Türkiye dünyadan koptu mu?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye karanlık bir dönemden geçiyor. Bu yazıda, Türkiye’de yaşananları küreselleşme bağlamında incelemek istiyorum. Genel tanıma göre küreselleşme ekonomik, kültürel ve politik alanları kapsayan, dünyanın küçüldüğü, ülkelerin karşılıklı bağımlılıklarının arttığı, insan hareketlerinin, mobilitenin ivme kazandığı bir sürece işaret ediyor. Hammadde aşamasından üretime, pazarlamadan dünya pazarlarının birbiriyle bütünleşmesine kadar, birçok ekonomik süreç, küreselleşti. Ekonominin dışında, kültürel bir küreselleşme de yaşanıyor. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla beraber dünyanın dört bir köşesinde yaşayan insanlar birbirleriyle çok yüksek hızlarda iletişim kurma olanağını elde ettiler. Bu durum hepimizin yaşamını derinden etkiledi. Bundan yüz yıl kadar önce mektup ve telgraf, sınırlı oranda telefon gibi iletişim araçlarıyla iletişim kuran insanlar, bugün akıllı cep telefonlarındaki basit uygulamalarla hem inanılmaz hızda, hem de görüntülü, sesli ve yazılı olarak birbirleriyle iletişim kurabiliyorlar.

Bu durum küreselleşmenin hız kazanmasına ve derinleşmesine neden oluyor. Aynı zamanda ekonomik süreç ağının gözeneklerini de hem ufaltıyor – yani daha mikro alanlara sirayet ediyor – hem de ekonomik küreselleşmenin etki gücünü de arttırıyor. Kültürel olarak, özellikle internet ve yüksek teknolojilerin dili olan İngilizce küresel bir dil halini aldı. Bu süreç daha da hızlanacak. Bugün bu süreçten etkilenen sadece Batı dışı toplumlar değil. Fransızlar veya Almanlar, bu dil-küreselleşmesini örneğin Türklerden daha az mı tehdit edici olarak algılıyor sanıyorsunuz?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️

Fakat küreselleşme bir “süreç”. Yani uzaktan kontrol edilen ve bir düğmeye bastığınızda her şeyi eski haline çevirebileceğiniz bir şey değil. Daha da önemlisi, bir ideoloji değil, bir sosyal gerçeklik. Sosyal fenomenler – görüngüler – insanlar tarafından neden olunan şeyler olsa da, insanlar tarafından kontrolü tümüyle mümkün olan şeyler değildir. Mesela küreselleşmeyle nüfus artışı arasında korelasyon – birbirini etkileme ilişkisi – var. Nüfus artışını uzun süreçte kontrol etmek teoride mümkün olsa da, süre olarak nüfus artış hızının düşürülmesi, ancak on yıllar sürecek küresel politikalarla olanaklı olabilir. Küreselleşme üzerindeki etkisi daha da uzun zaman alacaktır. Bu durumda kontrol tamamen bizde diyebilir miyiz? Sosyal görüngüler böyledir. Ortaya çıkışı insanların toplum halinde yaşamasına bağlıdır. Yani nedenleri insandır. Fakat onları değiştirmek çok daha zor bir şeydir.

Küreselleşmenin geriye çevrilmesi imkansız. Fakat daha kontrol edilebilir, daha “pozitif” bir küreselleşme arayışında çok da umutsuz olmamak gerekiyor. Bugün insanlığın bir arada çalışmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaçları var. Küresel sorunlar olan ilkim ve çevre sorunları, uluslararası terörizm, salgın hastalıklar, yasadışı göç, kuzey-güney hattı boyunca görülen yoksulluk sarmalı gibi küresel sorunlar, politik alanı da küreselleşmenin etkisine ister istemez sokuyor. 1648 Westfalya Antlaşmasından sonra ortaya çıkan teritoryal devlet, 1789 Fransız Devrimi’nden sonra teritoryal ulus devlete evrildi. Bu çok uluslu ve kozmopolitan imparatorlukların sonunu getiren süreci başlattı. Avusturya-Macaristan, Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu gibi birden çok süjesi olan imparatorluklar ulus devletlere parçalandılar. Bu süreç de erken dönem küreselleşmenin bir parçası olarak yorumlanabilir. Bugün bu ulus devlet konsepti, küreselleşen dünyanın küresel yönetişimi önünde el ciddi engel. Fakat bir dünya devleti kurulamayacağına göre, bugün eldeki gerçek olan ulus devletlerle yukarıda saydığım küresel meydan okumalara ve sorunlara çözümler üretebilmek zorundayız. Küresel ısınmayı engellemek için, örneğin, tüm devletlerin birlikte, ortak amaçlar için ve ortak bir stratejiyle hareket etmesi gerekiyor. Bu durumda, yerel sorunları bırakıp, ulusal çıkarların daha ilerisinde, daha birleştirici, “insanlığı ön plana çıkartan” yaklaşımların benimsenmesi dışında bir seçme şansımız yok. Bu, ancak küresel yönetişimin daha efektif hale getirilmesiyle başarılabilir. Bu argümanların tümü, küreselleşmenin ancak ortak politik bir kültürle, beraber hareket edilerek, küresel bir ağ ve karar hiyerarşisi içinde kontrol edileceğine işaret ediyor.

Gelelim Türkiye’ye..

Bugün Türkiye’de inanılmaz bir içe kapanma var! Ve dahası, küresel olarak önemi gittikçe artan ortak politik kültürden tam bir kopuş yaşanıyor. Bu politik kültürün en başta gelen özelliklerinden biri insan ve azınlık haklarıysa, diğeri demokratikleşme ve şeffaflaşmadır. Diğer değerler arasında cinsiyetler arası eşitliğin artması, yasalar önünde hesap verebilen iktidar anlayışı, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü gibi kriterler sayılabilir. Dünya bugün bu ve buna benzer küresel standartları destekleyen ve bunların karşısında yer alan, ayak direten ülkeler arasında kabaca iki kampa ayrılmış durumda. Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore, Ortadoğu’daki devletler, Venezüella gibi bazı Latin Amerika devletleri, Afrika kıtasındaki devletlerin önemli bir bölümü vs. bu küresel standartları sadece uygulamamakla kalmıyor, vatandaşlarına bu standartların “Batılı standartlar” olduğuna dair propaganda yapıyor. Batı’nın “kültür emperyalizmi” yaptığına dair iddiaları, Batı’nın reel emperyalizm tarihiyle bileşince, gayet ikna edici bir şüpheciliği anlamamak olanaklı mı? Fakat bu, bahsettiğim ülkelerin haklı olduğunu mu gösterir? Bu standartların alternatifi var mı? Çin, Müslüman Uygurları toplama kamplarında endoktrine ederken, ya da Rusya’da muhalifler acımasızca bastırılırken, bazı Müslüman ülkelerde insanlar vinçlere asılırken ya da kafaları, uzuvları kılıçla kesilirken, o kurbanlara sorsanız, o küresel standartları istemezler mi sanırsınız! Her insan, insanca yaşamı hak eder! Yani küreselleşme ile dünyaya yayılan politik değerler ister Batı’dan isterse de Satürn’den gelsin, bu değerler eğer sizin yaşam standartlarınızı yükseltiyorsa, bu değerleri sahiplenmek insan olmanızdan gelen bir reflekstir. Bu kriterlerin sağladığı standartlar ekseninde “Müslüman değerlere göre yaşayan toplum endeksleri” falan yapmak, ancak kendi kendini tatmindir, başka bir şey değil! Nu mesele Müslüman, Rus-Ortodoks, Hindu vs. kültürlerin değerleri meselesi değil. Bu bahsettiğim değerleri uygulamak için ille de Ortodoks veya Hindu teolojisinden ya da İslami kaynaklardan referans bulmak – ya da zoraki üretmek diyelim daha doğru olur! – zorunda değiliz. Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışarak bir şey elde edemeyiz. İnsan hakları insan haklarıdır, diğer standartlar da öyle! Bunlar insanlığın ortak küresel mirasıdır. Televizyonu kimin geliştirdiğinin ya da ilk uçağı kimin yaptığının, televizyon seyretmekle ya da uçakla yolculuk yapmakla bir işlevsel ilişkisi var mıdır? İlk Hindu televizyonunu keşfetmek ya da ilk İslam uçağında uçmak gibi saçma sapan bir şey olmayacağına göre, küresel politik haklar ve standartları ortak insanlık mirası addederek bunları lamı cimi olmaksızın uygulamadan uygar ve insanca bir düzen kurulamaz.

Türkiye’de bugün rejimin yapıcısı ve sahibi olan tüm güçlerin ortak noktası, bahsettiğim küreselleşmeye karşı çıkmaktır. Küreselleşmeyi aç-kapa yapılabilecek bir makine sanıyorlar! Küreselleşmenin bir ABD veya Batı ideolojisi olduğunu zannediyorlar. Bunu kollarında Swatch saatler ve ayaklarında Nike ayakkabılar varken, kullandıkları cep telefonları iphone veya Samsung’ken yapmaları onları daha da gülünç kılıyor. Batı’lı değerlerin insanların devleti sorgulamasına olanak tanımasından ödleri kopuyor. Rusya veya Çin, İran veya Suudi Arabistan bu nedenle ille de interneti kontrol edelim diyorlar. Çünkü kendi insanlarının dünyanın gelişmiş bölgelerindeki insanların yaşam standartlarını görüp bunları talep etmesinin, kendi barbar iktidarlarını bitireceğinin farkındalar! Türkiye bunlardan farklı bir ülke değil artık.

Türkiye, 17 Aralık ve 15 Temmuz milatları arasında rejimini tümüyle bu küreselleşme karşıtı ligdeki devletlere benzetti. Var olan anayasal düzenini sıfırladı. Özgürlüklerin alanını önce kademeli olarak daralttı, sonrasında bugünkü ortamı peyda etti. Bugün Vikipedi’nin bile engelli olduğu, sosyal medyanın Big Brother tarafından sürekli sansürlendiği ve kontrol edildiği bir Rusya-Çin ligi oyuncusudur Türkiye!

İslamcısı, ulusalcısı, Kürdü, sosyalisti, milliyetçisi, küresel değerler söz konusu olduğunda, farklı mazeretler ve bahanelerle bunlara karşı çıkıyorlar. İslamcılar İslami referanslarla (kategorik ve antagonistik Batı algısı ile), ulusalcılar Sevr sendromu üzerinden, Kürtler Marksist PKK’nın endoktrinizasyonu yüzünden, sosyalistler yine Marksist ekonomi politik okuyuş ve demokratik değerleri “burjuva demokrasisi” diye aşağı görerek, yeni rejim realitesi olan statükodan yana tutum alıyorlar. Ülkede net bir “özgürlük talebi” olmamasının nedenleri arasında bugün geniş toplum kesimlerinin yukarıda izah ettiğim Batı karşıtı pozisyonlarının birincil derecede önemli rol oynadığını düşünüyorum. Bu kesimler, Türkiye’nin “Batı’ya kafa tutan” bir pozisyonu olduğunu düşünüyor. Bundan gurur duyuyor. İslamcısı, ulusalcısı, Kürdü, sosyalisti, milliyetçisi bir anti-küreselleşmeci üçüncü dünyacı tutumla, bir kurban tutumu içindeler. Bu garip algı, rejimi konsolide ediyor.

Türkiye küresel değerlerle barışmazsa bu kara delikten çıkamaz. Bu haliyle dünyadan kopmuş bir ülke görünümünde. Diğer yazılarımda bu konuyu daha derinlemesine incelemek istiyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin