Metafizik yorgunluğu [Süreç konuşmaları-7]

YORUM | VEYSEL AYHAN

“Ve senin ruh madenin işlenmemiş bir altın madeni. Henüz 24 ayar değil. Taşa toprağa karışmış halde. İşte senin bu altın hayalin dua yerine geçiyor ve kader önüne altını topraktan ayrıştıracak kimyasal işlemler çıkıyor. İşlemlerin sonunda Cennet  mücevherhanesine layık bir altın külçesi oluyorsun. Hatta ruhen işlenmiş bir takı koleksiyonu oluyorsun..

Kur’an’da bu yola çıkanların başına nelerin geleceği gayet açık yazıyor. Ama Kur’an’ı kendimize inmiş gibi okumuyoruz. Yüzyıllar önce nazil olmuş ve o günün insanlarına hitap ediyor diye düşünüyüruz. Oysa Kur’an tüm zamanları paranteze alır. ‘Kötü’ sürprizlerle şok yaşamamız biraz bundan.

– Keşke baştan haberimiz olsaydı! Ben belki bu kadar ağır imtihanı kabul etmezdim.

– Sana sübjektif bir şey diyeyim. Benim veya senin yaşadığımız mağduriyetleri dünyaya gelmeden, ruhlar aleminde kabul etmediğimiz ne malum?

– Nasıl yani?”

(Diyaloglar; yanlışlanmaya açık sübjektif değerlendirmelerden oluşmaktadır.)

– Allah dünyayı ve içindekileri yaratmadan önce tüm ruhları yaratıyor. Kur’an’da var. “Hani Rabbin, Adem oğullarının sulbünden zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) onlar: ‘Evet (Rabbimizsin), şahid olduk’ demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir.” (A’raf 172) Bu ayetin “Biz bundan habersizdik, dememeniz içindir.” kısmı bence çok önemli. Cenab-ı Hak, bize habersiz sorumluluk yüklemiyor. Daha önce haber verdiğini bildiriyor. Ben bu ayetten ruhlar aleminde bir ‘pazar’ kurulduğunu ve orada insanların çile ve mihnetlerini, fiziki ve ruhi donanımlarını bizzat tercih ve kabul ettiklerini çıkarıyorum. Böylece insanların İmtihan salonuna girmeden çözebileceklerini düşündüklerini ‘soru’ları kendilerinin seçtiğini düşünüyorum. Geçen sosyal medyada şöyle bir test gördüm. İnsanlara soruyorlar. Şu 8 şeyden hangi ikisini seçerdiniz diye. Sırasıyla sağlık, 4 dil bilmek, süper zeki olmak, sınırsız paraya sahip olmak, maşukunu bulmak, insanları iyileştirebilmek, geçmiş hatalarını düzeltebilmek, istediği vücuda, güzelliğe sahip olabilmek diye. Katılanların tercih çeşitliliğini görünce bunu düşündüm. İnsan ilginç, akılalmaz bazen akla ziyan tercihler yapabiliyor. Bu varsayım tabii ki ilmi değil. Yanlış olabilir. Ahirete gitmeden doğrulayamam. Ama bunu teyid ettiğini düşündüğüm bir vakayı Taberi’nin tercümesinde okudum.

– Nasıl bir olay?

– Azrail(as) Hz. Adem’in ruhunu kabzetmeye geldiğinde, ona der ki ‘benim daha 40 yıl ömrüm kalmadı mı?’ Azrail (as) cevaben ama sen ömrünün 40 yılını  Bezm-i Elest’te Hz. Davut’a vermiştin. Hz. Adem, bunu hatırlamaz, reddeder. (Taberî, Camiu‘l- Beyân)

Başka olaylar da var. Hz. Adem, Cennet’ten uzaklaştırıldığında dönüp içinden geçtiği kapıya bakması; üzerinde ‘Lâilâhe illallah Muhammedun rasûlullah’ yazdığını görmesi ve Efendimiz’i (sav) vesile yaparak bağışlama istemesi var. Hayal ettiğim bu “Pazar”da sadece “alış” yok, “veriş” de var. Bir tür icap-kabul. Ayrıca bir şeyden fazla aldığınızda bir başka şeyi eksik almak zorunda kılıyorsunuz. Bu arada genel olarak işin “veriş” kısmı “Allah, kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemez.” (Bakara, 286) ayetinin garantisi altında. Sonsuz Nur’dan bir bahis okuyayım: “Vicdanımda ağır basan görüş şudur ki; mevhibe-i ilahiye, Cenab-ı Hakk’ın onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avanstır. Zira Cenab-ı Hak onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelisi ile biliyor… Efendimiz (sav) istikbalde üzerine alacağı misyona liyakatını göstermiş, Allah da ilm-i ezelisi ile bunu bildiğinden dolayı ona baştan o misyonu yerine getirecek donanımı lütfetmiştir.”

Sonuç olarak biz yaratılmadan ruhlar aleminde yaşadığımız, şahit olduğumuz pek çok şey var. Hayal edip anlamaya çalışabiliriz ama gerçeğini diğer tarafa gidince anlayacağız.

“BİZ BUNDAN HABERSİZDİK, DEMEMEMİZ İÇİN…” 

Pek çok şeyi bizzat seçip tercih etmiş olabiliriz. Yine bir örnek vereyim. Rüyalarımızın gerçekliği, gerçek hayata nispetle hayal gibidir. Fizik kuralları değişir, zaman boyutu kalkar.  Şu nihai gerçeklik sandığımız dünya hayatı ise ahiret alemine kıyasla rüya gibidir. “İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar.” sözünü -hadis olduğu da söylenir.- böyle anlıyorum. Biz ölünce şu üç boyutlu alemden ayrılıp çok daha fazla boyutlu bir alem gideceğiz. Kuantum fiziği ilginç şeyler söylüyor. Sicim teorisi içinde yaşadığımız 3 boyutun ötesinde 7 boyut daha var diyor. Muhtemelen ahirete gidip oradan dünyaya bakınca şimdi rüyalara baktığımız gibi bakacağız. Ne kadar da zayıf ve alt bir boyutmuş, diyeceğiz.

– Daha önce duymadığım ilginç bir çıkarımlar. Peki kendimiz seçtiysek sorulara dayanamayıp intihar edenler, erken ölümler?

– Bazen pazardan yanlış bir şey (boyunu aşkın imtihan sorusu) alırsın, eve geldiğinde pişman olursun ama elden bir şey gelmez. Sigorta atar. Veya bazen büyük bir soru seçmiş olursunuz ve o soru dünyada sizi yutacak hale gelince Allah merhamet eder sizi o sorudan önce alır. Ahirete en zirve noktanızda iken, inişe geçmeden gidersiniz. Bediüzzaman Hazretleri kaderin akli değil vicdani bir mesele olduğunu söyler. Sorularının çözdükçe zorlaşabilir. Kader geçmiş ve geleciği iç içe değerlendirir. Bu kabil şeyler denebilir. Allah’ın ahlakını ve adaletini nefsimden anlamaya çalışınca böyle düşünceler makul geldi. O nedenle dünyada “Yok ben bunu istemedim, nerden geldi bunlar benim başıma falan diye…” fazla mızmızlanmamak lazım. Saydığım şeyler farklı boyutta cereyan ettiği için hatırlamıyor olabiliriz. Ötede mahcup olabiliriz. “Bunlar senin tercihindi…” diye bir hitapla karşılaşabiliriz.

– Tuhaf geldi, zihnimde demlendirip test edeyim.

BİR DAMLA GÖZYAŞININ BEDELİ

– Yanlış olabilir. Mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilir. Sen para verip evine aldığın elektirik süpürgesi “Hayır ben toz-topraktan hoşlanmıyorum” diyemez. Çay bardağın “Hayır ben sıcak şeyleri sevmem” demez. İnsan kendi ürettiği şeyde sahiplik davası güdebilir. Bizi biz yaratmadık. Tamamen Allah’a ait bir vücudun dümenine oturmuş ‘kendim’ sandığım bir ruhla mal sahipliğine kalkıyorum. Belediyeye ait bir otobüse soför olmuş, insanları taşıyorum ama bir süre sonra bu otobüs benim, belediye falan yok deyip kendime bilet tahsilatına kalkıyorum. Komik oluyorum.

Şu da var. Bizim zâlim bir yaratıcımız da olabilirdi. Öyle olsaydı buna itiraz mı edebilecektik? ‘Ben zâlim bir yaratıcı istemiyorum’ dediğimde onun mülkünden dışarı çıkabilecek miydim? Bu itirazım onun yaratıcılığını iptal mı edecekti? Bir firavunun veya bir diktatörün gerçekten bir tanrı olduğunu hayal et! Ne korkunç bir düşünce! Allah’a şükürler olsun. Ne kadar sevinsek az. Bizim Kur’anda 114 yerde Rahman ve Rahim olduğunu duyuran bir Rabbimiz var. Anne ve babamızdan daha merhametli bir Yaratanımız var. Nefsimize, ailemize ve çevremize şefkatimiz ve merhametimiz nispetinde bundan faydalanacağız. Allah’a saygımız nispetinde “el üstünde” tutulacağız. O’nun gücü her şeye yetiyor. Ve O Yaratan’ımız atom çekirdeklerinden galaksilere kadar kurduğu sistemle milyonlarca yıldızı tesbih taneleri gibi çeviriyor. Dünya üstünde milyarlarca canlının hayatını idame ettiriyor. Havsalamızın alamayacağı bu “Güç” ve “kudret”in adaletle hükmetmede (haşa) zaafı olabilir mi? Güneşi kaynayan mağmalardan bir ışıldak olarak bize hizmet ettiren “Güç” zalimleri sinek gibi ezmekten aciz olabilir mi? Ama dünya adalet değil, imtihan yeri. Günü geldiğinde bir bebeğin bir damla göz yaşının zalimlere neye mal olduğunu ve mazlumlara neler kazandırdığını gördüğümüzde adaleti ve mükafatı karşısında şükür secdesi edeceğiz.

– İnşaAllah. Fakat dünyada iken sabretmek zor.

– Ama sen de fark etmişsindir. Bizde bir metafizik yorgunluğu oluştu. Bazı arkadaşlarla konuşurken Kur’an, sünnet, sahabi gibi sözcüklerine karşı hafif bir burun kıvırma görüyorum. Buna ne dersin?

– İtiraf edeyim bende de var.

– İşte bu ahirzaman için hadislerde bahsedilen “Süfyan fitnesinin” bize ulaşan esintisi. Süfyan ve tabileri kendilerini “din”le özdeşleştirince herkeste dine karşı bir soğukluk oluşuyor. Sonucunda dini konuları “metafizik ve mistik” diye hafife almalar başlıyor. Bu fitneye mağlup olmamak lazım.  Kış mevsimi geliyor. Ne yapıyoruz? Kalın giyiniyoruz, şemsiye kullanıyoruz, aşı oluyoruz. “C” vitaminli gıdalar alıyoruz. Bu fitne zamanında yıkılmamak istiyorsak evrad-ı ezkarı, cevşeni (palto-zırh), gece ve duayı terk etmemeliyiz. Namazlara ve vakitlerine fevkalade hassas olmalıyız. Tesbihatı ihmal etmemeliyiz. İşin bir kanadı bu. Diğer kanadı ise mutlaka bir işin ucundan tutmak. Hiç olmazsa bir iki mağdurun imdadına koşmak.

ÖNCE NAMAZ GİDER

– İki kanat da sallantıdaysa?

– Öyleler de var. Bu dediklerimi terkedenlerden namazlarını bırakanlar oldu.

– Ben de rastladım.

– “Namaz dinin direğidir” sıradan bir hadis değil. Namaz gidince “binanın” direği, kolonu gidiyor. “Çadır” çöküyor. Altında kalanlar bir süre karanlıkta debeleniyor. Hayat belirtileri gösteriyor ama bu, uzun sürmüyor. Namazını bırakıp da ahiret endişesini yitirmeyen kimse bilmiyorum. Sonra arkadan dinin esaslarına ve kaynaklarına burun kıvırma, seküler dünyaya imrenme başlıyor.

– Tabi siz bunları deyince şöyle bir eleştiriyi hatırladım. “Niye sadece namaza ve evrad-ı ezkar’a vurgu var da yalanlara, kul haklarına, dürüstlüğe, dalaveresiz yaşamaya vurgu yok.” “Bu tavır, içerikteki boşluğu perdeleme amacı mı taşıyor?” diye. Bu na ne diyeceksin?

(Devamı var.)

Tek yazıydı uzadı da uzadı! Soru geldikçe metin katlandı. 

Haddimi aşmayan istifham ve itirazlar için email : [email protected] 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin