Efendimizi (s.a.v.) sevmede ölçü 

YORUM | CEMİL TOKPINAR

Bu akşam Mevlid Kandili. Yarın Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) doğum günü.

1989 yılından beri Peygamberimizin (s.a.v.) miladî doğum günü olan 20 Nisan tarihi esas alınarak düzenlenen Kutlu Doğum Haftası programları, 2017 yılından itibaren kaldırılarak yerine Efendimizin (s.a.v.) hicrî takvime göre doğum günü olan 12 Rebiülevvel ayı merkezli Mevlid-i Nebi Haftası ilan edildi.

Daha önce de 28 Şubatçılar, milletimizin büyük ilgi gösterdiği Kutlu Doğum Haftasını kaldırmaya teşebbüs etmişlerse de bunu tamamen gerçekleştirmek tarihin en büyük zulümleriyle meşhur olan AKP hükümetine nasip oldu.

İki farklı takvime göre kutlanmasının hikmetini merak eden olabilir. Zaten Hicrî takvime göre kutlanırken bir de miladî takvime göre kutlamaya neden gerek duyulduğu da sorulabilir.

Hicrî takvime göre yapılan kutlama, miladî takvime göre her yıl on gün önce başlayacağından dolayı tarihte bir belirsizlik yaşanacak ve gerek okullardaki, gerekse vakıf ve dernekler tarafından organize edilen programlarda hazırlıksız ve plansız olmak gibi olumsuzluklar yaşanacaktır. Çünkü kullanılan takvim miladî olduğu için birçok kimse hicrî tarihe göre yapılan kutlamayı unutacak veya ihmal edecektir. Ayrıca kullanılan takvime göre her yıl tarihi değişen bir hafta, yılın bütün günlerini dolaşacağı için bazı tarihlerde yer, mevsim, ortam ve şartlar açısından elverişsiz durumlar olacaktır. Mesela, yaz aylarına denk geldiğinde okulların kapalı olması, kırsal kesimlerde iş yoğunluğu ve tatil mevsimi olması faaliyetleri olumsuz etkileyecektir. Oysa Nisan ayı okulların açık olması, hava şartlarının uygunluğu ve sabit tarihte hazırlanmak anlamında çok uygundur.

Her neyse… İnşallah bir gün gelir tekrar 20 Nisan’ı esas alan kutlamalar tekrar başlar.

Bir nefis muhasebesi

Geçtiğimiz yıllarda Peygamberimizin (s.a.v.) Kutlu Doğum’unu bir bayram gibi kutluyor, O’nu anıyor, O’nu övüyor, O’nun için şiirler okuyup ilahiler söylüyorduk. Gözyaşlarımız bir sel olup çağlayanlar gibi akıyor, Resulullah’ın  (s.a.v.) sevgisiyle dolup taşıyorduk. “Canım kurban olsun senin yoluna”, “Gel ey Efendim” nidalarıyla süslü edebiyatımızı, camileri, salonları dolduran ümmet-i Muhammed’e (s.a.v.) tekrar tekrar sunuyorduk.

Bütün bunlar çok güzeldi, bu hafta da benzerleri yapılacak, ama bu kutlamalarda iki hususu göz ardı etmemek gerekiyor:

Birincisi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu kutlamalardan ne derece memnundur?

İkincisi, bizler O’nun ümmeti olarak Efendimizin (s.a.v.) davasına ve hayatına uygun bir yaşayış sergileyebiliyor muyuz?

Her iki soruya cevap verebilmek için şu ayet mealini hatırlamakta fayda var: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın. Allah, Gafur ve Rahîm’dir” (Âl-i İmran: 31)

İşte bu ayetteki ölçü, kendini O’na layık görme gafletinde olan bizlerin başına adeta bir balyoz gibi iniyor ve derin uykudan uyarıyor.

Dilerseniz, Bediüzzaman Hazretleri’nin bakışıyla bu ayetin mesajına dikkat edelim:

“Şu ayet-i kerime der ki: ‘Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullah’a ittiba edilecek. İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki: Habibullah’ın Sünnet-i Seniyesine ittibaı intaç eder. Evet, Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette On’a itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilaşüphe, Habibullah’ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.” (Lem’alar, 11. Lem’a)

Gerçek sevgi O’nu örnek almaktır

İşte başta sorduğumuz sorulara bu ayet ışığında cevap verebiliriz: Bizler ne kadar Peygamberimiz’in (s.a.v.) yaşayışını örnek alıp uygularsak O da bizden ve Mevlid-i Nebi programlarından o kadar memnun olacaktır.

Nitekim yeğenine hakaret eden Ebu Cehil’in başına vurup intikamını alan amcası Hz. Hamza, bunu müjdelemeye geldiğinde Efendimiz (s.a.v.) memnun olmayıp şöyle demişti:

– Amca, sen Müslüman olmadıkça, beni hoşnut edemezsin.

Çünkü İslam’a girmeyen bir Hamza, yeğenini çok sevse de iman ve yaşayış bakımından Ebu Cehil’le aynı saftadır. Bu yüzden Efendimiz’in (s.a.v.) uyarısı üzerine Hz. Hamza (r.a.) hemen Müslüman olmuştur.

Geçmiş anma programlarına bakıp bir özeleştiri yapmak gerekiyor. Şimdiye kadar Peygamberimizin (s.a.v.) hayatı ve ahlâkı hakkında çok program yapıldı, milyonlarca kitap dağıtıldı. Ancak O’nun iman ve ibadet hayatı üzerinde gerektiği gibi duramadık. İbadet dünyasına uzaklığımız o dereceye vardı ki, O’nu anmak için tıklım tıklım doldurulan salonlarda namazların kazaya bırakıldığı oldu. O kadar ki, Peygamberimizin (s.a.v.) ömründe bir kere yaşadığı bir olay olan kuşu vefat eden bir çocuğa başsağlığı ziyareti yaptığını herkese öğrettik de, her gece kıldığı teheccüd namazını anlatamadık, yaşatamadık.

Oysa namaz, her vesileyle anlatılmalı

Bedir Savaşı’nda ashabına cemaatle namaz kıldıran bir Peygamber (s.a.v.) kendisini anmak için toplananların namaz kılmamasını hoşgörüyle karşılar mı? Taifliler’e İslam’ı tebliğe gittiğinde, ayaklarını kanatıncaya kadar taşlandığı halde onların üzerine bir felaket gelmesine razı olmayan Nebi (s.a.v.), Hendek Savaşı’nda namaz kılmak için bir fırsat bile vermeyen müşriklere şöyle beddua etmemiş miydi:

“Onlar nasıl güneş batıncaya kadar uğraştırıp, bizi namazımızdan alıkoydularsa, Allah da onların evlerine, karınlarına ve kabirlerine ateş doldursun.”

Demek ki, o Rahmet Peygamberi (s.a.v.) namazsızlığa asla tahammül edemiyor. Çünkü Peygamberimiz’in (s.a.v.) haber verdiği üzere, ahirette kendisinden hesaba çekileceğimiz ilk amelimiz namazdır. Yine namaz, onun ifadesiyle “dinin direği”, “müminin miracı”, “cennetin anahtarı” ve “gözümüzün nuru”dur.

Ne var ki, bugün Türkiye’de ve diğer İslâm ülkelerinde namaz kılanlar çok az olduğu gibi, namazlarımızın çoğu tadil-i erkândan ve huşudan mahrumdur. Birçok namaz boş, derinliksiz, ruhsuz ve alışkanlıktan ibarettir.

İşte hem Mevlid-i Nebi programlarında, hem de yıllarca sürecek faaliyetlerde, Peygamberimiz’in (s.a.v.) başta namaz olmak üzere ibadet hayatı öncelikle anlatılmalıdır. Namaz sadece camiye hapsedilmeyip, en modern iletişim araçlarıyla, tüm sanat ve edebiyat dalları vesilesiyle hayatın içinde olmalıdır.

Şahsını sevmekte Ebu Talib’i geçemeyiz!

2017’ye kadar yapılan Kutlu Doğum Programlarında her yıl ana bir konu belirlendi. Mesela Kur’an, kardeşlik, aile, ahlâk gibi çok temel ve önemli konular işlendi.

Keşke bir kere de dinin temeli ve kökü olan iman ile ibadetlerin başı ve direği olan namaz konusu işlenseydi. Maalesef işlenmedi. İyice siyasallaşan ve iktidarın emrinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı bu yıl da “aile”yi temel bir konu olarak belirlemiş.

Elbette aile konusu çok önemli. Ancak ateizmin ve deizmin tartışıldığı bir atmosferde Kur’an ışığında inanç esaslarının işlenmesi daha öncelikli ve önemli olmaz mıydı?

Camilerin boşaldığı, ibadetlerin terk edildiği günümüzde dinin direği ve imandan sonra en büyük hakikat olan namaz ana konu olarak belirlenseydi Rabbimizin rızasına ve Efendimizin (s.a.v.) arzusuna daha uygun olmaz mıydı?

Şöyle bir hayal edelim: Mevlid-i Nebi programlarında başta camilerdeki din görevlileri olmak üzere bütün ülkedeki vakıf, dernek, cemaat mensuplarının; gazete, radyo ve televizyonların Peygamberimizin (s.a.v.) inanç dünyasını ve namazını anlattığını düşünün. Ne muhteşem bir tablo meydana gelir, değil mi?

Zira imanı hakikî ve güçlü olan ve hakkıyla namaz kılan kendini kötülüklerden çeker ve iyi amellere yönelir.

Bu bakımdan imanını kökleştirmek ve hakikî namazı başarmak demek, binlerce sorunu çözmek, binlerce hedefi yakalamak demektir.

Böyle olunca, ümmetinin sağlam imandan ve namazdan uzak olmasına üzülen Sevgili Nebi (s.a.v.) nasıl mutlu olur, nasıl sevinir ve Rabbimiz nasıl da üzerimize rahmet yağdırır, tahmin edebiliyor muyuz?

Evet, Efendimizin (s.a.v.) hayatını yaşayışımıza aksettirmeliyiz, yoksa sadece şahsını sevmekte ne İslam’dan önceki Hamza’yı, ne de amcası Ebu Talib’i geçebiliriz.

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin