Tüm çocuklara Talat adını vermek 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

ABD Temsilciler Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanıma kararı sonrası, Türkiye toplumunun ırkçı, şovenist, nasyonalist ana akım karakteri dışa vurdu. 1915 trajedisinin reddi üzerine kurgulanmış bir resmi tarihin endoktrine ettiği beyinler, öfke ve nefretlerini kusarak, birbirlerine Türk propagandası yaparken, Türkiye siyaset sınıfının nadide bir örneği, İYİ Parti sözcüsü Yavuz Ağıralioğlu bu kin ayinine orijinal denebilecek bir katkıda bulundu. “Kız çocuklarımız da dâhil herkese Talat ismini veririz!” diyerek, döneminin İttihat ve Terakki diktasının liderler kadrosu olan Üç Paşalar’dan Talat Paşa’ya destek çıktı. Üzerinde düşünülmesi gereken bir itiraf, bir bilinçaltı dışa vurumudur bu! Aslında bir dönemin ruhunu özetlemesi bakımından çok önemli bir cümledir. Bunu açmak gerekiyor.

Enver, Cemal ve Talat paşaların yönettiği Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı sırasında izlediği nasyonalizm ve Pantürkizm politikaları iç siyaseti radikalleştirdi. Turan’ı fethetmek ve “düşmandan eski yerleri almak” sevdasıyla, yani fetih amacıyla girilen Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordularının farklı cephelerde başarısız olması, Osmanlı siyasi elitlerini daha da radikalleştirdi. Balkan vilayetleri dâhil, Türklerin çoğunluk oluşturmadığı yerlerde Türkleştirme ve asimilasyon politikaları uygulandı. Yeknesak ve homojen bir toplum yaratmak düşüncesi, zararlı bir virüs gibi Osmanlı devletini sarmıştı. Rusya’daki Türkî aydınların da etkisiyle, Turancı, Pantürkist, kafatasçı bir etnik nasyonalizm aldı başını gitti. “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan; Vatan ulu ve müebbet bir ülkedir, Turan!” türü bir coşkun irrasyonalizm ve irredantizm (yayılmacılık) arzusuyla, çokuluslu Osmanlı’yı Türkleştirme harekatı başlamıştı. Daha önceleri Müslüman kimliğini (ümmet konseptini) ana kimlik öğesi olarak kabul etmiş olan çok kültürlü Osmanlı toplumu, böylelikle modern çağın moda ideolojisi olan etnik nasyonalizme kaymaktaydı.

Kopan güneydoğu Avrupa topraklarını kaybetmenin acısıyla, Osmanlı siyasi elitlerini bu korkunç ırkçılığın şehveti sardı. 1910’larda Talat Paşa’nın Dâhiliye Nazırı (içişleri bakanı) olarak bizzat planladığı Ermeni Osmanlı vatandaşlarının göçe zorlanması olayı, bilindiği üzere çocuk, kadın ve yaşlılar dâhil yüz binlerce masum Ermeni’nin yolda hayatını kaybetmesine neden oldu. Devşirmeci Osmanlı stratejisinin yerini etnik temizlik stratejisi almaktaydı. Bilindiği üzere doğu Anadolu’nun demografik yapısı o dönemde bugünkünden oldukça farklıydı. Ermenilerin yoğun olduğu, Türklerin oran olarak bölge genelinde düşük yüzdelerde olduğu bölgede gerçekleşen Rus işgali, Ermeniler üzerinde ayrılıkçı akımları doğal olarak güçlendirdi. Tıpkı Yunanlıların, Sırpların, Bulgarların, hatta Arnavutların ayrılıkçı yönelimleri gibi, Ermeniler de zamanın ruhuna uygun olarak kendi kaderini tayin etme bağlamında genel bir eğilim içindeydiler. Ayrıca Rusya doğu Anadolu’yu durup dururken işgal etmemişti. Alman donanmasının iki gemisine Osmanlı bayrağı çektiren ve bu gemilere Yavuz ve Midilli adlarını verdikten sonra Rusya’nın Karadeniz limanlarını bombalatan Osmanlı hükümeti, savaşı kendi başlatmıştı. Yani saldırgan taraf Osmanlı İmparatorluğu’ydu.

Bu koşullarda, Ermenilerin doğu Anadolu’daki demografik üstünlükleri, İttihatçıları kaygılandırıyordu. Bu toprakların kaybını önlemek istiyorlardı. Bunu sağlamanın en doğal yolu, demografiyi değiştirecek bir sosyal mühendislik yapmaktı. Savaş koşulları, onlara bekledikleri fırsatı sundu. Talat’ın daha 1910’larda üzerinde düşündüğü Ermenilerden arındırılmış bir doğu Anadolu, bazı Ermeni çetelerinin Rus ordusu yanında yer almasıyla, İttihatçıların istedikleri meşruiyet zeminini hazırladı. Ermeniler kitlesel olarak, topyekûn Suriye’ye sürülecekti. Böylece demografi değişecek, bölgedeki gayrı Müslim oranı istenilen seviyelere düşürülecekti. Dahası, Anadolu’nun varlıklı ve Müslümanlara oranla çok daha müesses ve girişimci Ermenilerden “arındırılmasıyla!” beraber, kayda değer bir sosyoekonomik yapısal değişim gerçekleşecekti. Ermenilerin mal ve mülklerine çökme motivasyonu, yerel düzeyde Müslüman ahalinin büyük oranda Ermeni soykırıma gönüllü destek vermesiyle sonuçlandı. Büyük felaketin felaket olabilmesindeki en önemli kritik eşik herhalde buydu! Böylelikle, sistematik saldırılar, yağma, tecavüzler, köleleştirmeler, topluca öldürme olayları, mal ve mülk talanları başladı ve giderek yaygınlaştı. Ermenilerin bir bölümü kaçtı, diğerleri Müslümanlığa geçerek kendilerini kurtarmayı denedi. Fakat aşırı büyük bir oranı, sistematik olarak – yani refleks biçimli reaksiyonlarla değil, bilinçli, planlı-programlı biçimde – askeri ve mülki görevlilerin organize etmesiyle zorunlu göçe tabi tutuldu. Bu zorunlu göçün bir ölüm yolculuğu olduğu bilinmiyor muydu? Bin kilometreye yakın bir mesafenin yayan olarak geçilmesinden bahsediyoruz. Ermeniler, zorlu iklim koşullarında, temiz içme suyu olmaksızın, yeterli gıda verilmeksizin, yollarda Müslüman çetelerinin sürekli saldırı ve tecavüzlerine maruz kalarak, he tür gerekçeyle topluca öldürülerek, yollarda mahvoldular!

Talat Paşa, bu fiilin baş mimarıydı. Kendisi aslen Pomak ve Roman kökenli olan Talat, 1 Temmuz 1915’te Tehcir Kanunu’nu yürürlüğe soktu. 24-25 Nisan 1915’te Konstantiniye’deki 250’den fazla Ermeni ileri gelen cemaat temsilcisini tutuklattı ve öldürttü. İşte bu tarih, Ermeniler ve uluslararası tarihçiler tarafından soykırımın resmi başlangıç tarihi olarak kabul ediliyor. Savaş kaybedilince, Mondros Mütarekesi’nden bir hafta kadar önce, Kasım 1918’de Talat bir Alman denizaltısıyla ülke dışına kaçtı. Müttefiklerin Osmanlı başkentini işgali sonrası, Ermeni soykırımında rol oynayan yüksek düzey asker ve sivil memurlar yargılandı, suçlu bulundu ve Malta’ya sürgüne gönderildi. Talat, Enver ve Cemal paşalar, Ermeni soykırımı nedeniyle gıyabında ölüm cezasına çarptırıldılar.

Kız çocukları dâhil Türkiye’deki tüm Türklere Talat adını vermek neden önemli, işte gördünüz! Bence az bile. Her bir Türk, Talat adını kullanırken, göbek ad olarak da Cemal ve Enver adını almalıdır! Bugünleri yaşayanlar, şunu unutmasınlar ama. Yaşadığınız mezalimin ve mağduriyetlerin temelleri, Ermeni soykırımıyla atıldı. Osmanlı devletinin “dağarcığı”, cumhuriyetin ilanıyla beraber yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet aklına transfer edildi. Türkiye, Osmanlı’nın tam manasıyla devamı oldu. Zaten Osmanlı kadroları pratikte cumhuriyetin de kadrolarıydılar. Devlerin ismi değişti, ama cismi değişmedi. İttihatçı milliyetçiler, artık cumhuriyetçi milliyetçiler olarak yollarına devam edeceklerdi. A takımı olmasa da, B takımı asla İttihatçı geçmişini sorgulamadı. Kişisel liderlik tasası dışında, İttihatçı faşizmle hesaplaşma gereği hissetmek bir kenara, bilakis Ermeni soykırımı şiddetle reddedilerek, resmi Türk tarihinin ana nüvelerinden birini oluşturdu. Genç kuşakların endoktrinizasyon sürecinde ana kaldıraçlardan biri, Ermeni soykırımının resmi reddiydi. Kimse Ermenilerin nasıl olup da ortadan bir anda kaybolduklarını dert etmedi. Ermenilerden boşalan evlere, arazilere, tarlalara, dükkânlara, nakitlere, altınlara, diğer mülklere çullanan talancılardan yeni bir Türk burjuvazisi oluşturmak, ne sekülerleri, ne de İslamcıları tasalandırmıştı. Ortak gayrı-Müslim alerjisi, böylelikle 20. yüzyılın ilk soykırımının üzerini maharetle örterek, ilkokuldan üniversiteye, eğitim politikaları sayesinde Ermenilerin acı kaderini unutturdu. Onları asla gündeme sokmadı. Ermeniler gibi, Pontus Rumları, Yahudiler, Pomaklar, Romanlar, Aleviler, Araplar, Çerkezler, Boşnaklar, Lazlar ve diğerleri, Cumhuriyet tarafından hızla asimile edildiler. Zira Cumhuriyet’in elinde 1915 olaylarından ve öncesinden kalan yeteri kadar teorik ve pratik birikim fazlasıyla mevcuttu!

Bu dramın son epizodu Kürtler oldu. 1980’lerde başlayan Kürt ayrılıkçı hareketi, PKK terörizmi üzerinden genelleştirilerek Kürtlerin asimilasyonu bağlamında ciddi sistematik bir asimilasyon programı uygulandı. Bu metot size bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Bugün yaşanan süreçte ise, bu faşizan devlet hafızasının yeniden ivme kazanarak ülkeyi kontrol ettiğini büyük bir endişeyle gözlemliyorum. Cemaat, liberaller, AB yanlıları, rejimin diğer muhalifleri, aynı Ermeniler gibi önce tecrit edildi, sonra sosyal soykırıma maruz bırakıldı. Yaşanan dramın köklerinden Talat ve arkadaşları Enver ile Cemal var. Elbette Üç Paşalar yalnız değillerdi. Onların silah arkadaşları ve yoldaş İttihatçı kadrolar, Üç Paşalar ile aynı ideallere inanıyorlardı. Onların fikirleri hiçbir zaman iktidardan düşmedi. Yüz yılı aşkın zamandır, Türkiye’deki demokrasi, insan ve azınlık hakları mücadelesinde en büyük engel, bu zihniyettir. Belki de derin devlet denen soyut gücün en önemli güç devşirim noktasını bu oluşturuyor. Türkiye toplumunu bir şekilde bu nefret geçmişi birleştiriyor. İslamcısı, seküleri, sağcısı, solcusu, mesele etnik nasyonalizmse, birleşiveriyor. Sivil (civic) bir millet tanımı yapılamamasının, etnik ve asimilasyoncu bir nasyonalizmin yerleşik olmasının bedelini ağır şekilde ödedi Türkiye insanı ve ödemeye de devam ediyor.

Kimsenin adını Talat koymaya falan gerek yok! Devlet ve toplum Talat zaten!

1 YORUM

  1. Hoca çok güzel yazmişsiniz, inanin o doģu topraklari kimseye yâr olmadı. Toplum bugün daha da çok can çekişiyor. Toplum beyin kanaması geçirmiş ama bir türlüde ölmüyor. Ölmediği içinde sürekli yeni masrafları çıkarıyor. Işte bu yeni masraflarda sizler ve bizler gibi insanlar oluyor.
    Toplumlarımız Erdoğan gibi manyaklar ürettiği sürecede iflah olacağı yoktur.
    Bu tür sorunların çözümünün ana başlangıcı da sanırım yüzleşmek ve geleceğe ortak akılla hareket etmektir. Toplumda bu var mı? Hiç sanmıyorum

    O yapılacak şey, toplumun cenaze namazını kılmak kalıyor…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin