Çinli dev otomobil firması BYD, Manisa’ya kuracağı söylenen bir milyar dolarlık fabrikadan vazgeçti, pusulasını Macaristan’a çevirdi. Resmî dilde adı “askıya alma” ama bu, yalnızca bir yatırımın ertelenmesi değil; teşviki dağıtan, fabrikayı kaçıran bir devlet aklının portresi.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Temmuz 2024’te Dolmabahçe Sarayı’nın o görkemli salonunda imzalar atılırken, sahnede her şey yerli yerindeydi: Bir yanda dünyanın en büyük elektrikli otomobil üreticisi, öbür yanda onu karşılamaya çıkmış bir cumhurbaşkanı. Böyle şeyleri abartmayı sever siyasal İslamcılar. Manisa’ya bir milyar dolarlık fabrika kurulacaktı, yıllık yüz elli bin araç, beş bin kişiye ekmek kapısı vs. Protokol metni okundu, eller sıkışıldı, fotoğraflar çekildi.
Aradan iki yıl geçtiği halde, fabrikanın yapılacağı söylenen arazide sadece birkaç konteyner var, başka da hiçbir şey yoktu nedense! Çünkü o salonda aynı anda iki ayrı hikâye anlatılıyordu.
Sarayın hikâyesi şuydu: “Çin sermayesini Türkiye’ye çekiyoruz.”
BYD’nin hikâyesi (Elin Çinlisi salak değil elbette!) ise çok daha soğuk kanlıydı: Gümrüğü aş, pazarı yokla, üretim için en güvenli kapıyı seç.
Bugün biliyoruz ki iki hikâyeden yalnızca biri gerçekleşti ve maalesef her zaman olduğu gibi o bizimki olmadı.
Size bugün çok enteresan bir hikaye anlatacağım ancak önce bahsini edeceğimiz bu “Dev”i tanımalıyız.
BYD’yi hâlâ “ucuz Çin malı” diye geçiştirenler, son on yılın en büyük sanayi devrimlerinden birini kaçırmış olanlardır emin olun. 1994’te Shenzhen’de bir batarya atölyesi olarak doğan şirket, otomobil sektörüne ancak 2003’te girdi; asıl dehası, batarya bilgisini araç üretimiyle birleştirmesiydi. 2022’de benzinli motoru tümüyle terk edip kendini tamamen elektriğe adadı.
Sonrası bir sıçrama hikâyesi: 2025’te dünya genelinde 4,6 milyonun üzerinde araç satarak, 2,26 milyon tam elektrikli otomobille Tesla’yı açık ara geçti ve gezegenin bir numaralı elektrikli otomobil markası oldu. Ford’u bile toplam satışta geride bıraktı.
BYD artık küresel düzeni zorlayan bir markaydı. Tayland’da, Brezilya’da, Özbekistan’da fabrikaları üretiyor; Endonezya’dan Kamboçya’ya yenilerini kuruyordu. Yurt dışı satışları 2025’te ilk kez bir milyonu aştı ve artık şirketin asıl büyüme motoru tam da burası. Wang Chuanfu’nun imparatorluğu, Ar-Ge’ye yılda 54 milyar Yuan döküyor; öyle ki son 14 yılın 13’ünde araştırmaya ayırdığı para, kârını aşmış durumdaydı.

Ama her devin bir gölgesi var elbette. 2025’in ikinci çeyreğinde BYD üç yıldır ilk kez kâr düşüşü yaşadı, yıllık hedefini 5,5 milyondan 4,6 milyona çekti, patronu açık açık, “Teknolojik üstünlüğümüz eski günlerdeki kadar keskin değil.” dedi. Yani Avrupa’ya yerleşme hamlesi, bir kibir gösterisi olduğu kadar bir mecburiyetin de adıydı. İşte tam bu kıvranma anında Türkiye, bir fırsat olarak BYD’nin önüne çıktı.
Tuzak, baştan kurulmuştu ama 25 yıldır düzenini kurmuş olan soygun çetesinin bunu çok umursadığını sanmıyorum. Onlar ceplerine bakıyorlardı, her zamanki gibi.
İki yıl bir şeyler yaşandı ve sonunda Çinliler yüzüğü atıp nişanı bitirdiler!
Hikâyenin asıl dersi, yatırımın kaçmasında değil, onu çekmek için kurulan düzeneğin tasarımında saklı. Sırayı hatırlayalım, çünkü tarihler çok şey söylüyor.
7 Haziran 2024’te Türkiye, Çin menşeli araçlara yüzde 40’lık ek gümrük vergisi getirdi. Aradan yalnızca bir ay geçti: Temmuz 2024’te BYD, fabrika sözü karşılığında bu vergiden muaf tutuldu. Üstelik bu muafiyet, BYD’nin Çin’den ithal ettiği bitmiş araçları da kapsıyordu. Sonucu görmek için kâhin olmaya gerek yoktu: Tek bir vida sıkılmadan, Manisa’da tek bir tuğla konmadan, BYD Türk pazarında rakiplerine karşı doğrudan bir fiyat avantajı kazandı. 2024’te ülkede 8 bin 331 araç satan şirket, ertesi dönemde 45 bin 537 adede fırladı; bayi ağını 33 ilde 43 noktaya yaydı.

Görüyor musunuz mekanizmayı?
Teşvik, üretim kapasitesi yaratmadan önce piyasadaki rekabeti BYD’nin lehine bozdu. Devlet, fabrikayı görmeden ödülü peşin ödedi, çünkü saraydaki parayı peşin almıştı. Oysa Türkiye’nin kendi standart mevzuatında bile, vergisiz ithalat hakkı performans şartlarına bağlı: Önce yatırımın bir kısmı fiilen yapılır, sonra kotayla ithalat avantajı devreye girer. BYD vakasında bu sıra tersine döndü. Ve bir firmaya verdiğiniz söz, ancak o sözü tutmamanın bedeli tutmanın bedelinden ağırsa bağlayıcıdır. Muafiyet peşin verilince, sözden dönmenin bedeli sıfıra yaklaştı. Geriye, BYD’yi Manisa’da tutacak hiçbir bağ kalmadı.
Buna iktisat dilinde “ahlaki tehlike” derler. Türkçesi daha açık: Adama avucunu açtırıp altını koyarsanız, yumruğunu sıkmasını da göze alırsınız.
2026’nın başında Saray, ortada hiçbir ilerleme olmadığını görünce teşvikleri sessizce askıya aldı; “Anlaşma, yükümlülükler ve garantiler hâlâ geçerli, yatırım tamamlanmazsa teşvikler geri ödenir” diye de bir not düştü.
Ama atı alan çoktan Pekin’i geçmişti!
Haziran 2026’da, Londra’daki İngiltere merkezinde Reuters’ın karşısına geçen BYD Başkan Yardımcısı Stella Li, cümleyi tane tane kurdu: “İnşaata başlanmadı, bir takvim yok, “Şu anda birinci öncelik Macaristan.”
İkinci öncelik bile Türkiye değildi: Avrupa’da bambaşka bir ikinci tesis arayışı.
Faturayı sayalım: Uzmanlara göre yatırım hiç gerçekleşmez ve BYD aldıklarını geri ödemezse, vergisiz ithalatın Türkiye hazinesine maliyeti bir milyar dolara dayanıyor. (Halbuse onlar bir milyarlık yatırım yapacaktı ya!) Yani fabrika için vaat edilen meblağın tamamı kadar bir rakam, fabrika hiç kurulmadan kamunun cebinden çıkmış oldu. Teşvik durdurulur durdurulmaz da çark tersine döndü: Ocak’ta 3 bin 866 olan aylık satış, Mayıs’ta 152’ye düştü. Muafiyet bitince büyü de bozuldu; meğer ortada bir sanayi yatırımı değil, bir vergi arbitrajı varmış.
Peki bu duruma nasıl gelinmişti?
Bir tanıdığım bana BYD’de çalışan üst düzey bir yönetici ile samimi olduğunu, eğer istersem konferans yapabileceğimizi söyledi. Anlattıklarını dinledikçe şaşırmadım ama üzülmedim de değil.
Buraya kadarı belgeliydi, şimdi anlatacağım kısım değil zira tamamen bir kişinin anlattıklarından ibaret. Ama biliyorsunuz saray böyle bir kişinin ifadesiyle partilere bile çöküyor. Dolayısıyla ülke için anlaşılmaz bir durum olmayacaktır.
Şirketle bağı olan şahıs, resmî gerekçelerin satır aralarında kalan başka bir hikâye anlattı. Onların diliyle, onların metaforlarıyla aktarıyorum; doğruluğunun teminatını veremem, yalnızca naklediyorum.
“İşin başında bir balina varmış!” diyor adam. Kapıdan girerken istenen, büyük ve tek seferlik meblağ. Buna razı olmuşlar; balinanın bedeli, koca pazarın yanında katlanılır bir giriş ücretiymiş. Derken köpekbalıkları dadanmış: Sarayın çevresinde dönen, kokuyu uzaktan alıp gelen takım. Onlarla da baş etmişler.
Sonra piranhalar sökün etmiş; bürokrasinin içindeki kapı tutucular, her imzanın başında pusuya yatmış, küçük ama doymak bilmez sürü. Çinliler “Bu iş böyle yürümez!” diye düşünmeye başlamış. En sonunda, daha fabrika arazisine inecek konteynerlerin etrafında bile, kendilerinin “balinanın dişindeki planktondan beslenen parazitler” diye tarif ettiği irili ufaklı bir haraç ekosistemi türeyince, karar netleşmiş: Fabrika kurulduktan sonra bu çarkın daha da büyüyeceğini hesaplayıp, başından beri sadece batarya ve yedek parça için düşündükleri Macaristan’a tam yatırım yapmaya yönelmişler.

Osmanlı’nın çöküş çağında verginin tahsilini en yüksek bedeli verene satarlardı; adı iltizamdı, alana da mültezim derlerdi. Mültezim, hazineye sözünü verdiği parayı verir, sonra köylüden sözünün kaç katını sökebilirse onu cebe indirirdi. Devlet bir kez gelirini peşin sattığında, geri kalan her şey — köylünün, üreticinin, üretenin canı — mültezimin insafına kalırdı.
Yirmi birinci yüzyılın Manisa’sında bir Çinli mühendisin “parazit” diye tarif ettiği o ufak mahlukat ile on yedinci yüzyılın mültezimi arasındaki mesafe, sandığımızdan kısadır belki de. Sistem aynı sistem çünkü: Önce balinayı, sonra etrafına çöreklenenleri doyur, ama piranhalar sürüyle geziniyorlar, parazitler ise sayısız!
Otomobil gazetecisi değilim ama adamın anlattıklarından ve malımı tanıdığım için anlattıklarının büyük kısmının doğru olduğunu düşünüyorum: Peşin verilen muafiyet, patlayan satış, kazılmayan temel vs. zaten bu anlatıyı fazlasıyla inandırıcı kılıyor. Balinayı zaten biliyoruz, köpekbalıklarını, piranhaları görmesek de tanıyoruz, parazitler ise artık her gün onlarcasıyla karşılaşıyoruz. Siyasal İslam bataklığının doğal müdavimleri. Ülkenin hali ise suyun renginden belli zaten.
Hikâyeyi “iyi Çinli, kötü Türk” diye bir masala çevirmek niyetinde değilim. Nasıl zalim bir rejim olduklarını, Tayyip’in hatta Putin’in ve hatta Trump’ın bile bir üst modeli olduklarını biliyorum. Kaldı ki BYD’nin kaçtığı liman da pürüzsüz değil: Macaristan’ın Szeged kentindeki tesise daha bu günlerde “zehirli toprak taşındığı” iddiasıyla polis incelemesi başlamış durumda.
BYD iddiaları reddedip hukuk yoluna gitmiş. Şirket bir yandan da Sırbistan’ın kapısını çalıyor, Balkanlar’ı yeni bir lojistik üs olarak tartıyor. Yani küresel sermaye, her yerde aynı sermaye; en az direnç gösteren, en öngörülebilir, en “AB meşruiyetli” zemini arıyor. Macaristan ona AB içinden üretim, siyasi yakınlık ve Avrupa pazarına temiz giriş sunuyor. Türkiye ise ucuz işçilik ve Gümrük Birliği avantajı sunuyordu; ama AB üyeliği yok, hukukî öngörülebilirlik tartışmalı ve görünen o ki, kapıdaki “rüsum” görünmez ama ağır.
Hasılı kelam olay bir şirketin “fikir değiştirmesi” hikâyesi değil. Daha sert söyleyeyim: Bir devlet, yatırım vaadini sanayi politikasına çeviremediğinde, küresel şirketler teşviki alır, pazarı yoklar, sonra pusulayı daha güvenli limana çevirir. Geriye, hazinenin cebinden çıkmış bir milyar dolar ile bir avuç fotoğraf kalır.
On yıllardır sayısız kere izlediğimiz tablonun bir başka karesi aslında tüm bunlar. Kurumların performansa değil sadakate göre ödüllendirildiği, denetimin değil himayenin esas olduğu, her ihalenin bir lütuf, her muafiyetin bir iyilik diye dağıtıldığı bir düzende, sanayi politikası diye bir şey kalmaz; geriye yalnızca paylaşılacak bir sofra kalır. BYD’nin Çinli iş bitiricileri o sofraya uzaktan iştahlanıp parazitleri görünce muhtemelen “Bu kadar da olmaz” demişlerdir. Asıl trajik olan, o sofranın etrafında halkın oturuyor olması ve faturayı, her seferinde olduğu gibi, balinanın değil parazitlerin beslendiği o derin sularda yüzmeye mahkûm edilen milletin ödeyecek olması.
Manisa’da kazılmayan o temel çukuru, aslında boş değil. İçi, vaatlerle, fotoğraflarla ve bir milyar dolarlık bir dersle dolu. Yeter ki okumasını bilelim…
