Türk hukuk tragedyası

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Gazeteci Mehmet Baransu’nun eşi Nesibe Baransu’nun röportajını üzüntüyle izledim. Haklı olarak, salt hapishanedekilerin değil, dışarıdakilerin de özgür olmadıklarını söylüyor, Nesibe Baransu.

Mehmet Baransu, Taraf gazetesinde Balyoz Darbe Planı’nın haberini yaparak derin devletin nasırlı ayağına bastı. Beş yılı aşkın süredir Silivri cezaevinde. Hakkındaki suçlamaların dayanak noktası, “devletin gizli belgelerini açıklamak”. Oysa dünyanın neresinde olursa olsun, askerin darbe yapacağına ilişkin eline belge veya bilgi geçen her gazeteci, bunu haber yapar. Gazetecinin görevi, elde ettiği bilgileri haber yapmaktır zaten. Sonuçta bu haber kamuoyunda tartışmalara neden olur, haberi destekleyen veya çürüten kanıtlar ortaya konur, kamuoyu bu şeffaf süreçten yararlanır ve gerçekleri öğrenir. Dünyada hiçbir hukuk devleti, haber yapan gazetecileri tutuklamaz.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Gelin Baransu’nun kendi ağzından dinleyelim olanları: “Bir haber yaptım ve halen de o haberimin arkasındayım. Ben gazetecilik yaptım. Dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanları bile ‘darbe’ dediler. Başbakan Binali Yıldırım bile geçenlerde, Balyoz’la ilgili, ‘sapına kadar gerçek’ diye konuştu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, beraatine karar verilen 7 kişiyle ilgili bozma kararı verilmesini istedi. Darbeciler hariç, buna ‘darbe’ demeyen kalmadı o dönem. Ahmet Zeki Üçok bile katıldığı bir programda, ‘orada bir suç var’ demişti. Onlar bile suç olduğunu kabul ediyorlar. Darbe teşebbüsü vardı ve ben onu haber yaptım. Niye tutukluyum anlamış değilim.”

Ve devam ediyor: “Balyoz bir darbe planıdır. 15 Temmuz’da ne yapıldıysa, aynısı 2003’te de yapılacaktı. Dinlediğinizde, araştırdığınızda aynı şeylerin bu darbe girişiminde yapılacağı ortaya çıkacaktır. Ben yargıç değilim, gazeteciyim. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman bile kitabında ortada bir suç olduğunu yazmış.”

Biliyorsunuz, Baransu’nun başına gelenler, Can Dündar’ın başına gelenlerle aynı. Dündar’a karşı kullanılan kirli yıldırma yöntemlerinin aynısı, Baransu için de kullanılıyor. Dündar’ın eşi Dilek Dündar ile Nesibe Baransu’nun kaderleri bu bağlamda aynı. Baransu da, Dündar da, devletin içindeki kirli ve gizli birtakım “sırları” ifşa ettiler. Fakat güvenlikleştirilmiş bir ortamda, her türlü haberin ve eleştirel bakışın vatan hainliği, satılmışlık, casusluk vs. nitelendirildiği bir kolektif sosyopatide, ceberut devlet kendisiyle olanları “öyle bırakmaz”, Erdoğan’ın Dündar için söylediği gibi!

Baransu’nun haber yaptığı darbe planına, mahkemede “FETÖ” darbe planı diyorlar. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi gibi, bu planın da “FETÖ” tarafından yapıldığını ileri sürerek, Baransu ile bu “örgüt” arasında ilinti kuruyor, sonra da Baransu’yu örgüt kurma, örgüt üyeliği, örgüt propagandası yapma gibi suçlarla suçluyorlar. Elbette ortada hiçbir kanıt yok. Tipik bir rejim vodvili sahneleniyor. Ve Baransu, kendi gibi onlarca gazeteciyle aynı kaderi paylaşıyor.

Tüm bunlar zaten biliniyor. Fakat burada esas mesele, Türk devletinin artık salt hedefe aldığı “iç tehditleri” değil, aynı zamanda onların ailelerini de gözüne kestirmiş olmasıdır. Daha önce bu tür Sippenhaft uygulamalarıyla ilgili yazılar yazdım. Hatırlatayım: Sippenhaft, Almanca bir kavram. 1930’lu ve 1940’lı yılların Hitler Almanya’sında, suçun şahsiliği ilkesini iptal edilmesi, aile boyu (hatta kitleselleşen) suç uygulamasına geçilmesini niteliyor. Bugün Türkiye’de aynı bu uygulamayla, 4 bin yıllık Hammurabi Kanunları’ndan geriye düşülüyor. Babil kralı Hammurabi, oğlun işlediği suçtan dolayı babanın, babanın işlediği suçtan dolayı da oğlun cezalandırılmasını (aile boyu ceza yöntemini) değiştirerek, modern evrensel hukukun temelleri atmıştı. Kendisinden sonra yerleşen bu hukuk ilkesine, suçun bireyselliği diyoruz. Buna göre, her kişi, kendi işlediği suçlardan dolayı yargılanır. Ailenizden birine isnat edilen bir suç sizi bağlamaz. Cumhuriyet döneminde Türkiye’de buna dikkat edildi. Her zaman hukuk devleti ilkesinin gerekleri dört dörtlük yerine getirilmese de, darbe dönemleri de dâhil, suçun bireyselliği ilkesine uyuldu.

Nazım Hikmet’in oğluna ve eşine dokunulmadı. 1960 darbesinden sonra Adnan Menderes’in, 1980 darbesinden sonra Demirel’in, Ecevit’in, Türkeş’in veya Erbakan’ın ailelerine dokunulmadı. Hatta Abdullah Öcalan’ın ailesine dokunulmadı. Öcalan’ın yeğeni, biliyorsunuz milletvekili seçildi ve meclise girdi.

Oysa bugün, tüm Cumhuriyet döneminden daha karanlık bir hukuksuzluk korku tünelindedir Türkiye. Bu bir hukuk tragedyasıdır. Osmanlı döneminde kısmen uygulanmış olan bir cezalandırma yöntemidir Sippenhaft. Zaten bilindiği gibi 1900’lerin başına dek Osmanlı sisteminde hukukun üstünlüğü ilkesi hiçbir zaman konu dahi edilmedi. Osmanlı hukuku, İslami hukuk anlayışına dayanıyor ve mahkemelerin yürütmeden (monarktan) ayrı özerk bir güç oluşu, istikrarsız dönemsellik gösteriyor. Yani monarkın inisiyatifiyle oluyor veya olmuyor. “Bilge kral” yaklaşımı denen bu sistemde, adalet devletin başına bağlıdır. Bu anlayış, Tanzimat ile beraber değişmeye başlıyor ve gücü sınırlandırılmış iktidar mevhumu Batı’dan alınarak Memalik-i Osmanî’de de uygulanmaya çalışılıyor. Meşrutiyetle birlikte hukuk devleti de jure (hukuken) de olsa kabul ediliyor. Fakat uygulama hiç de öyle olmuyor. Abdülhamit dönemindeki anayasasız dönemde başlayan soykırım, sonrasında İttihatçılar döneminde 1915 yılında resmi devlet politikası olarak uygulanıyor. İşte bu dönemin başat yöntemi, Sippenhaft! Yani Ermeniler yedi aylık bebekten yetmiş yaşındaki neneye kadar, zorla göç ettiriliyor ve çok anormal sayılarda katlediliyor. Öyle ki bu soykırımın Nazi Almanya’sına ilham olduğu söyleniyor.

Bugün, suçun şahsiliğinin ortadan kaldırılmış olduğu bir ara rejim vardır Türkiye’de. İnsanlar babalarının veya kardeşlerinin işlediği iddia edilen suçlardan dolayı işini kaybediyor. Çocuklarının işlediği iddia edilen suçlardan dolayı pasaportları iptal ediliyor. Eşlerinin işlediği iddia edilen suçlardan dolayı doğan bebeğine doğum kâğıdı alamıyor, nüfus cüzdanı çıkartamıyor. Rejimin yüz binleri bulan birincil mağdurları dışında, bir de milyonlu rakamlarda ikincil mağdurları var ki, onlarla zaten artık kimse ilgilenmiyor.

Tüm bunlar Türkiye denen devlet tarafından sistematik olarak yapılmaktadır. Esasında her Türkiye vatandaşının utanması gereken bu durum, bugün yadırganmadan sosyal kabul görüyor. “Kurunun yanında yaş da yanar” denen bir siyasi kültürde, bunu belki de normal addedenleriniz olabilir. Değildir. Bu barbarlıktır. Rejimin konsolide ettiği, standart bir prosedürdür. Aile boyu suç uygulaması, Türk hukuk sistemini bundan 4 bin yıl önce evrensellik kazanmış olan suçun şahsiliği ilkesinden kopartarak, karanlık dönemlere ışınlamıştır. Benim en çok yadırgadığım, bu barbarlığın bu kadar kolay kabul edilmesi oldu. Bu bir hukuk tragedyasıdır.

***

Tüm okurlarıma sağlıklı, mutlu ve özgür yıllar dilerim.

1 YORUM

  1. Bıraksınlar isteyen gitsin bu topraklardan. Eskiden zorla bu topraklardan atıyorlardı insanları, şimdi gitmeye izin vermiyorlar. Bu sefer de bizim devlet Nazilerden örnek almış, toptan yok etmek istiyorlar. Adem Yavuz Arslan’ın ifade ettiği gibi ve benim de tecrübe ettiğim üzere, şartlar oluşsa gaz odaları hazırlarlar. Peki asıl soru şu; siz sosyal bilimcileri ifadesi ile 1960 ve 1980 yıllarında yapılmayanlar, bugün neden yapılabiliyor? Eskiden buna engel olan neydi, bugün buna izin veren ne?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin