’’Ortancalarım açtı, Berat hala gelemedi…’’

RÖPORTAJ | ALİ MİRZA YAZAR 

’’Ortancalarım açtı, Berat hala gelemedi..
Bekliyoruz… Sabrediyoruz…’’

Berat’ın annesi Sinem Hanım’ın 22 Haziran 2019’daki bu ifadeleri yaşadıkları zor sürecin özeti. Beklenti, ızdırap, sabır… Öğretmen Sinem hanım, hikayelerinin 17 Aralık’tan sonra başladığını belirtiyor. Polis olan eşinin ihraç, yargılanma, cezaevi, gaybubet dönemlerinin ömürlerinden ömür götürdüğünü söylüyor.

3 erkek evladıyla bir başına kalakalan Sinem Hanım, evini geçindirebilmek için mücadele verirken ‘buraya kadarmış’ dediği anlarda önüne açılan lütufları anlatırken gözyaşlarına hakim olamıyor. Görev uzatma talepleri geri çevrilir, çaldığı kapılar yüzüne kapanır. ’’Gideceğim hiçbir yer artık yok. En ufak bir pırıltı yok. Maaş bitmiş. Çocukları nasıl geçindireceksiniz. Yarın önümde kapkara bir duvar. Havaalanına geldim. Mescidde beklerken nedir halimiz diye Kur’an-ı Kerimi açtım. Hadid Suresi 18-19-20-21-22-23 Ayetlerin olduğu sayfa önüme geldi. Orada Rabbim diyordu ki; ‘Başınıza gelen hiçbir musibet olmasın ki levhi mahfuzda yazılı olmasın. Elden gidenler için üzülmeyin, size verdiklerimizle şımarmayın diye böyle yaptık.’ Ellerim titremeye başladı. Allahım bunu bana söylüyorsun dedim.’’

Evine döner Sinem öğretmen. Ertesi gün çaresizce beklediği anda telefonu çalar ve karşıdaki ses görevinin uzatıldığını söyler. ‘Haberiniz yok muydu?’ diye soran görevliye ‘hayır’ der. ‘Söyleyeceğim kimse kalmamıştı ve tek bir yerden istedim herhalde O (cc) da gönderdi.’’ diye düşünür. Sözkonusu görevli tüm işlerini, imzaları halleder ve 6 ay daha öğretmenlik yapar. Ancak dertler, sıkıntılar gittikçe artar.

Eşi cezaevinden tahliye edilir ama tekrar tutuklanacağını öğrendiği için bilinmedik bir yerde gaybubet yaşamaya başlar. Babasına bir mektup kaleme alana Sinem Hanım, artık baskılara dayanamadığını anlatır. ‘Biz gitmek istiyoruz’ diye izin ister. Babası burada kalmaları durumunda kendilerine bir yardımlarının dokunacağını aksi halde merakta kalacaklarını belirterek izin vermez. Bunun üzerine bir süre daha dişini sıkar Sinem öğretmen. Fakat artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Bir mektup daha yazıp bir arkadaşına teslim eder. ’’Biz Yunanistan’a geçince babama teslim et. Herşeyi orada yazdım’’ der. ’’Çantalarımızı hazırladım. Ellerimi kaldırdım. Allah’ım iznin var ise geçip gideceğim. Yok ise babamın yanına döneceğim.’’ duasıyla yola düşer yanında 3 çocuğuyla. Sınırda 3.5 yıl sonra eşiyle buluşurlar. Meşakkatli bir günün ardından karşı kıyıya ulaşırlar. Polis memuru eşi, Sinem hanıma burada şöyle der; ’’Beni özgürleştirdiniz. Teşekkür ederim.’’ Bu ifadeler karşısında duygulanan Sinem Hanım, ’’O anda doğru karar verdiğimi bir kez daha anladım.’’ der.

Artık ev baskınları, kindar bakışlar sona erer. Aile uzun yıllar sonra birliktedir. Yunanistan’dan Avrupa ülkelerinden birine geçip, yeni bir hayata başlamak için gün saymaya başlarlar. Ancak Yunan kontrollerini aşıp uçağa binme denemeleri peşpeşe hüsranla sonuçlanır. Sinem hanım, 17. denemede büyük oğlunun, 18’de kendisi, eşi ve küçük oğlunun uçağa binmeyi başardığını söylüyor. Artık yeni yurtlarındadırlar ve iltica işlemleri sonuçlanır, yeni evlerine yerleşirler. Aradan geçen 7 aya rağmen ortanca oğulları 16 yaşındaki Berat hala Yunanistan’dadır. Berat 24. denemede Atina’dan çıkmayı başarır. Anne yüreği, Berat’ına şiirler yazar, videolar çeker:

’’Ortancalarım açtı, Berat hala gelemedi..
Bekliyoruz… Sabrediyoruz…’’


Berat: Denedik olmadı, denedik olmadı, denedik yine olmadı…

Ailedeki herkes gibi Berat da baskılara maruz kalır. Okul hayatı, arkadaşları, öğretmenleri… Ve nihayetinde Atina’da geçirdiği koskoca 7 ay… O günleri Berat, şöyle anlatıyor:

Ben Berat 16 yaşında bir lise öğrencisiyim. 6 sene önce 17-25 Aralık 2013 tarihinden sonra devlet büyüklerinin yaptıkları yolsuzluklar ortaya çıkınca babam gibi insanları işlerinden atmaya veya sürgün etmeye başladılar. Bu bizim hikayemizin başlangacıydı. Birkaç ay sonra babam açığa alındı ve sonrasında tutuklanıp Ankaradaki cezaevine götürüldü. Ben, annem ve 3 yaşındaki kardeşimle beraber ülkemizin en doğusundaki bir ilde babam olmadan kalmıştık. O zamanlar daha 11 yaşında olduğumdan olayları çok kavrayamıyordum. Sadece annemin  günler boyu ağlamasını izlemek bana acı veriyordu. Babami görmeye hapishane ziyaretlerine gidiyorduk. O ziyaretler işkenceden farksızdı. Ama sonuç olarak orada yaşamak zorundaydık. Komşulardan saklıyorduk gercek hikayeyi. O yıl çok zor geçti. Maddi manevi her açıdan bitmiştik. 8 ay hapisten sonra babamın tahliye haberi geldi ve sevinçten içimiz içimize sığmıyordu. O gün akşama kadar babamı görmek için bekledim ama o eve gelmedi. Çünkü tekrar tutuklanma için yeni dosyalar açılmıştı. Kaçak hayatı sürmeliydi.

Berat, babasız geçirdiği yıllarda okul müsamerelerinde mutsuzluğu fotoğraflara yansımıştı.

O sene 15 Temmuz denilen bana göre tamamen saçmalık olan darbe girişimi yaşandı. Neden saçma diyorum çünkü tankların önüne yatan insanlar tankları durdurmuş ve atılan taşlar darbe yapan uçakları düşürmüştü. Bu mümkün değil ki!  Neyse bu yüzden artık bizim durumumuzda olan insanlara terörist gözüyle bakılıyordu. Bundan sonra kimsenin babamın kaçak yaşadığını veya işinden atılan eski bir polis olduğunu öğrenmemeleri gerekliydi. Çünkü bunun sonucunda okulda dışlanır bazı öğretmenler tarafından baskıya uğrar ve öğrenciler tarafından darp edilebilirdim. Bunun korkusuyla o sene sanki babam yokmuş gibi davrandım babam ile ilgili sorulan sorulardan kaçtım veya çok zorda kalırsam yalan söyledim bu beni strese sokuyordu, eğer anlarlarsa olacak şeyler hiç hoş değildi. O sene hem abim için hem de benim için sınav senemizdi. Abim üniversite ben lise için sınava hazırlanıyordum. Bu sınavlar çok zor ve stresli idi. Kendimi zorlayarak, sinirden ve stresten ağlayarak, arkadaşlarımdan kaçarak, yalanlar söyleyerek ve babamı yok sayarak sınavlarımı tamamladım. Türkiye genelinde derece yaptım ve karşılığında iyi bir liseye girme hakkı kazandım. Okulum bir altın madalya ile ödullendirdi. Aynı zamanda abimde istediği bölümü tutturabilecek kadar puan almıştı.

2017-2018 senesi babamın kaçaklığı, benim lisem, abimin üniversitesi, kardeşimin kreşi ve ucu ucuna dayanan annemin geçici işi, Ankarada geçti. Yaz tatilinde  tüm aile olarak, ülkeden çıkmaya ve özgür olup birlikte yaşamaya karar verdik. Yunanistan kıyısına ulaştıktan sonra ıslak ve kumlu ayakkabılarımla yaklaşık 5 saat yürüdüğümü ve bir köy tavernasına ulaştığımızı hatırlıyorum. Giysilerimiz ıslak, ayaklarımız çamurlu, üst baş perişan, uzaktan gören insana benzetmez, yakından bakansa halimize acırdı. Öyle de oldu. Küçükköy tavernasındaki insanlardan polisi aramalarını ve parası karşılığında bizlere biraz su vermelerini rica ettiğimizde hiç tereddüt etmeden ‘bu sular bizim hediyemiz sizler de misafirimizsiniz buyrun oturun polise haber verdik birazdan gelirler’ karşılığını aldık.

‘Kendi milletimiz bizi kovaladı, Yunanlı kadın su verdi’

Tavernadaki kadın abime birkaç şişe su vermiş. Ne tuhaftı dünya kendi milletim beni terörist diye kovarken yıllarca düşman olarak tanıtılan Yunanlı bir kadın bana insanlık dersi veriyordu. Yağmur yağmıyordu ama bu asil davranış karşısında  nemlenen gözlerimden iki damla yaş toprağa düşüyordu. Hic beklemedigimiz bir misafirperverlik görmüştük.

Bir kaç dakika sonra polisler geldi bizi aldılar kontrol ettiler sonrasında kapalı kasa bir kamyonete bindirerek karakola götürdüler. Öyle yorgundum ki, yol kaç saat sürdü? Nerelerden geçtik? Hiçbir şey düşünmüyordum. Bir an önce gideceğimiz yere ulaşmak ve uyumak tek düşüncemdi. Benim için yarın demek; yeni bir dünya yeni bir hayattı artık. Sabah gözlerimi açtığımda bir sınır karakolu hücresindeydim, gün yeni aydınlanmıştı. Hücrenin duvarları bizden önce oralardan geçen, bizim gibi insanların imzalarıyla doluydu. Kimisi bir şiir kazımıştı duvara, kimisi kendinden sonra geleceklere tavsiye ve nasihat. Ancak o zaman fark edebildim ki aslında yalnız değilmişiz, meğer 100.000’lerce kişilik bir aileymisiz. Zalim kapıları kapatıp zulmünü dünyaya duyurmak istemese de işte bu duvarlar onun zulmünün capcanlı şahitleriydi. Özgürlüğe giden yol bizim için bir sınır karakolundan başlamıştı.

Sınır karakolu bir gece misafir ettikten sonra bizi toplama merkezi dedikleri daha büyük bir bölgeye naklettiler. Demir kapılar, demir parmakliklar ve ikili beton ranzalardan oluşan hücreler vardı burada. Koridorda yürürken her milletten insanların seslerini duyuyordum. Kimi Arapça konuşuyor kimi Kürtçe hiç bilmediğim ilk defa duyduğum dillerde vardı aralarında. Bizi bir hücreye koydular hiç kimse tanıdık gelmiyordu bana, önce korktum. Sonra insanlar meraktan olsa gerek kim gelmiş acaba diye kapıya yöneldiler Türkçe konuşuyorlardı. Hoş geldiniz geçmiş olsun buyurun şurası müsait bugün burada kalın sabah yeni bir yer ayarlarız dediler. Babam demir parmaklıklar ardında olsak da tekrar bir aile olduk diyordu ve bunu söylerken her ne kadar gizlemeye çalışsa da gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Hücre çok kirliydi. Tavandaki  örümcek ağları duvarın yarısına kadar sarkıyordu ama içerisi her ne kadar pis olsa da insanlar çok temizdi, sabah akşam birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Hatta çok iyi hatırlıyorum bir abi bana küçük bir kuantum fiziği dersi verip, fiziğe olan ilgimi artırmıştı. Günler bu şekilde geçerken oradan kampa, kamptan sonra dışarı çıkmıştık. Otobüse bindik ve Atinaya doğru yola koyulduk. Birkaç saatlik  yolculuğumuzun ardından Atina’ya ulastık. Birkaç gun ucuz bir otelde kaldık, sonra kiralık bir ev bulduk. Ev eşyalı, eski, nemli ve karanlıktı. Bu sebeple her yer hamam böceği kaynıyordu. Ama ne büyük sorunları aşmıştık, bu mu sıkıntı olacaktı? O gece çok heyecanlıydım. Çünkü artık başka bir ülke başka bir dil ve başka bir hayata adım atmıştım.

‘Üç gün yatağımdan çıkmadım’

Avrupa ülkelerindeki eğitim imkanlarını araştırdık. Bizim için birinci öncelik, benim ve kardeşlerimin iyi bir eğitim alması idi. Pasaportlarımız iptal edilmişti ve bir yol bulup Avrupa’ya gitmeliydik. Sahte pasaportlarla denemeler yaptık. İlk denememiz tam bir faciaydı, yakalandık, tek seferde binlerce euromuz kuş olup uçtu avuçlarımızdan. Biraz içime kapandım moralim bozuldu. 1-2 gün sadece yattım sonra tekrar denemeye karar verdik, bu böyle uzunca bir süre devam etti. Denedik olmadı, denedik olmadı, denedik yine olmadı… Bizimle gelen herkes deneme yapıyor geçiyor ama biz hep geri dönüyorduk. Beş kişilik bir aileydik ve en ucuz denememiz bize 1.200 euroya maloluyordu. Paramız bitmek üzereydi artık tümüyle morallerimiz ve psikolojimiz bozulmuştu. Babam her gün yeni yollara kafa yoruyordu. Annem dualar ediyor, abim ise denemeye gidiyordu. 6 ayın sonunda 17. denemede abim geçmeyi başarmıştı. Abimin geçtigi günün akşamı 18 denemesine giden annem babam ve kardeşim de  geçmişlerdi, ben yine yakalanmıştım. Ailem uçağa binebilmişti, seviniyordum ama ben yalnız kalıp eve geri dönmüştüm. Ailem yanımda yoktu artık… Yabancı bir ülkede ne yapacaktım tek başıma? Ben ne zaman gidecektim? Burda unutulurmuydum yoksa? Benim sıram ne zaman gelecekti? Umutsuzluk, yalnızlık ve kimsesizlik nasıl bir şey bunu kelimelere sığdırmam imkansız, yaşamayan bilemez… Kendimi çok kötü hissediyordum. Üç gün boyunca hiç yatağımdan çıkmadım. Uykum yoktu ama uyumak istiyordum.

B hafta boyunca kirasını ödediğimiz evde tek başıma kaldım. Daha sonra babamın yönlendirmesiyle, babamın eski mesai arkadaşlarının kaldığı bir eve geçtim. Bu evde kalanların hepsi benden büyüktü. 30, 40, 50 yaşlarında koca koca insanlar. Kiminin saçı kiminin sakalı ağarmıştı. Param yoktu yatacak yerim de… 2-3 ay boyunca tek kişilik bir koltukta yattım. Bu süre sonra babamın zorlamalarıyla yeniden denemeler yapmaya başladım ama yine olmadı. Her deneme sonrasında umudumu da kaybediyordum. Yunanistan’ı özgürlüğümün başladığı ve bittiği yer olarak hatırlamak istemiyordum. Bir şeyler yapmalıydım ama ne? Daha önce market alışverişine, ekmek almaya tek başına gidemeyen ben, aile birleşimine başvurdum, avukatlarla konuştum. Metroyu otobüsleri deneye deneye kullanmayı öğrendim. Pazar alışverişleri yaptım, bulaşıkları yıkadım, evi süpürdüm bazen yemek yaptım, evdekilerin giysilerini bile yıkadım. Kısacası zor da olsa kendi başına ayakta kalmayı ve yaşamayı öğrendim.

‘Babamın gönderdiği o bilet’

Aile birleşiminden de hiçbir haber gelmiyordu. Ne zaman uçmaya çalışsam beni alıyorlardı. Her seferinde ‘ailem orda bırakın ben de onların yanına gideyim’ diye yalvarıyordum ama nafile. Evin nüfusu iyice azaldı 10 kişi yaşadığımız evde 3 kişiye düştü sayı. Hepsi geldikten maksimum 2 ay sonra gitmişlerdi ama ben hala Yunanistan’daydım. Herkesin gittiği yöntemlerle gidemiyordum, aile birleşiminden yine bir haber yoktu. Moralim  bozulmuş iyice umutsuzluk kaplamıştı içimi. Bazen yanımda kalan iki abi birlikte deneme yapmak için adalara gidiyorlardı. 3-4 gün boyunca tek başına evde kalıyordum. Kendimi tamamen yalnız hissediyordum. Her gün ağlıyor, ağlıyor ve yine ağlıyordum. Sonra ailemin Dublin incelemesinin düştüğünü ardından da benim aile birleşiminin kabul olduğunu öğrendim. Avukat beni yanına çağırdı birlikte kitap kalınlığındaki soruları cevapladık. 3-4 gün boyunca avukatla beraber kaldım, sonra  babam aradı. “Oğlum bunlar belli olmadan önce sana bir bilet almıştık. İstemiyorsan kullanma ama bence denemeye değer seni çok özledik” dedi.

Ben de son kez denemeye karar verdim. Eşyalarımın küçük bir kısmını çantama koydum, fazla eşya taşımak  istemiyordum, yola çıktım. Normalde havalimanına girdiğim andan itibaren kendini çok kasarken bu defa hiçbir şey yokmuş gibi gayet sakin bir şekilde havalimanına girdim.  Ne de olsa aile birleşimi başvurum kabul olmuştu. Uçamasam da Yunanistan’da kalıcı değildim artık. Bileti okuttum, uçağın kapısına gittim ve süreyi bekledim. Bir an önce beni yakalasalar da eve gitsem uykum var diye düşünüyordum. Pasaportumu ve biletimi kapıdaki görevliye verdim. Resme baktı sonra bana baktı. Hoş geldiniz iyi uçuşlar dedi ve ben de uçağa doğru yürümeye başladım. Şok olmuştum. Beni yakalasalar da eve gitsem diye düşünürken yakalamadıkları için ailemin yanına gidiyordum. Hızlı adımlarla uçağa bindim yerime oturdum istemsizce yüzüm gülüyordu. Birkaç dakika sonra uçmaya başladık. Giriş kapısında annem ve babam beni bekliyorlardı. Anneme 7 ay sonra ilk defa sarıldım 2-3 dakika öyle kaldık annem ağlamaya başladı. Sonra yaşayacağımız eve doğru tüm aile  yola koyulduk.

Bundan sonrası için çok çalışıp, Hollandaca öğrenip Türkiye’de hayalini kurduğum geleceğimi burada gerçekleştirmek istiyorum. Annesi ile birlikte  cezaevinde olan 864 bebeğe, ailesi hapiste, kendileri yurtlarda kalan yüzlerce çocuğa, orada benim gibi olan eğitim hakları ellerinden alınan ve engellenen cezaevindeki gençlere, henüz 18, 19 yaşında tutuklanmış askeri okul öğrencilerine yardım etmek ve seslerini tüm insanlığa duyurmak istiyorum. Her ne kadar ben aileme kavuşmuş olsam da, arkamda kalan binlerce aydınlık zihin, binlerce temiz kalp, binlerce birleşmeyi bekleyen aileyi unutamıyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin