervislerinin gerek yasayıs gerek barisci olmalarindan dolayı insanca yasamanin bu oldugunu anlayip once kendisi sonra raiyetindeki 200 bin cadiri musluman olan selcuk beyin ve onunla musluman olan insanlarin torunlarıyız, bu konudaki samimiyetlerini butun musluman dunyanın gonullu askeri olmakla ve yuzyıllar boyunca kuzeyden gelen akınlara karsı set olup milyonlarcasi dogranmasına ragmen saglam durarak gosterdiler, allahtan baska kimseden bir sey beklemediler. Simdiki Turk gorunumlu yiyici sahtekarlardan degiliz, Hakiki turkleri hayvan takipcisi gibi gostermek isteyen milleti itip kakan sahtekarlara karsı boyle yazıların yazılmasını da cok yerinde buluyoruz. Ta ki millet gercek mumin Turk kimdir bilsin, icindeki suistimal edici sahtekarları tanıyıp ayıklasın. Evet bu toplulugun icinde istiklal marsımızda belirtilen “Yazıktır incitme atanı” deyiminde belirtilen dedelerinin izinde mert Turkler bulunmaktadir. Irfan , fazilet , insanlık yuksek insani degerler hareketi olarak devam eden Peygamber davasında Turklerin konumu budur.

    • Muhterem aydinli kardesim, Musluman topluluklar icinde Turklerin Islama hizmetlerini fazlaca once cikarma tavrindan artik vazgecmeliyiz, Turklerin bahsettiginiz hizmetlerine karsi, mesela Araplarin hizmetlerini sayacak olursak, Asri Saadet ve tabiin donemindeki hizmetleri zaten saymakla bitmez ancak ben burada biz Turklerin pek bilmedigi daha sonraki yuzyillardaki hizemetlerinden ornek vermek istiyorum,
      Bugunku Guney Hindistan muslumanlari ve Malezya ve Endonezya, bizim askeri olarak kuzeyden gelen tehlikelere karsi Islamin bayraktarligini yaptigimiz zamanlarda Arap tuccarlarin gayretiyle musluman olmus olan halklar. yani biz askeri olarak birseyler yaparken guneydeki arap kardeslerimiz bos durmamislar, sadece bizim Araplarin uyuduklarini zannettigimiz donemde onlarin araciligyla musluman olanlar su anda musluman dunyasinin 3 te biri.
      peki biz Turkler vesilesiyle musluman olanlar ne kadar? 400 sene Avrupaya hukmetmisiz, sadece bir kac milyon bosnak ve arnavut, Allah bereket versin, hic yoktan iyidir tabi ama gordugunuz gibi Islama hizmet sadece kilicla olmuyor,
      isin bir de musbet ilimler ve dini ilimler boyutu var ki , burada yazmaya mekan yetmez.
      peki gelelim biz Turklerin, Islama verdigi zararlar kismina, Halifeligi kaldirmak ezani ve kurani bozmaya yeltenmek gibi kapkara lekelerimiz var, diyebilirsiniz ki bunlari yapanlar Turk degildi donmeydi vs ancak onlarin emirlerini ugulayan koyleri basip Kuranlari yakan jandarmalar da mi hep donmeydi ?
      yani sunu demeye getiriyorum ki, her kavmin islama hizmetleri ve zararlari var, oyle kendimizi esitler arasinda en once gibi bir pozisyonda gorursek, islam kardesligini yasayamayiz, uhuvvetin sinerjisinden istifade edemeyiz, boyle zor zamanlarimizda da yalniz basimiza kaliriz, birazcik da igneyi kendimiza batirmaliyiz ve artik su kavimcilik hastaligindan kurtulmaliyiz.

  3. Sayin yazar icin de bir yorum eklemek istiyorum:
    asagidaki cumleniz Tevhid acisindan sorunlu bir cumle, ben burada teblig gorevimi yapayim istigfar etmek size kalmis..
    Bayrak hayatımızdaki en kutsal şey, en yüksek hakikattir…
    Bu cumleniz, istigfar gerektiriyor, elbette biliyoruz ki sizin gonlunuzde Bayrak denen sey, Allah dan ve Tevhidi Uluhiyetten daha yuksek bir hakikat degil siz bayragi bu hakikatlere goturen bir arac olarak gordugunuz icin boyle siylediniz ANCAK yine de Ustad hazretlerinin yolundan giden ve ehli tahkik gercek bir sakird boyle maksadini asan sozleri soylememeli..
    unutmayalim ki, basimiz gelenler hep , araclarin zamanla amacin yerine gecmesi sebebiyle geldi..
    Lutfen araclara hakettigi kadar deger verelim

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin