Ümmî Peygamber-8

YORUM | AHMET KURUCAN

Maddeler halinde değerlendirme yaparak “ümmî peygamber” yazı serimizi sonlandırıyoruz.

1- Bu konuyu kaleme alma sebebim hakikat arayışı içinde bulunan, ne Hz. Peygambere (sas) olan sevgisi ne de dinî samimiyetinden şüphe etmediğim bir dostumun Peygamber Efendimizin gerçekten okuma yazma bilip-bilmediği konusundaki sorusu oldu. Bu soru benim zihnimde Allah’ın rahmetine tevdi ettiğimiz İlahiyat yıllarındaki bir hocamızın tespitini çağrıştırdı. O “Hz. Peygamberi okuma yazma bilmez cahil bir insan göstermenin ümmet-i Muhammedin en büyük günahlarından biridir” derdi. Ben de Arapça ifadesiyle ‘efrâdını câmi ağyarını mâni’ biçimde bu meseleyi kaleme almaya karar verdim.

2-Şu ana kadar yayınlanan yazılarda iki defa vurguladığım bir hususu bir kez daha tekrar edeyim: günümüz dünyasında okuma yazma bilmemenin çağrıştırdığı menfi anlamın etkisi altında değilim. Anakronik ve apologist bir yaklaşım görürüm ben bunu ve imanımla telif edemem. Peygamber Efendimizin okuma yazma bilmesi ya da bilmemesi benim imanımı ne zedeleyen ne de katkıda bulunan bir unsurdur. Amacım sadece hak ve hakikatin ortaya çıkması adına bir katkıda bulunmaktan ibarettir. Gerçi aradan geçen 15 asır, bu süre içinde adeta kemikleşen düşünceler, önyargılar ve elimizde bulunan ilmî miras hakikatin bütün berraklığı ile ortaya çıkmasına izin verir mi bilmiyorum. Buna sekizincisi yayınladığım yazı dizisini okuyanlar karar verecek. Şunun bilinmesini isterim; fantezi arayışı içinde de değilim. Böylesi mevzuları gündeme getirerek meşhur olma gibi bir derdim hiç yok. Allah kalbimin derinliklerine nigehbân. Amacım sadece ve sadece hakikatin, gerçeğin, doğrunun velev ki üzerinden 15 asır geçmiş bile olsa ortaya çıkması adına katkıda bulunmaktan ibaret.

3-Ümmî kelimesi sözlükte anaya mensup, anasından doğduğu gibi saf, duru, tabiatı bozulmamış, temiz, berrak, pınar, memba, başlangıç, temel, esas, bir şeyin ruhu ve cevheri, yazmayan ve okumayan bir toplum, Arap ümmetine mensup, bir milletin mensubu veya Mekkeli, bir insandan eğitim görmemiş, Ehl-i Kitab’ın dışında kalan Arap toplumu, cahil Araplar, şehirlerin anası, lider, ümmet, grup, peygambere mensup topluluk manalarına gelir. Görüldüğü gibi ümmî denildiği an zihnimizde yapmış olduğu “okuma-yazma” bilmeme kelimenin yegâne ve biricik manası değildir. Hangi anlamda kullandığı ise kelimenin kullanım alanı ve cümle içindeki yerine göre değişecektir.

4-Istılahta bu manalardan üçü ağırlık kazanmıştır; nüzul toplumu şartlarında yaşayan Arapların ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar gibi İlahi bir kitap ve peygambere sahip olmaması, dolayısıyla İlahi mesajların muhtevasından bihaber olması, Mekkeli olma ve nihayet insanın annesinden doğduğu gün gibi okuma yazma bilmemesi.

5-Tarihi perspektiften bakınca nüzul toplumu cahiliye Araplarının büyük ölçüde okuma yazma bilmediği doğrudur. Gerek göçebe hayat tarzları gerek hayatın sair realiteleri bunu doğruluyor. Ama bu demek değildir ki o toplumda hiç kimse okuma yazma bilmiyordu. Nasıl olsun ki Yemen’den Şam’a yıllık yapılan ticari seferler, Mekke’nin ticaret yollarını kesişim yerinde yer alması okuma yazmanın hiç bilinmediği şeklindeki bir yaklaşımı temelden yıkacak bir durumdur. Zaten bunu iddia eden yok diyebilirsiniz. Haklısınız. Bunu iddia eden kimse yok ama burada mesele Hz. Peygamber’in okuma yazma bilmemesi ise şu soruyu akla getiriyor: Ticaret yollarının kesişim kümesinde yerini alan Mekke’de doğan büyüyen, Peygamberliği öncesi amcasının ticaret kervanlarına katılan, gençlik yıllarında da buna devam eden ve bazı seferlerde Hz. Hatice’nin Şam’a giden ticaret kervanına başkanlık eden birisi acaba okuma yazma bilmeyen çoğunluk içinde mi yerini alıyordur yoksa okuma yazma bilen azınlık içinde mi? Aklı ve mantıkî çıkarım ikincisini önceliyor.

6-Kur’an’da 2’si tekil, 4’u çoğul formunda 6 ayeti kerimede ümmî Hz. kelimesi geçiyor. Bakara 78, Al-i İmran 20 ve 75, Araf 157-158 ve Cuma 2. ayet. Bu ayetlerin hiçbirinde -ehemmiyetine binaen tekrar edeyim- hiçbirinde ümmî kelimesi okuma-yazma bilmeme anlamında kullanılmıyor. Bu ayetlerde ne Hz. Peygamber ne de onun da mensup olduğu Arap kavmi için okuma yazma bilmeme manasında bir bilgi ya da işaret vardır. Bu ayetler içinde ehli kitabın kastedildiği yerde Tevrat’ın derinliklerine vakıf olmayan, Araplar için kullanıldığında ise İlahi bir dine, kitaba ve Peygambere sahip olmama manası ve vurgusu yapılmaktadır. Arapların Arap ırkından olmayan herkese “acem” demesi gibi ehli kitap da ehli kitaptan olmayan Araplara “ümmi” diye hitap ettiğini de tarihi bir gerçektir. Kur’an’da bu kelimeye farklı bir anlam yüklememiş, bu kelimenin geçtiği ayetlerin Bakara 78 hariç diğerlerinde bu mana hakimdir.

Özetle şunu söyleyebiliriz; Kur’an söz konusu ayetlerde ümmî kelimesinin nüzul toplumunda yaşayan Müslim ve gayrimüslim kişilerin günlük dildeki kullanımını esas almıştır. Zaten doğru olan da budur. Aksi halde Kur’an muhataplarının bilgi ve idrak ufuklarını aşan, algılarını zorlayan bir kullanım olurdu.

7- Ankebut suresi 48. ayeti Efendimizin okuma yazma bilmediği kanaatine varanların Kur’an merkezli en büyük delillerinden biridir. “Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi.” Fezlekesiyle birlikte ele aldığınızda bu çıkarım oldukça akla yakın görünüyor. Ama ayeti nüzul sebebi ve siyak sibak bütünlüğü içinde okuyup anlam verdiğinizde karşımıza başka gerçekler çıkıyor. O da Ankebut suresinin 46-52 ayetleri hicret öncesi Mekke’nin son günlerinde nazil olmuş ve serinin 4. yazısında detaylıca ele aldığımız gibi gidecekleri yerde ehli kitapla karşılaşacak olan Müslümanlara uyarılar yapılmıştır. 48. Ayette yukarıda Kur’an diye tercümesi yapılan yerde de orijinal ifade “kitap’tır. Dolayısıyla doğru tercüme “Sen şu Kitap’tan daha bir şey okumuyor ve yazmıyordun” olmak zorundadır. Kitaptan kasıt da hiç şüphesiz Tevrat ve İncil’dir. Zaten ayetin fezlekesinde belirtilen batıl peşinde koşanların şüpheye düşmesi ancak bu durumda gerçekleşirdi.

Sözün özü, burada sözü edilen Efendimizin Kur’an’dan önce nazil olan vahiylerin kaynağı ile ilgilidir ve İlahi kitapların muhtevasına vakıf olmadığı nazara verilmektedir; okuma yazma bilip bilmemesi ile konunun direkt alakası yoktur. Kur’an ile Tevrat ve İncil’de yer alan bazı kıssalar ya da emir ve yasaklar arasında benzerlikler ise haşa ve kella Efendimizin onları iktibas ettiğine değil vahyin kaynağının birliğine işaret eder.

8-Hz. Peygamberin okuma yazma bilmediği konusunda kullanılan en etkin delil; ilk vahy olan “ikra/oku” beyanına karşı söylediği “ben okuma bilmem” cevabıdır. Serinin 6. yazısında detaylıca ele aldığımız gibi ikra fiilinin kökünü teşkil eden ka-re-e fiilinin sadece okumak manası yoktur. Ka-re-e, cem etmek, toplamak, birleştirmek, ulaştırmak, iletmek, duyurmak, incelemek, araştırmak ve okumak manalarına gelir. Bu zaviyeden bakınca peygamberlik misyonunun başladığı bu ilk ayete okuma yerine tebliğ etme, duyurma manası vermek akla çok daha yakın gözüküyor ki erken dönem ulemalarından bazıları zaten “ikra’ bismi rabbikellezi halak” ayetine “Yaratan Rabbinin adını duyur” ya da “Yaratan Rabbinin adına/adıyla O’nun ayetlerini duyur, tebliğ et” manalarını vermişlerdir.

Ayrıca Hz. Peygamberin “mâ ene bikâriin” şeklinde Cibril’e verdiği cevabı gramer kuralları açısından “ben okuma bilmem” şeklinde tercüme etmek mümkün olduğu gibi, “ne okuyayım, neyi okuyayım?” şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Bu arada Cibril’in Efendimiz’e okumak için bir metin vermediğini düşünecek olursak bir alternatif olarak sunduğumuz ikra fiiline duyurmak, tebliğ etmek, cem etmek manası vermek daha doğrudur diye düşünüyorum.

9-Hudeybiye sulhunda Hz. Ali’ye “Muhammedun Resullullah” kaydını silmesini istemesi bu çerçevede mutlaka ele alınması gerekli olan bir husustur. Malum Hz. Ali ‘ben bu ibareyi silmem’ demiş, Efendimiz de ibarenin yerini göstermesini istemiş ve yerine Muhammed b Abdullah yazılmıştır. Burada sorun şudur; Muhammed b Abdullah’ı yazan kimdir? Efendimiz mi, Hz. Ali mi yoksa üçüncü bir şahıs mi? Hz. Ali değildir. Bu kesin. Buhari’deki rivayete göre Efendimizdir. Üçüncü şahıstan bahseden bir rivayet ise yoktur. Bir insanın velev ki okuma-yazmayı kâmil manada bilmese bile adını yazması yadırganacak bir şey değildir. Dolayısıyla Allah Resulünün burada adını yazması okuma yazma bilmesine delalet etmeyebilir. Ama onun gibi zeki bir insanın adını yazması da garipsenmemelidir.

Burada şunu da hatırlatmak lazım, Efendimizin ölüm döşeğinde iken “bana bir kalem kağıt getirin, benden sonra yolunuzu şaşırıp da birbirinize düşmemeniz için sizlere bir vasiyet yazayım” rivayeti ne sahabe tarafından yadırganmış ne de daha sonraki nesiller tarafından Hz. Peygamber okuma yazma biliyor muydu bilmiyor muydu tartışmalara konu olmuştur. Tıpkı “Hudeybiye’de Muhammedun Resülullah’ı sildi ve yerine  Muhammed b. Abdullah yazdı” rivayetinin tartışma konusu olmadığı gibi.

10- Kameri ayların tespiti ve özellikle Ramazan ayının başlangıcı ve bitimiyle alakalı söylenen hilalin görülmesi ve ayın başlangıç zamanının hesaplanması konusunda “Biz ümmî bir ümmetiz. Hesap kitap bilmeyiz” hadisi bazılarının okuma yazma bilmeme ekseninde dile getirdiği deliller arasındadır. Fakat yerinde açıkladığımız üzere ümmî ümmetiz demesi o günkü sosyal ortamda Araplara verilen isim, hesap kitap bilmeyiz demesi de ayın tesbiti adına arrafların, kahinlerin yaptığı türden hesap yapmayız manasını muhtevidir. Zira hadisin devamında kameri ayların 29 ya da 30 gün çekeceğini açıkça ifade etmişlerdir.

Nesî uygulamasının söz konusu hadisin söylenmesine neden olan zamanda neye tekabül ettiği de ayrıca araştırılması gerekli olan bir konudur ki buradan elde edilecek bilgiler hadisin özgün manasının anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

11-Cabiri’nin dediği gibi “okuma yazma bilmeme peygamberliğin şartlarından değildir.” Efendimizin başta da söylediğim gibi ne okuma yazma bilmesi ne de bilmemesi bizim ona imanımızı zedelemez ya da artırmaz. Dolayısıyla tarihi gerçeklere uygun bir şekilde elimizdeki delilleri entelektüel bir soğukkanlılıkla değerlendirip neticeye ulaşmalıyız. Tarih boyunca tekrar edilegelen hâkim kanaati olduğu gibi kabullenmeyip eleştirel bir gözle delillere bakma ve eğer deliller bu imkânı sunuyorsa yeni görüş ve kanaatlere yelken açmasını da bilmeliyiz. Bu geçmişi karalama, reddetme değil test etme, sağlama ve anlama çabasıdır. Kaldı ki itikadî bir mesele de olmayıp imanın ne konusudur ne de parçası.

12-Uzun sayılabilecek yazı dizisinin sonunda okuyucunun, ‘Sizin nihai kanaatiniz nedir?’ sorusunun cevabını merak ettiğini düşünüyorum.

Benim kanaatim; Efendimiz kesinlikle okuma-yazma biliyordu ya da kesinlikle bilmiyordu demek yerine, onun okuma-yazma oranının alabildiğine düşük olduğu Mekke ortamında okuma yazma bilmeyen çoğunluk değil okuma yazma bilen azınlık içinde yer alma ihtimalinin daha çok olduğu merkezindedir. 

Maddeler halinde özetini sunduğum değerlendirmelerin her biri bunun göstergesidir. Burada bazı alimlerin “peygamberlik öncesi okuma yazma bilmiyordu ama peygamberlik hayatında gerek Kur’an’ın yazılması gerek çevre hükümdarlara gönderilen veya onlardan gelen mektuplar ve gerekse yapmış olduğu okuma seferberlikleri sebebiyle tam anlamıyla olmasa bile okuma yazma bilmiyordu denemeyecek ölçüde okuma yazma biliyordu” kanaati de dikkate alınmayı hak eden bir değerlendirmedir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin