Ucuz Batı karşıtlığının zararları

HABER-YORUM | YAVUZ ALTUN

Kanserle mücadelesini kamusal alana taşıyan ve bu mücadeleyi bir anlamda popülerleştiren Neslican Tay’ın ölümünün ardından Üsküdar Üniversitesi Rektörü Nevzat Tarhan şunları yazdı:

“#neslicantay kızımız çok çile çekti ama ümidini kaybetmedi, Ölümle yüzleşebilseydi #ölümbilinci ne sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgarına kapılmasaydı dinlerin #hayataanlamkatma ve #teselligücü nden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi diye düşündüm.”

Hâliyle tepki de çekti. Tarhan’ın savunması şöyle: Kendisi de eşini kanserden kaybetmiş. Bu kaybının acısını dindirmek için faydalandığı yöntemleri sıralamış.

Sonra da şu tweet’i yazdı:

“Ölüm ve hastalık sel gibidir, mücadele ederseniz kaybedersiniz ve yüzünüz gülerken içinizde fırtına vardır. Bir kayığa binip ustaca yönetirseniz size sahile çıkarır.”

Ne var canım bunda, adam hikmetli sözler söylemiş işte, diyebilirsiniz. Ama bu tartışma aslında Türkiye’de dindar muhafazakârlığın güncel arkaplanı hakkında bir takım önemli ipuçları veriyor.

Tarhan’ın tweet dizisinde izini sürebileceğimiz bir takım anahtar kelimeler var: Mindfulness ve NeuroQuantology.

Mindfulness, ya da “farkında olarak yaşama”, son yıllarda Batı’da da revaçta olan New Age akımlardan biri. Deneyime ağırlık veren, insanı (özneyi) o deneyimin ve ânın biricik hâkimi gören, hâliyle de insana, yaşantısında farkındalık, durup düşünme öğütleyen bir akım bu.

Hayatın hızla akıp gittiği, stres ve depresyonun yoğunlaştığı günümüzde, bu akımın belirli bir ihtiyaca cevap verdiği ortada. Nitekim, son yıllarda önde gelen üniversitelerin psikoloji departmanları da bu konuya ilgi gösteriyor ve fenomeni anlamak için çeşitli bilimsel testler uyguluyor.

Ancak bilim insanları, belirli bir kuşkuyla yaklaşıyor meseleye. Çünkü “vaat ettikleri” ile “gerçek etkileri” arasındaki ilişki hâlen tartışmalı. Bu yönüyle, alternatif tıp uygulamalarına benziyor. Şarlatanların elinde “mucize” diye pazarlanmaya müsait. Bir başka itiraz şu: Kapitalizmin ürettiği sorunlar karşısında insanlara sisteme itiraz etmeyi değil, sistem karşısında bir durup dinlenmeyi öğütlüyor. Yani problemleri çözme iradesine değil, problemlerle birlikte yaşamaya vurgu yapıyor. Böylece, yine kapitalizmin aktörleri tarafından “yumuşak kapitalizm” olarak yeniden pazarlandığı öne sürülüyor.

NeuroQuantology’ye gelirsek, bu bir “uluslararası bilimsel dergi”. Editörü, yine Üsküdar Üniversitesi’nden Sultan Tarlacı.

Tırnak içinde yazdım çünkü mesela Norveç Bilimsel İndeksi, bu derginin “bilimsel” olmadığını belirtmiş. İlgili Wikipedia maddesinde şöyle bir not düşülmüş: “Derginin ne editör kadrosu, ne de danışman kadrosu kuantum fiziği ya da sinirbilimi alanında bilimsel çalışmalara sahip.”

Tarlacı, son yıllarda TV kanallarında sıklıkla karşınıza çıkan “popüler bilimci” akademisyenlerden biri. Hakkını vermek lazım, “alternatif tıp” konusuna pek çoklarından makul yaklaşıyor. Bunun ancak modern tıbba tamamlayıcı olabileceğini, doktor kontrolünde uygulanması gerektiğini söylüyor.

Bakın, modern Batı ölüm karşısında aciz!

Batı’daki New Age akımların Türkiye’de özellikle muhafazakar çevrelerde alıcı bulmasının tarihsel bir gerekçesi var: Aydınlanma sonrası bilim, dini dışarıda bırakan (dini kategorik olarak reddetmekten farklı) bir anlayışa sahip. Haliyle modern bilimin “çözemediği” bu çatlaklardan kendine yol bulan, maneviyata (aslında bir çeşit muğlaklığa) müsait her türlü görüş, İngilizce okuyabilen Müslüman entelektüellerde, heyecan yaratıyor.

Eğer Amerika’da bir gökdelenin bilmem kaçıncı katında çalışan bir beyaz yakalıysanız, bu türlü akımlar modern hayatın monotonluğunda açılmış menfez işlevi görür. Ama eğer Batı-dışında yaşayan bir sade vatandaşsanız, “modern Batı’nın acizliği” retoriğinin bir dayanağıdır.

Peki, neden böyle bir retoriğe ihtiyacımız var? Çünkü kabaca 16. yüzyılda başlayan ve 19. yüzyılda mutlak bir olguya dönüşen Batı hâkimiyeti, biz Batı-dışı toplumlarda onulmaz yaralara sebebiyet verdi. Kolonizasyon ve küreselleşmeyle birlikte, Batı hemen her hanede bayrağını dalgalandırırken, reaksiyoner akımların da ortaya çıkmasına yol açtı. Bir şekilde, “Biz de fena değiliz” dememiz gerekliydi; “gerikalmışlık” sendromuyla başa çıkabilmek için, çeşitli kurgulara inanmak cazip geldi.

Bu arada Batı’da gelişen postmodern eleştiri kuramları, Batı-dışındaki entelektüeller için ekmek ve su gibi bir ihtiyaca cevap vermeye başladı. Modern Batı kötüydü, acımasızdı, hiçbir değere sahip değildi. Dünyadaki her melanet onun kabahatiydi. Eğer Avrupalılar gemilere doluşup topraklarımızı işgale gelmeselerdi, biz cennet gibi bir dünyada yaşayıp gidiyorduk.

Tam bu noktada, devreye kuantum fiziği giriyor. Postmodern eleştiri kuramlarının bir ayağı, kuantum fiziğinin modern bilimin sınırlarını zorlamaya başlamasıyla eşzamanlı düşünülebilir. Şimdilerde ciddi akademik mahfillerde vazgeçildi fakat 1990’ların sonunda uluslararası ilişkilerde bile kuantuma atıf yapan makaleler bulmak mümkündü.

Yine de bu “kuantum çılgınlığının” tortuları kaldı. Birçok yarı-entelektüel (pseudo-intellectual) onu bir çeşit 21. yüzyıl ilahiyatına dönüştürdü. Modern bilimin kesinlik ve objektiflik iddiasında bulunduğunu düşünenler için, Einstein’ın göreceliliği ve Schrödinger’in muğlaklığı, “bakın işte modern bilim bizi kandırıyor” deme vesilesine dönüştü. Oysa bilim, böyle ilerler. Bir iddia ortaya atar, sonra onu düzeltir; ve bu düzeltme işi sonsuza kadar gider. Haliyle gerçekten Batı’nın bilimine karşı çıkılmak istenseydi, onun öncülleri, deneyleri ve teorileriyle esaslı bir şekilde, yine bilimsel metotla, mücadele edilirdi.

Ahlakî problemler

Türkiye’de de kitapçılara gitseniz, kuantumla ilişkili onlarca kitap bulabilirsiniz şimdilerde. Birçoğu Batı’da bayatlamış fikirleri, yeniymiş gibi sunmaya ve buradan para kazanmaya çalışan sözde uzmanların eseri. Ama bu işin piri herhalde Alev Alatlı’dır. Kavramın vasatlaşmasına sunduğu katkılar paha biçilmez.

Yakın zamanda şunları söylemişti hatırlarsanız:

“İyi ki okumadık, eğer okumuş olsaydık kargadan başka kuş Shakespeare’den başka yazar tanımayacaktık, çünkü 550 yıldır aynı yazarı okuyan bir Anglo-Sakson toplumu var. Yahu bir adam çıkaramadınız mı başka? O trene binseydik biz de aynı şekilde olacaktık. Ama şimdi yeniden düşünebilir, çare bulabilirsiniz. Türkiye diri bir toplumdur. Türkiye’nin kıymetini bilin.”

Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi romanlarını okuyanlar için şaşırtıcı değil bu sözler. O romanlarda, kuantum fiziğinin alegorik çağrışımlarını birer hikmetmiş gibi sunmaktan, postmodern eleştiri kuramlarını Türkçe’ye kazandırmaktan ve biraz da içine İslam sosu katmaktan farklı bir şey yapmadı Alatlı. Bu tavır, zamanla “Batılı olan her şey kötüdür” fantezisine kadar varacaktı.

Alatlı muhafazakâr bir çevreden gelmiyor, fakat küresel anlamda İslamcılarla kesişen bir Batı-karşıtlığının mihmandarı. Malum, İslamcılığın kökenleri İngilizlerin Ortadoğu’yu işgaline dayanıyor ve bu sebeple oradaki kodlarda Batı her daim hasım olarak resmediliyor. Alatlı ise, Türk ulusalcılığının değirmeninde öğütülmüş bir geçmişe sahip.

“Alternatif tıp” ve psiko-ilahiyatın tamamlayıcı cüzü olarak Alatlı da okurlarına “alternatif tarih” öneriyor fakat bu, Batı’daki ve birçok yerdeki gerçek eleştirel alternatif tarihin bir karikatürü olmaktan öteye gitmiyor. Hastalandığımızda doktora gidiyoruz, çünkü tıp sistemine bir şekilde güveniyoruz. Tarihi de, tarihçilerden okumakta fayda var. Arada beceriksiz doktorlar gibi beceriksiz tarihçiler çıkabilir fakat kendinden menkul tarihçilerin açtığı derin yaraları kapatmak çok daha zor.

Buradaki temel sorun, Batı eleştirilerinin ucuzluğu; bir Avrupa takımını bir maçta yendiğimizde üzerimize yapışan o, “Biz de boş değiliz,” hissiyatını körükleyen vasatlığı. Asla gerçek sorunlarımıza referans vermeyen, Batı hâkimiyetinin gerçek sebepleriyle ilgilenmeyen, “kısa yoldan köşeyi dönme” müjdesini andıran popülist çıkışlar. İnsanları yalnızca bulunduğu yerde bocalatmaktan öteye gitmeyen bir takım fanteziler.

Alatlı ve benzerlerinin külliyatı, Batı tarihini eleştirirken onun tanrılara, krallara ve babaya (yani muktedirlere) isyan şeklinde geliştiğini, fakat “bizim kültürümüzde” güç sahiplerinin hiçbir zaman Batı’daki kadar “zalim” olmadığını anlatır. Çatışmacılığı yerer, “aman efendim ne gerek var ki şimdi itiraz etmeye” der. İnsanın insana ettiği zulmü, “hayatın gerçekleri bunlar, sabredin” şeklinde tahfif eder. Nevzat Tarhan’ın “kanseri düşman olarak görmeme” nasihati de buraya dayanıyor. Bunun arkaplanında doğayı düşmanlaştırmama, doğayla iktidar ilişkisi kurmama, insanı daha mütevazı bir konumda tutma gibi felsefî çağrışımları da olan sözler var.

Ancak buradaki ahlakî problem güncel ajandalarla kesiştiğinde ortaya çıkıyor. Alatlı, Tarhan ve benzerlerinin sesi, “Batı heyulası” karşısında sözde Batı-karşıtı iktidara asla itiraz etmemeyi salık veren bir entelektüel polisliğe dönüşmüş durumda. Seküler hayatı aşağılayarak, kerih görerek kendine alan açan, kendi ahlakını da bu “öteki düşmanlığı” üzerinden kurgulayan bir anlayışla flört hâlinde. Bunun devamında, insan ürünü felaketlerin “kader” (önlenemez, önlenmesi teklif dâhi edilemez!) olduğu ve buna karşı “sabır” (asla itiraz değil!) gösterilmesi gerektiği yönünde tavsiyeler geliyor.

Dünyanın geri kalanındaki popülist iktidarların yanı başında duran entelektüel cephanelikleri dolaşırsanız, Türkiye’deki bu durumun bize özgü olmadığını da görebilirsiniz. Batı, bu popülist sendromları, kendine dersler de çıkararak aşabilir bir gün, fakat bizim gibi toplumlara etkisi, gerçekliğin yitimi olur.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin