Türk tarih tezleri: Karışık salata (2)

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Anadolu’nun Türkleşmesi, Orta Asya’dan göç eden kitlelerle değil, irtidat ve linguistik adaptasyon-asimilasyon ile oldu. 1800’lerin sonuna dek Osmanlı tarihi, medreselerde İslam tarihi olarak okutuldu. Osmanlı sarayı da kendi tarihlerini İslam tarihinin bir parçası olarak algıladı. İslam ümmeti kimliği ve Osmanlı aidiyetleri, Osmanlı-Müslüman toplumunun ana kimliğini oluştururken, etnik köken ve “millet” olgularının kimliksel düzeyde hiçbir önemi olmadı. Osmanlı’lar Anadolu’nun Türkleşmesi diye bir kavram da asla kullanmadı. Türkleşme veya Türkleştirme kavramları yirminci yüzyıla kadar Osmanlı aydınları arasında kullanılmadı. Türkleşmek kavramı, Batılılar tarafından “Müslümanlaşmak” veya “Müslüman olmak” anlamında erken dönemlerden itibaren kullanılsa da, Türk kavramına milli (nasyonal) anlam yüklenmesi, yine modern zamanlardan itibaren karşımıza çıkıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda ulema, mülkiye, askeriye gibi gruplara aidiyet, asla etnik bir bağ veya köken gerektirmedi. Ancak dini aidiyet gerektirdi. Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sinde romanın kahramanı Hoca ile İtalyan kölesi arasındaki etkileşimde de açıkça görüleceği üzere, temel aidiyet belirleyici dindi. Morfolojik olarak Osmanlı bireyleri ile Batılılar arasında kayda değer bir farklılık – ırki bir ayrıt edici özellik – mevcut değildi. Anadolu ve Balkanlarda Osmanlı tebaası morfolojik olarak Orta Asyalı değil, güneydoğu Avrupalı, Kafkas ve Ortadoğulu morfolojik özellikler taşımaktadır. 

Tüm bu bilgiler ışığında, Anadolu’ya Orta Asya’dan kitlesel göç tezi ve ırksal-etnik (kan bağı-genetik) aidiyetler bağlamında bir Türklük, yirminci yüzyıl tarih yazımının ve Pan(Türkizm) ideolojisinin fabrike ettiği diskurlardır. Bunlar, arkeolojik, kültürel, folklorik, musiki, yemek kültürü, mimari, vs. mevcut mirasla desteklenemiyor. 

Türklerin İslam tarihi dışında bir etnik grup olduğu ve tarihlerinin İslam tarihi dışında var olduğuna ilişkin çalışmalar, 1800’lerin sonunda ve 1900’lerin başında ortaya çıktı. Çoğunlukla Memalik-i Osmanî’ye göç eden Rusya Türkîleri tarafından savunuldu. Önemli bazı şahsiyetlere baktığımızda, karşımıza daha çok Kırım ve Volga Tatarları, Kıpçaklar ve Azeriler çıkıyor. Bunlar için, yeni geldikleri ülkede (Osmanlı Devleti’nde) dil birliği ve etnik ortak kökenler üzerinden aidiyet aramak anlaşılır bir tutumdur. Çoğu entelektüel ve iyi eğitimli olan bu aydınlar, yayınladıkları eserlerde, gazete ve mecmualarda Türkçülük propagandası yaptılar. Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan gayrimüslim tebaalar, Osmanlı’da nasyonalizm ve nasyonal aidiyet akımını tetikledi. Bir tür tepkisel milliyetçiliğe evrildi. O dönem, Rusya-Simbirsk’li Tatar Yusuf Bey (Akçura) tarafından kaleme alınan Üç Tarz-ı Siyaset adlı geniş makalede, neden İslam ümmeti ve Osmanlı aidiyeti yerine Türk milliyetçiliği üzerine inşa edilen bir kimliğin devletin taşıyıcı aidiyeti olması gerektiği anlatılmaktadır. Yusuf Bey gibi, İsmail Gasprinski (Gaspıralı) da Tercüman adlı gazeteyi çıkardı ve bu gazetede bir tür yapay Türkî-Esperanto (Anadolu Türkçesi ve Kıpçak-Tatar karışımı) kullandı. Amacı, birbirinden farklı Türkî dillerin arasında sorunsuz iletişim kurulabileceğini göstermekti. Çünkü Anadolu’da halkın kullandığı Türkçe ile diğer Kıpçakça (Tatar, Kırgız, Kazak vs.) ve Çağatayca (Özbek, Uygur vs.) Türkî diller kendi aralarında anlaşamıyordu. Türk Yurdu gibi dergilerde örgütlenen Türkçü teorisyenleri birçoğu Memalik-i Osmanî sınırları dışında, özellikle de Rusya Çarlığı’nda doğmuş ve yetişmiş Tatar-Kıpçak aydınlardı. Giderek kadim ve büyük bir Türk Tarihi bilincini ve aidiyetini Osmanlı aydınları arasında yaygınlaştırdılar. Dil engeli, bu tarihin en zayıf noktasıydı. Türkî diller arasındaki farklar, Alman dili ile Hollandaca veya Danimarka dili arasındaki farklar gibi, gayet somuttu. Basit günlük yaşama ilişkin cümleler ve kelimeler dışında sofistike bir iletişim, gerek gramer farklılıkları, gerekse de kelime haznesindeki ciddi farklar nedeniyle imkansızdı. Bu farklılıkları ortak bir dil oluşturarak ve bu dili okullaşma ile devlet üzerinden topluma öğretmekle aşmak, Pantürkist tüm kuramcıların ana hülyası oldu. Bu hülya bugüne dek gerçekleşemedi. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma sürecinde olması ve Osmanlı entelijensiyasının İmparatorluğu her ne pahasına olursa olsun kurtarma isteği, özellikle Arnavutların ve Arapların da ayrılıkçı milliyetçiliğe yönelmelerinden sonra, Türkçülük ve Pantürkizm ideolojilerinin devletin taşıyıcı ideolojileri olmasına yardımcı oldu. Etnik Türklerden oluşan bir imparatorluğa evrilmek, akıllıca bir strateji olarak görünüyordu. Pan- hareketler (mesela Pan-Slavizm, Pan-Germenizm) bu dönemde oldukça yaygın ve geçer akçe ideolojilerdi. Osmanlı aydınları böylece giderek Türk olduklarını keşfetti. Her ne kadar bu aidiyet sadece linguistik de olsa, etnik ve ırki bağlarla bunu güçlendirmek gerekiyordu. Çünkü diğer pan- ideolojiler de, sosyal Darwinist üstün ırk söylemlerini hoyratça kullanmaktaydılar. Bu durumda, Makedon, Slav kökenli, Çerkez, Kürt, Yahudi kökenlere aldırmaksızın, Osmanlı aydınları arasında Türkçülük hızla yayıldı. İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidarında, bu Türkçülük mefkûresi ve onun dünya görüşü artık devletin temel aidiyet temellerini oluşturmuş, okullara girmiş, hatta dış politikada etkili olmaya başlamıştı. Mesela Lütfü Türkkan’ın kullandığı “Sarıkamış’ta donmak” ibaresi, İttihatçıların Turan ülkesini fethe çıkma hülyasıyla bağlantılı olan Sarıkamış faciasına ve dramına referans veriyor. Oysa Osmanlı tarihi boyunca, Osmanlı İmparatorluğu asla Türk kökenli bölgelere etnik bağlar nedeniyle ilgi duymadı. Bu bölgelerin Müslüman oluşu dışında ortak zemine kıymet atfetmedi. Hatta Sefeviler vakasında olduğu gibi, Türkî kökenli (etnik ve ırki bağlar olan) gruplarla savaşmaktan geri kalmadı. Açıkçası Osmanlı döneminde bahsettiğim modern dönemlere dek, imparatorlukta hiçbir zaman insanlar kendilerine “Türk” demediler. Aidiyet Müslümanlıktı. Türklük diye bir şey yoktu. Türkçe konuşan Müslümanlar vardı, ama bunlar kendilerini Türk olarak adlandırmıyorlardı. 

Osmanlı, etnik seçicilik yapmadı. Bilakis, bir tür “melting pot” (her grubun birbirine Müslümanlık üst kimliğinde karıştığı bir tencere) oldu. Anadolu ve Balkanlardaki etnik kompozisyon, dini temellerle şekillendi. Bulgarlar, Sırplar ve Helenler kendi aidiyetlerini Ortodoks Hristiyanlık sayesinde korudular ve sonra da yine bu aidiyetin modern milliyetçilikle harmanlanması sayesinde ulus devletlerini kurdular. Din ve lisan farklılıkları temelinde, Osmanlı işgali öncesi tarihleri ve mitolojileri zemininde ortak aidiyetler oluşturdular. Anadolu’daki ahali de, bu bölgenin yerlisiydi. Fakat şimdi yeni milli aidiyet (onu şekillendiren ve inşa eden ideolojinin ana varsayımları ve propagandaları temelinde) kendilerine Orta Asya’lı olduklarını söylüyor, yeni bir kimlik inşa ediyordu.

Irki bağın kurulması ve ırkçı-etnik milliyetçiliğin başat ideoloji haline gelmesi, Cumhuriyet sonrası çok daha yoğunlaştı. Çünkü cumhuriyetin kurucu kadrosu, seküler bir devlet inşa etmeye kararlıydı. Bu seküler devlet, Mustafa Kemal ve yeni devletin tek partisi CHP’nin anlayışına göre, politika ile iç içe olan İslam’ı kamusal alandan ve devletten tümüyle dışarı çıkartmakla mümkün olacaktı. Böylece İslam’ın birleştirici tutkal rolünü ulusal aidiyet tezine eklemlemeyi seçmediler. Bunun yerine, Türklerin Orta Asya’lı (yani ilkel gördükleri Ortadoğu’lu olmayan!) bir toplum olduğuna ilişkin endoktrinizasyon, devlet tarafından on yıllarca okullarda müfredatı belirledi. “Orta Asya’daki kuraklık nedeniyle batıya göçmek zorunda kalan Türkler” türü, arkeolojik ve tarihi kayıtlarla çelişen varsayımlar üzerine kurulan bir tezdi bu. Amacı, İslamcı gaza ve cihat motivasyonlu savaşkan Türk alperenlerinin Anadolu akınları gerçeğini, halkların göçü tipi doğal bir şekle sokmaktı. Kuraklık gibi bir doğal afet, böylece İslami motiflerle yapılan cihatçı akımların yerini aldı ve tarih tezi böyle şekillendirildi. Böylece dini zemin yerine ırki zemin oluşturuldu. İslam’la ve Arap-Ortadoğu kimlikleriyle de araya set çekildi. 

Bu tezin en önemli eksisi, Anadolu’daki İslam öncesi dönemlerle kurduğu problemli ilişkidir. Mesela Hititler, Frigya’lılar ve Sümerler bu tarihe bir tür ön-Türkler gibi yamanmıştır. Ama Helen uygarlığı, Ermeniler ve Kürtler, bilinçli olarak bu tarih diskurunun dışında tutulmuştur. Anadolu’daki Helen-Hristiyan uygarlığı, ilk Türkçe’nin Anadolu’da duyulmasından binlerce yıl öncesine dayansa da, cumhuriyet tarih tezleri bu gerçeği çok tehlikeli buldu. Asimile olan Helenler ve Ermeniler, inşa edilmek istenen “Türk” aidiyetinin karşısındaki en ciddi tehlikelerdi. Müslüman Anadolulu, Osmanlı döneminde etnik kökeniyle ilgilenilmeksizin üst kimlik tarafından (ümmet) kapsanıyordu. Bu nedenle devlet için tehlikeli değildi. Fakat İslami aidiyet laiklik üzerinden devlet-dışı alana itilince, ırki bağ kurulması zorunlu olmuştu. Bu, “Anadolu’da asimile olmuş Anadolu yerlilerinden oluşan bir halk” gerçeğini reddetmeyi gerektiriyordu. 

Orta Asyalı olmak zorundaydık. Aynaya baktığımızda öyle olmadığımızı her gün görüyor da olsak, devleti kuranlar, kendi ideolojik fabrikasyonlarına uydurabilmek için bu diskuru bizlere okullarda devlet eliyle endoktrine ettiler. Böylece 949 yıllık gerçekler reddedildi. Irkçı nasyonalizm, Türkiye’de Rum veya Ermeni kökenli olmayı hakaret olarak algılattı. Çünkü halkın çok büyük bir bölümü mürteddiler ve genetik olarak Anadolu kadim halklarının soyundan geliyorlardı. İdeoloji, büyük nenelerin ve dedelerinden utanan, hatta nefret eden, onların soyundan olmayı hakaret addeden tuhaf, kindar nesiller yetiştirmişti.

(Devamı var)

8 YORUMLAR

  1. “İslamcı gaza ve cihat motivasyonlu savaşkan Türk alperenlerinin Anadolu akınları gerçeği….”, gerçekten de gerçek…
    Yani ister iklim ve ekonomik, isterse de dini motiflerle yola çıkılsın, Türklerin kökeninin Orta Asya olduğu bir gerçek.
    “Osmanlı”nın, “etnik seçicilik yapmadı”ğı da gerçek.
    Her ne kadar ABD’deki durumu açıklamak için kullanılan bir tabir olsa ve biz “melting pot” yerine ona “bütün Müslümanlar kardeştir” düstüruna bağlı “uhuvvet ruhu” desek de, “her grubun birbirine Müslümanlık üst kimliğinde karıştığı bir tencere”de bir arada olunduğu da gerçek.
    Yalnız “Osmanlı” değil, “Selçuklu” olarak gelinen bu coğrafyada, yerli halkların hepsinin katledilmediği, zamanla onlarla karışıldığı da gerçek.
    Problem, yüzyıllar içinde linguistik olarak yakınlaşmanın, günümüz elitlerinin, akademisyenlerinin dilinde yeterince vücut bulamaması.
    Dediklerinizin aslında tr724 okurlarının büyük çoğunluğu tarafından kabul edildiğini düşünüyorum ama siz bu doğruları, “Türkler geldi ve bu topraklarda olanlar irtidat (biz ona “ihtida” diyoruz) edip Müslüman oldular” ya da “…Osmanlı işgali (biz onlara “fetih” diyoruz) öncesi…” diye ifadelendirirseniz, okurlar da anlatmak istediklerinizden çok kendi anladıklarına takılır, size kırılıp veryansın ederler elbet…
    Kolaycılık yapıp: “veryansın eden sadece birkaç kişi” demeyeceğinizi düşünüyorum.

  2. Hocam ben de Türkçülüğün cumhuriyet ile beraber artık net bir şekilde empoze edildiğini hatta harf inkilabının da bunu pekiştirmek için atılmış bir adım olarak görüyorum. Bu konuyla ilgili daha spesifik yazılar yazarsanız çok memnun olurum.

  3. Bu saptırma tarih tezinden iki sey amaclanıyor turklerin islamiyetle irtibatını koparmak ikincisi sistem olarak islamiyetin milletlerin yukselmedeki rolunu gizlemek

  4. Abi tamam Türkiye de demokrasi, insan hakları yerlerde, halkın bir bölümü de halen bu yıkımı desteklemekte ama sende sosyolojik analiz yapacam diye iyice Türkü yok edecen ya ‘Çoğunluğu Anadolunun yerli kadim halkından gelen’ demişsin mesela. Bir avuç göçebe Türk geldi asimile etti o zaman senin deyimine göre bu nasıl oluyor. Ayrıca tipik olarak illa çekik gözlü mü olmak gerekiyor Anadolu’ya göç eden kısım zaten Oğuz Türkleri ki Oğuzlar da ćekiklik azdır. Ayrıca yaklaşık 1000 yıldır Anadoludayız nesil ilerledikçe Anadolu coğrafyasına adapte bir fenotipe bürünüyoruz mesela ben dedemin eski fotoğraflarina baktigimda cekiklik biraz daha belirginken ben de kısmen var. Herkes kendini nasıl hissediyorsa öyle olsun umrumda değil ama su da var Türk kimliğine bürünmüş zalimlerden çok çektik ve maalesef Türk halkına damardan etki eden hatiplikleriyle istedikleri yöne çektiler.

  5. Türklere Kürtleri ezdirmişler. Sonra Kürtlere Türklerden intikam alma fırsatı vermişler. Adını da Abdullah Öcalan koymuşlar. Ne rastlantı!

  6. Sayın Çaman,
    Tarihçi değilim ama bazı konulardaki çıkarımlarınıza bugüne kadar yapılan araştırmalar ışığında bazı düzeltmeler önermek isterim.
    1.Anadolu’da Müslüman olanlara irtidad ettiler terimini kullanmanız doğru olmamış. İrtidad bir dinden çıkmayı ifade eder ama bir dine girmeyi ifade etmez. Hristiyanlıktan yada başka bir dinden çıkmayla İslamlaşma olmaz. Burada doğru terim ihtida etmektir. Bu yeni bir dine girmeyi ifade eder. Lütfen bunu doğru kullanınız.
    2.Anadolu’ya Orta Asya’dan ne kadar Türk nüfus geldiği konusu elbette tartışmalıdır. Etnik olarak Anadolu’daki nüfusun ne kadarı hangi etnik kökenden geliyor tartışması zaten anlamsızdır ve hiç bir pratik değeri yoktur.
    Anadolu’ya Malazgirt sonrası gelen göç dalgasından sonra bu göç kesilmedi ve özellikle Moğolların Orta Asya ve İran’ı istilasıyla bu göç yeniden ve büyük bir ivme kazanarak devam etti. İlk dalgadan kısa süre sonra Anadolu’ya gelen Haçlılar yerli Hristiyanlardan ciddi bir destek bulamadılar. Bu durum bile ciddi bir nüfusun geldiğini ve/veya yerlilerin yeni yönetimi çok kısa sürede benimsediğini göstermektedir. Kaldı ki Osmanlı Devletinin Anadolu’da hakim olduktan sonraki dönemde Müslüman nüfusun oranı ile Birinci Dünya Savaşı öncesi Müslüman nüfus oranı ciddi farklılık göstermemektedir. Yani uzun Osmanlı asırlarında çok yoğun bir İslamlaşma olduğunu söylemek zordur. Belki bu oranın fazla değişmemesinde Şah İsmail’in çağrısıyla Anadolu’dan İran’a olan göç ve Rumeli’ye olan göçlerin rolü vardır.
    Tarihi kayıtlar Anadolu’da Ermeni tehciri ve Yunanistan’la yapılan mübadele öncesi Anadolu’da % 30’lara ulaşabilen bir gayr-i Müslim nüfusu kaydetmektedir.
    3.Dünyada hiç bir büyük millet tek bir kabileden gelmiyor. Her kim kendini hangi milletten (ulustan yada topluluktan) kabul ediyorsa onlardandır. Kendine illa bir kan bağı arama 19. ve 20. yüzyıllardaki saçma, kan bağına dayalı milliyetçilik akımının bize yansımış şeklidir.
    Türk tarih tezini siyasilerin beyanlarına dayandırmak sağlıklı değildir. Bu hataya Cumhuriyetin kuruluş döneminde kısmen düşülmüş olsa bile biz bilim adamlarına bakmamız lazım.

  7. “Kaldı ki Osmanlı Devletinin Anadolu’da hakim olduktan sonraki dönemde Müslüman nüfusun oranı ile Birinci Dünya Savaşı öncesi Müslüman nüfus oranı ciddi farklılık göstermemektedir.”
    “Tarihi kayıtlar Anadolu’da Ermeni tehciri ve Yunanistan’la yapılan mübadele öncesi Anadolu’da % 30’lara ulaşabilen bir gayr-i Müslim nüfusu kaydetmektedir.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin