“Alaylarla Kaf Dağı’na hareket”

YORUM | AHMET KURUCAN

Merhume Ayse Şasa “Herkes geleceğe doğru hayal kurar, ben geçmişe doğru” diyordu. Benzer duygu ve düşüncelere sahibiz ama ben hayal yerine “hatıraları hatırlama” diyorum. Çocukluğumda yaşadıklarımı birebir, mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev, sahne sahne ve hepsinden öte bütün bunlara ruh veren, canlılık katan ve anlam kazandıran insanları hatırlama. İsimleri ile, simaları ile, gülüşleri, ağlayışları, sevinçleri, kederleri ile bir bütün halinde hatırlama. Böylece o anları aynı canlılığı ile bir daha, bir daha, bir daha yaşama.

Hatıraların bazıları insanı sevince bazıları da hüzne gark edermiş. Doğrudur ve ediyor da. Ama ne gam! Zaten hayat dediğin şey bu iki zıttın bir arada bulunduğu zemin ve zamanın adı değil mi? Dün de böyleydi, bugün de böyle ve yarın da böyle olacak.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Ne güzel ifade eder Nabi:

“Bağ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz; 

Biz neşâtın da gâmın da rûzigârın görmüşüz.”

Günümüz Türkçesi ile ifade edecek olursak: “Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.”

İçinde yaşadığımız ve çoklarımız için tahammülfersa olan sürecin etkisi mi, artık kemale eren yaşın ve her gün daha çok hissedilen “aslî vatanına gel gel” çağrılarının zihnimde ve kalbimde yapmış olduğu çağrışımlar mı yoksa beş yılı aşkın bir süredir yaşadığım vatan hasretinin içimde biriktirdiği Everest misali duygu dağları mı bilmiyorum ama ben zamanı geçmişe doğru yaşamaya başladım. Orhan Veli’nin çocukluğunu anlattığı o enfes şiirindeki dizeyle “Alaylarla Kaf Dağına” yolculuk yapıyorum her gün. Sonra Urfa’lı Nabi’nin: “Ne sendendir, ne bendendir, ne çarh-ı kîne-verdendir? Bu derd-i ser, humâr-ı neşve-i câm-ı kaderdendir.” dizeleriyle kendime gelmeye, an’a dönmeye çalışsam da çok başarılı olamıyor, içine girdiğim alemden kendimi çekip alamıyorum. Nabi’nin beytinin günümüz Türkçesi ile ifadesi şu: “Ne sendendir ne bendendir, ne de kîndâr felektendir. Bu baş ağrısı, kader kadehinin neş’eşinden yayılan sarhoşluk yüzündendir.”

Hepsine ayrı ayrı teşekkürü bir borç bildiğim bazı insanların girişimleri ile memleketim Tavşanlı’nın eski-yeni nice fotoğraflarını koymuşlar facebook’da açılan bir-kaç sayfada. “Dostluklar kolay kazanılmıyor kolay da harcanmamalı” felsefesi ile hareket edip “kim ne derse desin, biz seni biliyoruz” diyen vefalı dostlarım, benim de kendimi bulduğum fotoğrafları gönderiyorlardı çoktan beri. O sınırlı sayıda cansız ama benim can kazandırdığım ve bana can kazandıran o fotoğraflar arasında dolaşırken geçmişe doğru yolculuk değil geçmişte yaşadığımı fark ettim. “Taşıma su ile değirmen dönmez” deyip face hesabı açtım ve şimdilerde hemen her gün ortalama yarım saat hayatıma canlılık kazandıran o fotoğrafların içinde yaşıyorum.

Ne mi buluyorum orada? Anavatanı mı? Doğan Cüceloğluna ait sanırım; “İnsanın anavatanı çocukluğudur.” Enfes bir tespit. Aynen katılıyorum. İşte ben, asıl anavatanım olan çocukluğumu buluyorum o fotoğraflar arasında. “Ölülerin canlılar için kurdukları mezarlıklar” değil benim için o sokaklar, o caddeler, o evler, o insanlar. Bu yazıyı sadece Tavşanlı’ların ve özellikle akranlarımın okuyacağı ya da Tavşanlı’da yayınlanacak bir gazetede yazsaydım şimdi hem yer hem şahıs hem de mekân isimleri verirdim. Belki o zaman daha bir anlam kazanırdı söylediklerim. Mesela Ada’sı, Göbel’i, Dereli’si derdim. Seliköy’ün biberi, Sulye’nin dut’u, Tepecik’in dombey kaymağı, Karapelit’in ıspanağı, Çukurköy’ün ekmeğini ilave ederdim. Gemamaz Hafız’ı, Seyyit Ahmet Hoca’yı, Kulak Müftüsü Nazım Amca’yı, Fırıncı Sepet Hasan’ı, Topal Hüseyinlerin Mustafa’yı, Kahveci Efkar Hasan’ı, Kalaycı Kallem Abdullah’ı, Manifaturacı Birbir Hüseyin’i, Leylek Hafız’ı, Palabıyık Gümüş İbrahim’i, Sefer Abdurrahman’ı, ressam Taktak Abdullah’ı, kilitçi Dömeke Osman’ı, Dr. Turgut’u, Karamalak Halil ibrahim’i, Deli Sebahat’ı, Ekmek Fatma’yı, Menderes Sıddık Yenge’yi, Makas Ayşe’yi, İğneci Düryeyi, Palez Fatma’yı, Çıkıkçı Bakırlı’yı, Paytar Zehra’yı ve daha kimleri kimleri sayardım.

Evet, Yahya Kemal’in “Vuslat” şiirinde “Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar, Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar” dediği gibi benim çocukluğum olan anavatanım aslında cananım olmuş ve ikbalimi sanki onunla vuslata bağlamışım. Belki de vuslat ümidi adına bir ışık göremeyince çocukluğumu yani anavatanımı cansız suretlerde arıyorum. Tabii o cansız suretlere can katarak. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Türk edebiyatının şaheserleri arasında sayılan “Han Duvarları” şiirinde dediği gibi: “Yolcuyum bir kuru yaprak misali; Rüzgârın önüne katılmışım ben.”

Öteden bu yana “hayat bugün ve yarından ibarettir” diyenlere inat hayat aynı zamanda dündür diyenlerdendim. Hala öyle düşünüyorum. Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım hissiyatımın bugün beni böyle davranmaya itmesinde rolü olduğu kanaatindeyim. Dünsüz bugünün ve yarının olmayacağına inanıyorum. Kimliğimizin, kişiliğimizin belirlenmesi ve oturmasında, kendi oluşumuzun da şekillenmesinde şahsen dünün, bugün ve yarın kadar hatta daha etkili ve önemli olduğundan eminim.

Bana tam da burada “bu durum hayatı geçmişe doğru yaşamaya gerekçe olmaz ve olamaz” diye itiraz edebilirsiniz. İnsan bahsini ettiğim çerçevede geçmişini yaşarken bugün ve yarınını ihmal ediyorsa itirazınızda haklısınız. Ama bu ihmali yapmıyor aksine geçmişi hatırlamakla kimliğini, kişiliğini ve kendi oluşunun temellerini yeniden hatırlıyor, bu hatırlama onun kendisini yeniden inşa etmesine vesile oluyor hatta hayata daha çok asılmasını netice veriyorsa bence bunu mutlaka yapmalı. Ayrıca bu insanı Türkçemizdeki o meşhur sözle ifade edilen “ne oldum delisi” olmamaya da sevk eder!

Hasılı; farklı bir yazı oldu bu biliyorum. Çünkü Aşık Özlemi’nin dediği gibi “bugün benim efkârım var zârım var; değme felek değme değme telime benim” diyorum. Çünkü Nazım Hikmet’den mülhem bugün “tadını çıkara çıkara, yudum yudum kederleniyorum.” Çünkü kalbimin parçalanmaması için sizlerle konuşuyor ve dertleşiyorum. Hepsi bu. Ne güzel der William Shakespere: “Konuşulmayan acı kalbi parçalar.” 

Her neyse; Aşık Özlemi gibi madem “efkârım var zârım var” dedik, gelin her şeyi bırakalım da şu türküyü Cengiz Özkan’dan gözlerimizi kapatarak birlikte dinleyelim. Neden Cengiz Özkan sorusunun cevabını şöyle verebilirim. O, bu güfteyi seslendirirken nesir gibi okuyor, konuşur gibi söylüyor, hikâye anlatır gibi sazın teline vuruyor, meltem gibi ruha üflüyor. Hafif hafif, usul usul, tane tane ve siz de onunla birlikte bir yolcuğa çıkıyor, kalbinizin derinliklerinde yol almaya çalışıyorsunuz. Gelin, gerçekten yazıyı burada kesip yorumlanırken yeniden yazılan güfte, yeniden bestelenen beste ile bütünleşelim ve o mananın içinde eriyelim. Bakalım o son sözü söylediğinde kendimizi nerede bulacağız? https://www.youtube.com/watch?v=N5EXFq8jP6o&feature=youtu.be

“Bugün benim efkârım var zârım var

Değme felek değme telime benim

Gül yüzlü canânı elden aldırdım

Ecel oku değdi tenime benim

Değme felek değme telime benim

Değme zalım değme telime benim

 

Lokman Hekim gelse sarmaz yarayı

Hîlebaz dostunan açtık arayı

Ne köşkümü koydu ne de sarayı

Baykuşlar tünedi dalıma benim

Değme felek değme telime benim

Değme zalım değme telime benim

 

Özlemi’yem başım dumanlı dağlar

Gözlerim yaşlı da içim kan ağlar

Güz ayları geldi bozuldu bağlar

Hazan yeli değdi gülüme benim

Değme felek değme telime benim

Değme zalım değme telime benim.”

İyi misiniz? Hala buradasınız değil mi? Beni soruyorsanız merak etmeyin, bu hissiyatla hem hâl olmama rağmen Mevlana’nın “Ancak fikirdir varlığın; gerisi et ve kemik bir yığın…” hatırlatmasını unutmuyor ve hayata asılmaya devam ediyorum.

4 YORUMLAR

  1. Hocam;
    Tamda yaramiza dokundunuz.
    Biz bu huzunleri sevincleri aci tatli yasadik. Cunki bizim hayatimizda insanlar vardi ve hep birbirimize dokunuyorduk. Maalesef simdiki neslin hayatinda internet ve bilgisayar var insan yok. Ailesine bile soguk ve mesafeliler. Bizim yasadigimiz coskulari hic yasayamiyacaklar. Cok yazik.

  2. Abi ne yaptın aldın köyümün toprak yollarına, kerpiç evlerine, bağlarına, harmanlarına götürdün. Ben de bir çok insan gibi 5 yıldır memleketimi görmedim, ara ara youtube a girip köylülerimin konuşmalarını seyrediyorum ağlamaklı bir halde…

  3. Bazen yazılarını okuduğumuz insanların da dertleri, kederleri, aşkları, sevgileri, hüzünleri olduğunu unutabiliyoruz. Ama hepimiz insanız. Yıkılmaz taştan duvarlar değiliz. Görünmez bir perdenin arkasından düşüncelerini paylaşmak ama karşıdan ses gelir mi acaba diye düşünmek. Hepimiz aynı şeyleri paylaşıyoruz. Paylaşmaya da ihtiyaç var.

  4. Yüreğinize sağlık ve afiyet inanın yazınız bam telimize sular serpti terapi olsa bu kadar iyi gelmezdi sanırım .Kalp yaralarımızı bulduğumuz ,acılar ,hasretler ,hatıralar, hayaller sarmalında bir seyahat eminim ki tüm gamlı yüreklere sekine olmuştur.Teşekkürler

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin