Bir strateji olarak Batı karşıtlığı 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

2020 itibarıyla Türk dış ve güvenlik politikalarındaki temel yaklaşım Batı karşıtlığıdır. Bu konunun sadece Türk dış politika yönelimi ile veya bölgesel politikalar bakımından, ya da küresel ilişkiler bağlamında önemi yoktur. Batı karşıtlığı aynı zamanda iç siyasetle, özellikle de Türkiye’de bugün yerleşmiş bulunan gayrı anayasal rejimle ilintilidir. Özellikle rejimin doğuşunda ve konsolide olmasında önemli bir meşruiyet dayanağı olmuştur. Hâlihazırda ise rejimin devamı – kendisini yeniden üretebilmesi – hususunda temel bir rol oynamaktadır. Önce Batı derken neyi kastettiğimi açıklayayım. Sonrasında yukarıda öne sürdüğüm iddiaların argümanlarını açayım.

Batı’nın Türkiye bağlamında iki anlamı var: birincisi Osmanlı döneminde başlayan ve devamı Cumhuriyet’le beraber gelen Batılılaşmak; ikincisi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan, askeri, ekonomik, politik bakımdan Batı kurumlarına katılım ve Batılı norm ve standartları benimsemek doğrultusunda izlenmiş olan politikalar.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️

Birincisi her ne kadar salt Türkiye’ye özgü bir şeymiş zannedilse de, esasen özellikle Avrupa’nın doğusunda kalan birçok toplumun tarihsel evriminde de benzer öğelere rastlamak mümkündür. Yine de, Batılılaşmanın özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun ortaya çıktığından beri rakip olarak algıladığı ve uzunca süre üstünlük kurmayı başardığı bir coğrafyaya karşı, askeri, teknolojik ve ekonomik üstünlüğünü yitirmesiyle beraber, “devleti kurtarmak” operasyonunda en önemli strateji olarak karşımıza çıkmasını mutlaka vurgulamalıyız. Batılıların bilim, teknoloji, askeriye, toplumsal organizasyon (devlete ilişkin örgütlenme), ekonomi, navigasyon, strateji gibi belli başlı birçok alanda Reformasyon, Renaissance, Aydınlanma, Bilimsel Devrim, Sanayi Devrimi, Fransız Devrimi gibi dönüştürücü hamlelerden sonra inanılmaz bir ivmeyle gelişmeleri ve dünya siyasetine damgalarını vurmaları, Osmanlı’da ciddi bir travmaya neden oldu. Osmanlı bu yeni koşullara biri duygusal diğeri rasyonel iki ana tepki ile yaklaştı. Bir kısım aydın Osmanlı’nın yeniden dini-geleneksel değerlerine dönüşle yeniden dirileceğine inanıyordu. Diğerleri ise Avrupa’nın geçirdiği dönüşümlerin Osmanlı’da da kısmen de olsa uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Her iki grup da Osmanlı’nın Batı karşısında güçsüzleşen konumundan hareket ediyordu. Rasyonel grup, bu fikri ve politik mücadelenin galibi oldu. Osmanlı’da önce Ordu’da başlayan reformlar (ıslahat) sonrasında kademeli olarak tıp, mühendislik, temel bilimler gibi alanlara, sonrasında ise eğitim sektörüne yayıldı. Teknik transferi, zamanla kültürel konuları da ithal edilen palete dâhil etti. Böylelikle Osmanlı düşünce evrenine Batı’da ortaya çıkan kavramlar girmeye başladı. Eşitlik, anayasal devlet, millet (ulus), özgürlük, piyasa ekonomisi, özel mülkiyet, bireysel haklar ve birçok başka etkili düşünsel-ideolojik kavram, Osmanlı aydınlarını ve siyasi elitlerini etkisi altına aldı.

Osmanlı’da devlet Batılılaşırken, yola çıkıldığında esas amaç olan Batı ile mücadelede yeniden güçlenmek arzusu, yerini giderek Batı ile daha fazla etkileşimde bulunan bir ülke ve topluma terk etti. Böylelikle Osmanlı İslam devleti, Batılı aktörlerle olan ilişkilerinde Dar-ül İslam ve Dar-ül-Harp eksenli dikotomiyi terk etti. Onun yerine daha Westfalyan bir devlet konseptini kabullendi. Böylece eşit devletlerden oluşan Avrupa devletler sistemine dâhil oldu. Bu, diplomatik ilişkilerin sekülerleşmesinden başka bir şey değildi aslında. Diğer bir ifadeyle, Osmanlı Batılı uluslararası sistemin kurallarını benimsedi. Realpolitik doğrultusunda hareket etmeye başladı. Kanuni’den beri başlayan bu süreçte, Batılı ülkeler giderek antagonist bir çerçeveden çıkarak, çıkarlar doğrultusunda bazen savaşılan bazense ittifak kurulan eşit ülkeler olarak algılanmaya başlandılar. Böylece Osmanlı Saray’ı Avrupa etiket kurallarının giderek etkili olduğu ve kabullenildiği, Avrupa diplomasisinin hariciyenin kurallarını dönüştürdüğü ve onu Batılılaştırdığı, eğitim kurumlarının, devlet bürokrasisinin, askeriyenin, ilmiyenin ve edebiyatın giderek Batılılaştığı reformist bir dönem başlamış oluyordu. Bu dönemde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından Cumhuriyet reformlarına, hep aynı yönde giden bir toplum ve devlet görüyoruz.

Diğer Batılılaşma olgusu, çok daha yakın tarihte başladı. Türkiye her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsızlık politikası izlemiş de olsa, savaş bittiğinde yeni bir realiteyle karşılaştı ve bu onu Batı ittifakına katılmaya zorladı. Bu realite, Sovyet süper gücüydü. Daha önceleri, Ankara Hükümetini 1920’de ilk tanıyan devlet olan, ona silah ve mühimmat gönderen, doğu sınırlarını tanıyarak İstiklal Savaşı’nda doğudan batı cephesine askeri gücü sevk ederek Yunan ordusuna karşı zaferi olanaklı kılan Sovyetler, imzaladıkları Türk-Sovyet Dostluk ve İşbirliği Antlaşmasını uzatmama kararı aldılar. Akabinde, Yalta ve Potsdam’da Türk boğazları ve bazı doğu illeri üzerinde talepleri oldu. Bu toprak talepleri Ankara’ya diplomatik notayla da iletildi. Türkiye, kendisini yalnız başına koruyamayacak durumdaydı. Bu esnada, başlamakta olan Soğuk Savaş jeopolitiğinde kendisine önem atfedilen Ankara’ya yardım Washington’dan geldi. Truman Doktrini ve Marshall Yardımı sayesinde askeriyesi güçlendirilen ve ekonomisini geliştirecek finansal kaynak bulan Türkiye, sonrasında Kore Savaşı’na katıldı, derken NATO’ya üye oldu. Böylece Batı İttifakı, Türkiye’nin sınır güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlamış oluyordu. Tüm Soğuk Savaş boyunca, 1945’ten 1991’e dek Türkiye’nin bir Rus-Sovyet uydusu olması, böylelikle engellenebildi. Türkiye Batı kulübüne girmişti. Ordusu, siyaseti, ekonomisi ve kültürü ister istemez bu ittifakın normatif değerleriyle dönüştü. Çok partili demokrasiden askeri ve istihbari işbirliğine, Atlantik jeopolitiğinin parçası olmaktan Avrupa ekonomik bütünleşmesine katılmasına kadar çok geniş siyasal ve sosyal alanlarda Batı ile derin bir entegrasyon yaşandı.

Bu iki Batılılaşma, her ne kadar birbirlerinden farklı şeyler de olsalar, Türk siyasal elitleri bu ikisini birbirinden ayırmadı. Seküler ulus devlet modelini benimseyen tek parti Türkiyesi ile, bu seküler ulus devlet projesinin orijinali olan Batı dünyası ile stratejik bütünleşme, birbirlerini tamamlayan iki ana taşıyıcı kolon olarak görüldü. Böylece “özgür dünyada bir ülke” olan Türkiye, kör topal bir demokrasi ve gelişmekte olan bir piyasa ekonomisi oldu. 1990’lara gelindiğinde dünya Soğuk Savaş’ın sonlanması gibi güçlü bir jeopolitik depremle sarsıldı. Türkiye, 1945-1991 arasında demokrasisini yeterince geliştirememiş, ekonomisinin rekabet gücü ve üretim kapasitesini istenilen seviyeye çıkartamamış, hayat standartlarını vasatın üzerine yükseltememiş bir ülke olarak, kabak gibi ortaya çıkmıştı. 1990’lardan itibaren eski komünist Doğu Avrupa ülkeleri AB ile bütünleştiler. Türkiye ise 1999’a dek AB’nin üye adayı olduğunu bile kabul ettiremedi.

Neden AB’ye katılamadık? Çünkü 1910’ların soykırımcı İttihatçı etnik nasyonalist ceberut devletini Atlantik-Batı ittifakında bile dönüştürüp, insan ve azınlık haklarına saygılı, demokratik ve seküler, ama temel Özgürlükleri anayasasına ve uygulamalarına başarıyla aktarabilmiş bir devlet haline gelemedi bir türlü Türkiye. Dahası, Sevr’de yaşadığı şoku, imparatorluğun dağılmasını, vasat ve fukara bir devlet haline gelmenin derin komplekslerini yaşadı, bunu devleti kutsayan ve etnik-milliyetçilikle kendi kendini tatmin eden ezik bir üçüncü dünyacılıkla kompanse etti. Dahası, Kemalist devletin içinde oluşan kısmen alternatif ideolojiler – İslamcılık, Turancılık, Marksist sol, Kürtçülük vs. – Kemalizm’in devletçi, faşizan, toplum mühendisi, toleranssız atmosferini bir siyasal kültür olarak genlerine işledi. Bu saydığım ideolojilerin tümünün ilk atası zaten İttihatçı gelenekti. Dahası, bu ideolojilerin tümü, Batı’dan nefret etmekteydiler. İslamcılar Müslüman-Hristiyan antagonizmasını, Turancılar-Türkçüler Türk’ün Türk’ten başka dostu yok düsturunu, Marksistler anti-Emperyalist Batı karşıtlığını, Kürtler İttihatçı-Kemalist ektik nasyonalizmi ön plana çıkarmaktaydılar. Bu toksik siyasi atmosfer, tam teşekküllü bir insan ve azınlık hakları atmosferini, ortak iyi arayışında hareket eden uzlaşmacı siyasi kültürü, hakiki bir modern topluma dönüşmeyi baltaladı. Dahası, tüm bu ideolojik mahalleler kamplaşarak, Türkiye toplumunu ve siyasetini kutuplaştırdı.

Bugün itibarıyla Batı karşıtlığı, bahsettiğim ideolojik kampların ortak noktasıdır. Bu çerçeveden bakıldığında, anti-Batı pozisyon, şu şekilde tezahür ediyor: Tüm siyasi kamplar kendilerine hak ve hukuk talep ediyor. Diğerlerini ötekileştiriyor. Ve diğerlerini Batı’nın ajanları olarak algılıyor. Buna karşın, özellikle 15 Temmuz sonrasında anti-Batı eğilim, anti-NATO, anti AB, inan hakları, çok kültürlülük ve kozmopolit toplum, anti-Küreselleşme gibi tepkisel ve irrasyonel turumlar bağlamında, yukarıdaki siyasal akımların ortak paydası haline gelmiş bulunuyor. Yani tüm Türkiye toplumu Batı’ya ve Batılı değerler olarak algılanan liberal demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, azınlık haklarına, küreselleşme ve ekonomik bütünleşmeye karşı duruyor. 15 Temmuz’un arkasında olan Batı söylemi, “FETÖ’yü” destekleyen ABD algısı, dünyayı sömürgeleştiren “alçak Batılılar” stereo-tip genelleme, Türkiye’de genel kabul görüyor. Komplo teorileri üzerinden “büyük oyunu” (!) okuduğunu iddia eden fanatikler, Türkiye’de kamuoyu algısını fazlasıyla belirleyebilen yerlerde. Bu ortamda ana muhalefet ve diğer muhalefet partileri içinde tek bir kişi de çıkıp NATO üyeliğini veya AB standartlarını savunmuyor! Onun yerine, Rusya, Çin ve İran gibi sorunlu aktörlerle, hatta haydut yönetimlerle sempati kuruluyor. En son İranlı General Soleimani operasyonu sonrası görüldüğü üzere, Erdoğan ve AKP, Perinçek, Kemalist ve Marksist Türkiye solundan isimler vs. neredeyse ağıt yakma seviyesinde bir İran yanlısı, ABD karşıtı dil kullanıyor. İran’ın Ukrayna uçağını düşürerek 179 sivilin ölümüne neden olması bile, bu tutumu gölgeleyemedi.

Aslında olan, İslamcı, Türkçü, Marksist vs. jargonları kullanarak, her yolun Roma’ya çıkması gibi, tüm Türkiye siyasi hareketlerinin Batı karşıtlığında birleşmesidir. Böylece Batı kavramı arkasında olan liberal demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, eşitlikler, kozmopolit çok kültürlü toplum modeli, pazar ekonomisi gibi değerleri reddediyorlar. Aynı Rusya, Çin ve İran’ın yaptığı gibi, faşizan devletlerini bu anti Batı diskuru arkasına saklanarak meşrulaştırıyorlar. Yaptıkları hukuksuzlukları ve korkunç yolsuzlukları bir tür “Batı’ya karşı direnen kahramanlar” ucuz anlatısıyla örtbas etmeye çalışıyorlar.

Bu bir strateji!

1 YORUM

  1. Bir diger onemli strateji birlestirmeyi degil, fitnenin (uzlasamayip catismaci olmak) yayilmasini temel strateji kabul eden yonetim amaci. Ancak bu sekilde konumlarini ve onlara avantaj saglayan uygulamalarini devam ettirebiliyorlar , Millet kaybederken onlar kazaniyor. Bu gercegi de yalanlari ile ortuyorlar

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin