Türkiye’nin yeni güvenlik ve dış politika kimliği geçici mi?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’nin dış ve güvenlik politikalarında yalpaladığını gözlemliyoruz. Özellikle Ortadoğu’daki Arap Baharı süreciyle birlikte, Ankara daha fazla risk alan ve kazanç marjı yüksek bir siyasi tutum içine girdi. Dahası, yerleşik dış politika yaklaşımlarını tam da bu tutum nedeniyle gittikçe göreceli hale getirdi. Sonunda kurumsallaşmış güvenlik ve dış politikası ciddi zarar gördü. Kanımca bugünkü Türkiye, 2010’lara kadar varlığını sürdüren Türkiye’den çok daha sorunlu, risklerle dolu bir konumdadır.

Dış politikada yönelim değişiklikleri ya dış dinamiklerle, ya da iç dinamiklerle gerçekleşir. Dış dinamiklerin tetiklediği yönelim değişikliklerine örnek olarak, 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından uluslararası sistemde ve bölgede meydana gelen temelden değişiklikler sonucu meydana gelen yeni yönelimleri verebiliriz. Türkiye’nin Avrupa entegrasyon projesinden 1997 Lüksemburg Zirvesi itibarıyla dışlanmış olması ve tam üyelik opsiyonunun ortadan kalkmış görünmesi, Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını elde etmeleri, Balkanlar’da ve Karadeniz bölgesinde meydana gelen değişim, Türkiye karar alıcılarının yeni bölgesel politikalar geliştirme arzularına dayanak teşkil etti. Bir nevi onları kamçıladı ve teşvik etti. Bu dış politikada yeni yönelimlere neden oldu. Türkiye, yukarıda saydığım devletler ve bölgelerle ilişkilerinde yeni bir bölgesel pro-aktif politika geliştirdi. Mesela Sovyet ardılı Türkî Cumhuriyetlerle gerçekleştirilen zirveler ve ekonomik, siyasi ve kültürel işbirliğinin geliştirilmesi, hatta entegrasyon hedefinin dillendirilmesi, yeni bir dış politika yönelimiydi. Bu yönelimin tetikleyicisi, bahsettiğim gibi Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve bunun beraberinde getirdiği dış çıktılardı.

1991 sonrası meydana gelen dış politika yöneliminde geniş bir toplumsal mutabakat vardır. Sağ ve sol partilerin tümü, bu yeni dış politikanın gerekliliğine ikna olmuşlardı. Avrupa entegrasyonu şansı azalan Ankara’nın buradaki kaybı bu geniş ve pro-aktif yeni dış politikayla dengeleyebileceği konuşulmaktaydı. Balkanlar, Karadeniz Havzası ve Orta Asya, Türkiye dış politikası ve ihracat yönelimli yeni neo-liberal politikalarla bağlantılıydı. İnşaat ve tekstil sektörleri başta, ekonomik dinamikler bu yeni yönelimden yararlandılar. Fosil enerji kaynaklarını çeşitlendirme ve transit güzergah olarak stratejik katma değer elde etme bağlamında, Azerbaycan petrollerinin ve İran-Türkmenistan doğalgazının Anadolu yarımadası üzerinden Avrupa ve dünya pazarına aktarılması gibi fikirler, dış politika yöneliminde karşılık buldu. Türkiye’nin kendisine yeni bir ekonomik Pazar yaratması, Avrupa ve Batı nezdinde var olan jeostratejik değerini arttırdı. Hatta bu politika sayesinde Türkiye’nin AB ile ilişkileri de dolaylı bakımdan ilerleme gösterdi.

Bu dış politika yönelimi, aynı zamanda küresel ve bölgesel yeni koşullara uyum çabası olarak da görülebilir. Ankara, gelişim süreçleri kendi kontrolünde olmayan dış gelişmelere dış politika manevralarıyla karşılık vermiş, metafor kullanacak olursak, yol koşullarına uygun bir sürüş stratejisi geliştirmiştir.  Sonuç olarak bu yol bazı mayınlı alanlarla kaplıydı. Rusya ile Kafkasya ve Orta Asya’da girişilen rekabet, yolun sonunda Ankara’nın Rusya’nın bu bölgelerdeki dominant konumunu kabul etmesiyle sonuçlandı. Yine de Türkiye Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi bir stratejik projeyi gerçekleştirmeyi bildi. Fakat bu arada Rusya ile Mavi Akım gibi enerji ortaklıklarına girerek balans ayarı yaptı ve Moskova’yı kışkırtmamaya özen gösterdi. Önemli bir başarıdır bu.

Bugün de Türk güvenlik ve dış politikasında ciddi bir yeni yönelim ve bunun sancıları söz konusudur. Ancak bu kez bu değişime neden olan dış dinamikler değil, bilakis iç dinamiklerdir. Her şeyden önce Ankara Arap Baharı sürecinde İslamcı-Sünni cihatçı grupları destekleyerek, özellikle Suriye’de oyuna mezhepsel perspektiften yaklaştı. Hâlbuki Esad yönetimiyle cumhuriyetin kuruluşundan beri en yapıcı Ankara-Şam ilişkileri sağlanmıştı. Türkiye-Suriye arasında vizeler kaldırılmış, Suriye su sorunu ve Hatay tutumunu yumuşatmış, ikili ticaret katlanmış, hatta ortak kabine toplantıları yapılmaya başlanmıştı. Suriye iç savaşında Ankara Esad’ın gitmesine ve yerine Sünni İslamcı kardeşlerinden birinin getirilmesinde direttiği için Suriye istikrarsızlaştırıldı. Aslında Kuzey sınırlarını güvenceye alabilmiş olsaydı, Suriye yönetimi saha hâkimiyetini kaybetmez, böylece Suriye’den gelen korkunç sığınmacı göçü engellenebilirdi. Suriye’ye demokrasi götürmek hedefinde Ankara’nın samimi olmadığı bugün çok bellidir. Çünkü desteklediği hiçbir bölgesel milis yapısı demokrasi ve insan haklarını desteklememektedir. Bilakis, cihatçı fanatikler kontrolü ele geçirdikleri bölgelerde gayrı Müslimleri ve kendileri gibi olmayan Müslümanları katlettiler. Türkiye bu duruma sessiz kaldı. Ezidilerin ve Kürtleri uğradığı katliamlarda Ankara’nın cihatçılara verdiği inanılmaz desteğin payı olmadığını kim söyleyebilir? Bunun dışında, Ankara Suriye’de önce ABD ile işbirliği yaptı, sonra ABD’nin Kürtlerle IŞİD’e karşı işbirliğine girmesiyle beraber Kürtlere ve ABD’ye karşı tutum içine girdi. Bu Ankara’yı Rusya ile işbirliğine mahkûm etti. Ama Rusya da ABD gibi Türkiye’nin cihatçı İslamcı dostlarıyla mücadele halindeydi. Suriye’de artan Kürt otonomisinin ABD himayesinde devletleşeceğini gören Ankara, bu kez Ruslara şirin görünmek için giderek cihatçılardan desteği çekti ve Rusya’yı ABD’ye karşı denge unsuru olarak kullanamaya kalktı.

15 Temmuz girişiminde Rusya Ankara’daydı. Girişimin ardından Türkiye’de TSK’daki NATO-Batı yöneliminin gerekliliğine inanan üst düzey personel tasfiye edildi. Üstünlük, Ergenekoncu Avrasyacı Rusya yanlısı hizbe geçti. Rusya ile savunma sanayinde işbirliği arttı. NATO ile ABD, bu durumdan rahatsız oldu. Özellikle Rus S-400 akıllı füze bataryalarının alınması latent çatışmayı akut ve belirgin bir çatışmaya taşıdı. Türkiye tüm telkin ve uyarılara rağmen Rus bataryalarını topraklarına konuşlandırdı. 15 Temmuz sonrası anti-ABD diskuru olmasaydı, bu politikaların gerçekleşmesi kolay olmazdı. Ancak darbe girişiminden sorumlu tutulan Gülen Cemaati’nin ABD tarafından kontrol edildiği ve Türkiye’de ABD’nin bir tür vekâlet savaşı yürüttüğü algısı, Erdoğan rejimi tarafından Yenikapı Ruhu çerçevesinde topluma endoktrine edildi. Muhalefet de bu söylemi benimsedi. Halen muhalefetin bunu neden yaptığı tam olarak açıklık kazanmamış durumda. Bu durum orta vadede netleşecek ve biz Türkiye’deki iç dinamikleri daha iyi tahlil edebileceğiz. Şimdilik bu mümkün değil.

İç siyasi gelişmeler böylece Türkiye’deki mevcut güvenlik ve dış politika kimliklerine etki etti ve onları başkalaştırdı. Bu yeni güvenlik ve dış politika diskuru, iç politikadaki güvenlikleştirilmeye tekabül etmesi bakımından düşündürücüdür. İçerideki “FETÖ” söylemine paralel, dışarıda ABD ve Batı karşıtı söylem hâkim hale geldi. Siyasi kültür, normlar, kimliklere ilişkin saha, bu diskurun etkisiyle dönüştü ve eski kimlikler (mesela NATO üyesi Batılı Türkiye kimliği) geçerliliğini, daha da önemlisi meşruiyet zeminini yitirdi. Yeni bir stratejik kültür, devlet birimlerine zerk edildi. Bu aşı tuttu. Devletteki 15 Temmuz sonrası gerçekleşen zelzelemsi tasfiye, bu işi kolaylaştırdı. Böylece eski stratejik kültürün fikirsel temelleri yok oldu. Yerine yeni rejimin iç ve dış diskurları hâkim hale geldi. Kimlik ve normların devlette evrildiği yeni formasyon, Türkiye’nin doksan yıllık güvenlik ve dış politika kimliği oluşumunu maalesef sıfırladı. Bu sistemin güvenlik mekanizmaları etkisini kaybetti. Mesela NATO üyeliğinin sağladığı garanti görecelileşti. Hatta ortadan fiilen kalkmış oldu. Türkiye F-35 savaş uçağı konsorsiyumundaki üretici konumu kaybetti. Hatta müşteri bile olamayacak duruma geriledi. ABD yaptırımlarına maruz kalma tehlikesi belirdi. Zaten kırılganlaşan ekonomisi daha da etkiye açık hale gelmiş oldu. Bunun yanı sıra AB ile mevcut süreçte Türkiye sadece geçici değil, kalıcı olarak da AB’deki geleceğini bitirdi. Bir alt kümeye, AB’nin dış politika partnerleri ligine düştü. Gürcistan-Ukrayna’dan daha önemsiz bir konumda, 1960’lardan beri sürdürdüğü modernizasyon de demokratikleşme sıfırlandı. İnsan hakları ve özgürlükler karnesinde en alt sıralara geriledi.

İşin acı tarafı, bu teni güvenlik ve dış politika kimliği toplumda geniş bir karşılık buldu. CHP gibi, merkez bir partinin rasyonel ve kurumsal dış politikaya sahip çıkması beklenirken, 15 Temmuz sonrasında CHP’de meydana gelen ulusalcı-başat yönelim, Türkiye’yi freni olmayan bir otobüse dönüştürdü.

Suriye’de edilgen bir konuma gerileyen Ankara, bugün risk aldığı Suriye’de hiçbir retorik hedefini gerçekleştirememiş durumda. Dahası, Suriye iç savaşında cihatçıları desteklemesine kadarki yapıcı Suriye politikasında elde ettiği tüm kazanımların çok ama çok gerisine düştü. Rusya Suriye’ye yerleşti ve Türkiye’yi fiilen kuzeyden Karadeniz üzerinden, güneyden Suriye üzerinden kuşattı. Ankara’yı NATO ve ABD’den uzaklaştırarak yalnızlaştırdı. Basiretsiz enerji politikalarıyla zaten kendisine bağımlı hale gelmiş olan Türkiye’yi, askeri teknoloji bakımından da kendine bağımlı hale getirdi. Dahası, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki işbirliklerini de bitirdi. Finansal olarak kırılgan olan Ankara’nın bir kriz durumunda Moskova-İran-Çin hattına daha da kaymak durunda kalması, önümüzdeki dönemde gözüken önemli riskler arasında.

Tüm bu olumsuz gelişmelerin meydana gelmesinde dış faktörler değil, iç faktörler rol oynadı. Ankara yanlış tercihlerle bu noktaya geldi. Bu rejim olduğu müddetçe, zararın mevcut seviyesinden dönmek mümkün görünmüyor. Dahası, bu geçici bir dönem değil. Devletin kimliğine sirayet eden, içselleştirilmiş bir yapı söz konusu. Bu yapıyı bugün eleştiren kimse var mı? Yani kalıcılaşan bir yeni kimlikten söz ediyorum. Erdoğan gitse de, devletin hücresel seviyesinde, genetiğini mutasyona uğratmış olan bir kimliksel dönüşümden bahsediyorum. Bu olay “hükümet” veya “lider” değişimiyle düzelebilecek kadar basit bir şey değildir. Bunu görmek ciddi acı verse de söylemek gerekiyor: Türkiye’nin varlığı tehlike altındadır.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin