Suç, yasa, ceza

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bir siyaset bilimcinin bu kadar hukuk yazmak durumunda kalması sadece her konuda kalem oynatmaya olan düşkünlük değil. Esas neden, Türkiye’de hukukçuların – yargıçlar, savcılar, avukatlar, hukuk akademisyenleri vs. –  gibi “hukuk çevrelerinin” rejime meşruiyet devşirmek adına bu ilkeyi artık görmezden gelmeleridir.

Bilerek ve isteyerek yapılan bir fiilden bahsediyorum. Yoksa hukukçuların bu ilkeyi bilmemelerini düşünmek, bunu tasavvur etmek, çok daha ağır yapısal sorunlara işaret eder ki insanın aklına bugünkü zafiyet geçirmekte olan akademiya göz önüne alındığında bu da gelmiyor değil! Dünyanın neresinde alırsanız alın, eğer akademik bir eğitimse söz konusu olan, herhangi bir hukuka giriş dersinin en temel bilgilerinden biri, suçta kanunilik veya “yasalara dayanmayan suç olmaması” ilkesidir. Hukuka giriş dersi almış bir hukuk, kamu yönetimi, siyaset bilimi veya iktisat gibi sosyal bilim öğrencileri, bunu bilir. Bir de bilirler ki, herhangi bir hukuk sisteminin hukuk sistemi diye nitelenebilmesi için bu ilkenin uygulanması şarttır. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bir başka ilke, suç-kanıt ilişkisi kurmaksızın yargılama yapılamayacağı ilkesidir. “Efendim filanca kişi bana şu beyanda bulundu, buna göre falanca kişi filanca suçu işlemiş. Hatta ifadeyi veren arkadaş son derece güvenilir biri” türünden yargı olmaz. Böyle mahkemeler sadece sahibinin sesi sistemlerde olur. Normal bir hukuk sisteminde suçun kanıtlanması için delil – kanıt – gerekir. E peki, “kanıt yok, ama filanca şahsın veya kurumun falanca suçu işlediğine dair güçlü emareler var”. Bu durumda ne olur? Hukuk tekniği bakımından, rivayetler ve kişi beyanları üzerine “mahkeme kararı” olmaz. Bu bugün genel geçer bir şekilde uygulanıyor oysa. “E oluyormuş işte!” değil. Bunun olduğu sistemler, devlet değildir. Bu yapılardan adalet çıkmaz. “Ama herkes biliyor neyin ne olduğunu!” türü “sofistike yorumları zaten ciddiye alıp da burada yazacak değilim, parmaklarımın klavyeye vuruşlarından uğrayacakları zarara değmez çünkü! Neymiş, ortada güçlü kanıtlar varmış. Nerede kanıtlar? Bu tür şeylerin ispatı zormuş. Yani kanıt yok diyor. E hani vardı? Ne oldu? “Ortada herkesçe bilinen gerçekler var” ya! Bu neyinize yetmiyor? Benim yanıtım ise – hiç meselenin esasına girmeden, salt izlenen metot gereği, basit: bunlar zırvadır. Bakın dikkat ederseniz, hukuki süreçlerden bahsediyorum. Yoksa bazı araştırmacı gazeteciler elbette bir takım savları ortaya atar ve kamusal vicdanı rahatlatmak adına bir “yeniden gözden geçirme” talep eder. Bunlar konumun dışında. Benim kast ettiğim konu, sadece mahkemelerde (adalet mekanizmasında) izlenen sakat metoda ilişkin. 

Yine bir başka ilke var, aynı derste öğrenilen – ya da öğrenilmiş olması gereken! O da, suçun bireyselliği – şahsiliği – ilkesi! Babanız bir suç işledi diyelim. Bu, sizi bağlamaz. Sizin babanızın işlediği bir suçtan dolayı yaptırıma uğramanız, hukuk tekniği bakımından kabul edilemez. Eğer bu oluyorsa – ki oluyor! – bunun uygulandığı yerde bir devletin varlığından söz edilemez. Almanya’da Hitler döneminde Sippenhaft uygulaması yapıldı. Bir kişi, ailesinden birinin işlediği suçtan dolayı devletin takibatına uğratıldı. Gestapo yöntemidir bu. Zaten hedefe konmuş etnik, dinsel veya politik grupları elimine etmek için uygulanan bir metottur. Türkiye’de doğrusu ilk kez bu denli yüksek oranlarda 15 Temmuz 2016 sonrasında uygulanmaya başladı bu. İki türde gerçekleşiyor. 1) Doğrudan bir akrabanızın (kural olarak özellikle birinci derece bir akraba; anneniz, babanız, kardeşiniz vs. yani) işlediği iddia veya fabrike edilen suçtan dolayı siz de hukuken suçlanıyorsunuz ve sözüm ona mahkemeye (usulden!) çıkıyorsunuz. 2) Bir akrabanızın işlediği iddia veya fabrike edilen suçtan dolayı size de endirekt ceza veriliyor. İşinizi kaybediyorsunuz veya yurtdışına çıkacak pasaport bulamadığınız için örneğin bir zaruri tedaviye gidemiyorsunuz. Bu her iki durumda da esasen cezalandırılan kişi, o suç işlediği iddia veya fabrike edilen kişidir. Mesela küçük Ahmet’e dolaylı olarak uygulanan yaptırım, esasen onun hapisteki babasını cezalandırdı! Oysa suç bireyseldir! Hukuka giriş kitaplarında yazıyor. Her tür normal devlette de uygulanan budur. 

Bu her üç ölçüt de bugün rafa kaldırılmış durumda.

Şimdi Ahmet Şık gibi biri bile çıkıp bu üç kıstasa uygun olmayan demeçler veriyor. Gazeteci ve milletvekili fark etmez. Bunu yapmaya başladınız mı ipin ucu kaçar. İlkeler önemlidir. Kimin hakkında olursa olsun, bu tür yanlış uygulamalar yapılmaya görsün, o devlete bir daha dikiş tutturamazsınız! Ve eninde sonunda o hukuksuzluk canavarı bir gün gelir sizi veya bir yakınınızı bulur! 

Ben AKP veya MHP, derin devlet Perinçek bilmem ne, bunları eleştirmiyorum artık! Çünkü sistemin sahipleri zaten bundan besleniyor. Onlara hukuku veya ahlakı anımsatmak işe yaramaz! Bu tür boş işlerle uğraşmıyorum. Dahası, Babacan veya Davutoğlu gibi AKP “siyasal mirasının” başoyuncuları da bu tür diskurları kullandıklarında hiç hayal kırıklığına uğramıyorum. Sadece onlara umut bağlayanları ayıltmaya yönelik bir iki uyarı yapıyorum. Ama bazıları nedense birkaç kez sobaya dokunsa da öğrenmiyor. Bunun nedenlerini analiz etmeye yeltenmek başka bir yazının konusu olsun. Konuya geri dönecek olursam, esas sorun, muhalif olarak kabul edilen mesela CHP gibi kurumsal veya Can Dündar gibi ya da Ahmet Şık gibi kişisel muhaliflerin bu tür diskurları kullanması. Hukuk bilincinden yoksun olmaları. İnsanları bir potaya ya da kategoriye sokup, gevrekçe genellemelerde bulunmaları! Bunu kabul edemiyorum. Bu kurum ve kişiler muhalif değildir gibi bir kanıya varılsa, onları da Davutoğlu-Babacan, hatta AKP-derin devlet kategorisinde ele alıp, “olur böyle şeyler, burası Türkiye!” demek mümkün! Ama bu bahsettiğim isimler halen “muhalif” olarak algılanıyor. Bu cidden çok enteresan bir durum!

Ergun Babahan da benim “Cemaatçi” olduğumu iddia ediyordu. Ayrıca olsam ne yazar da, olmadığım halde sırf bazılarını memnun etmek için “evet Cemaatçi’yim” demem normal olmaz. Mesele şu ki, adam kalkmış “öylesin ben biliyorum” diyor. Yahu ben bilmiyorum, sen nasıl biliyorsun türü Cem Yılmaz vari bir diyalog geçiyor. Önemli olan birilerinin birileri hakkında bir şeyleri bildiğini söylediği bir toplum olması! Sadece birkaç meczup bu evhamları dillendirse, güler geçersiniz de; esas mesele yukarıda izah etmeye çalıştığım devlet pratiğinde, mahkemelerin bu türden “ifadeleri” tanık ifadesi olarak sayması ve insanların bu nedenle mahkûmiyet alıp yıllarını demir parmaklıklar arkasında çürütmesi. 

“Ben gördüm, kermese kısır yaptı!”. “Oğlunu filanca dershaneye göndermiş. Hem de burslu!”. “Ev kredisini bank bilmem neden almamış mı?” “Kantinde adamı üç defa ankesörlü telefondan bilinmeyen bir numarayı ararken gördüm!”. “Bilmem ne internet bağlantısını iptal ettirmesin mi! Vay alçak!” gibi “kanıtlar” üzerine insanlar 5 yıl hapis yatarken, Ahmet Şık gibi bazılarının hala martavallar hakkında konuşması mide bulandırıcı. Ona başka kriter, buna başka! Öyle mi? Öyle maalesef!

Suç-ceza-yasa arasındaki bağ kopmuş! Bu olay Keloğlan masallarındaki “kırk katır mı kırk satır mı” türü cezaya benziyor. Ferman verilmiş! Kanaat oluşmuş! Artık “ağzınla kuş tutsan” suçsuzluğunu kanıtlayamazsın. “Suçsuzluğu kanıtlamak!” – evet istenen ve beklenen budur! Aksi kanıtlanana dek herkes masum addedilir. Nerede? Bunu bir Türk mahkemesinde sormuşlar. Hâkim “sen bunu Amerikan filmlerinde mi gördün!” diye sanığı azarlamış. Bu ülkede eğer Ahmet Şık gibi insanlar da bunu dert etmeyecekse, bence herkes dükkânı kapatsın, bu iş bitmiştir! Zaten küresel pandemi var. Kayışı kopmuş kamyon kimin umurunda?

1 YORUM

  1. “Ama bazıları nedense birkaç kez sobaya dokunsa da öğrenmiyor.” Bazıları icin Güneş ‘in batidan doğması ya da Kızıl denizin yarılması gerekiyor sanırım. Ancak o an geldiğinde iş işten geçmiş olacak.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin