AHMET KURUCAN | YORUM
Yeni umreden gelmiş. İntibalarını bana anlatırken dedi ki: “Kıyameti yaşadım.”
Sanki ben onun o sözüne inanmadım ya da ifade ettiği mecazî anlamı anlamadım zannıyla bir daha tekrar etti, hem de cümlenin başına yemin ilave ederek: “Vallahi kıyameti yaşadım.”
Anladığımı anlattım ona ve doğru mu anlamışım diye sordum. “Evet!” dedi ve uzunca konuştu benimle: “Herkes kendi derdinde. Kimse kimseyi tanımıyor.”
Abese Suresi’nde kıyameti anlatan ayetlere referans veriyordu. “Kıyamet” derken de, “Kimse kimseyi tanımıyor!” derken de kastı oydu. Ne diyordu ayet: “O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendine yetip artacak derdi vardır.”
Zaten ayet açıkça ifade ediyor: Bu kaçış fiziki bir kaçış değil; aksine her insanın kendi hesabına gömülmesi, kendi yükünün altında ezilmesidir.
Kâbe’de yaşanan da bu. Binlerce, belki milyonlarca insan aynı gaye ile ihramların içinde omuz omuza yürüyorlar ama her biri kendi içinde yalnız. Allah’ın “evim” dediği Kâbe’nin huzurunda adeta kıyametin provasını yaşıyor.
Bir şey daha dedi bana hatıralarını anlatırken; ki, bana çok çarpıcı geldi bu tespit: “Öfkeyi orada zirvede yaşadım.”
Bence bu cümle üzerinde durmak gerekir. Çünkü bu, ibadet psikolojisi açısından çok önemli bir tespittir. İhram, insanı melekleştirmez; aksine içindekini açığa çıkarır. Örteni kaldırır. Bastırılmış ne varsa yüzeye çıkarır. Bu yüzden Mekke, sadece insanı değiştiren bir yer değil, aynı zamanda insanın kendisine ayna tutan ve açıkça “Sen busun!” diyen bir yerdir.
Dikkat çekici bulduğum bir başka tespiti ise şu oldu: 55 yıllık hayatında ilk defa gördüğü Kâbe için dedi ki: “İlk gördüğümde çok büyüktü, heybetli ve sarsıcı idi. İlerleyen günlerde beşerî münasebetler bağlamında umre arkadaşlarımdan biri ile bir problem yaşadım. Dilimde dualar ama zihnimde o yaşadığımız hadise ve içten içe duyduğum, tarifini tam yapamayacağım kırgınlık hisleri… Kâbe’ye gittik. Aman Allah’ım! O büyük, o heybetli, o sarsıcı Kâbe o kadar küçük geldi ki gözüme. ‘Ne oluyor!’ dedim kendi kendime. Neden böyle oluyor? Sonra anladım ki benim yaşadığım hissiyatla doğru orantılı bu durum. Değişen Kâbe değil. Değişen benim, ben. Benim hissiyatım.”
Klasik kelam kitaplarında tartışılan bir konudur bu: İdrak ile mahiyet ilişkisi. İnsan, dış dünyayı olduğu gibi değil, kendi iç dünyasının süzgecinden geçirerek algılar. Bediüzzaman da onun için der: “Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür.”
Daha açık ifade edelim isterseniz: Kalbi daralanın dünyası daralır. Kalbi genişleyen için ise her şey genişler. Kur’an’ın Huneyn savaşının başlangıcında yedikleri bozgun karşısında sahabenin hissiyatini anlatırken ifade eder bu hakikatı: “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti.” (Tevbe,25)
Bir tespitini daha aktarayım ve bitireyim yazıyı: “Herkes kendi tercihlerine hicret ediyor.”
Bana göre bu cümle, umre yolculuğunun özeti. ‘Hicret’ diyor. ‘Tercih’ diyor. Zira hicret, herkesin bildiği gibi sadece mekân değiştirmek değildir. Mekke’den Medine’ye, İstanbul’dan Güney Afrika’ya yapılan göç değildir hicret. Günahları terk etmek de bir hicrettir.
Delil mi istiyorsunuz? Buyurun size Efendimizin (sas) beyanı: “Muhacir ise Allah’ın yasakladığı şeyleri terk edendir.” (Buhari, İman 4-5; Müslim, İman 64-65)
Hâsılı; insan kıyameti kendi kalbinin derinliklerinde yaşayabilir ve bence yaşamalıdır. Yaşamalıdır ki ahirete hazırlık yapabilsin. Hayatını çârçûr etmesin…
