Sosyal medya, sağlıklı iletişimi yavaşça öldürürken

YORUM | YAVUZ ALTUN 

Clubhouse diye yeni bir sosyal medya uygulaması hayatımıza girdi. Geçen yıl Nisan ayında, herkes koronavirüs pandemisi sebebiyle evlerine tıkılmışken yola çıkan Clubhouse, sese dayalı bir uygulama. İnsanlar kendi açtıkları odalarda bir araya gelip sohbet başlatabiliyor ve başkaları da bu sohbete katılıp moderatörlerden söz isteyerek dâhil olabiliyor. Yahut sessizce dinleyip sıkılınca da çıkabiliyor.

Şimdilik sadece Apple ürünlerinde kullanılabilen Clubhouse’un bir anda bu kadar çok konuşulmaya başlaması, yakın zamanda şirketin aldığı büyük yatırıma ve bu yatırımla birlikte gelen başarılı PR kampanyasına dayanıyor. Davetiye usulüyle dâhil olabildiğiniz Clubhouse’a, bir anda ünlü isimler belirmeye ve sohbet odaları oluşturmaya başlayınca, hâliyle milyonlarca insan akın etti.

Burası öyle bir yer ki, Tesla’nın sahibi Elon Musk, geçenlerde patlak veren GameStop olayıyla gündeme gelen Robinhood isimli hisse senedi alım satım uygulamasının CEO’su Vlad Tenev’le bir röportaj yaptı. Hatta Robinhood’un GameStop hisseleriyle ilgili işlemleri kısıtlaması üzerine bir güzel fırçaladı. Hâl böyle olunca, uygulamanın popülaritesi daha da arttı.

Son zamanlarda medya ve siyasetçiler tarafından sıkıştırılan, fakat hâlen dünyada en çok kullanılan uygulamanın, Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg de derdini Clubhouse’ta anlatmayı denedi. Kendisi geçmişte aldığı bir karar neticesinde Twitter hesabı açmamaya yemin etmiş, bugüne kadar kamuoyu mesajlarını ya medya aracılığıyla ya da Facebook hesabından vermişti. Uygulamayı sevmiş olacak ki, şimdi Clubhouse’a rakip olacak bir platform üzerinde çalışıyormuş.

Bu konuda yalnız değil. Sese dayalı sosyal medya uygulamalarının, özellikle pandemi sebebiyle insanlara cazip geldiğini gören Twitter da, bu yılın başında Breaker isimli bir çeşit sosyal podcast platformunu bünyesine kattı. Büyük teknoloji firmaları, sesin dijital sosyalleşmeye yeni ufuklar kazandıracağı görüşünde.

Bu arada bir başka trend e-bülten diye Türkçeleştirdiğimiz “newsletter” uygulamaları. E-posta aboneliği usulüyle çalışan bu platformlarda, takipçilerinize e-posta formatında yazılar ya da yaptığınız işlerle ilgili kısa tanıtımlar yollayabiliyorsunuz. Substack ve Revue şu anda bu alanda öne çıkan şirketler. Substack, “Gazeteciler için editör baskısından kurtulabilecekleri bir platform” olarak ünlenirken, Hollanda merkezli Revue’yi ise Twitter satın aldı ve tıpkı Breaker alımında olduğu gibi elindeki kullanıcı ordusunu yeni deneyimlerle tanıştırmaya hazırlanıyor.

Hâli hazırda ortalama bir insanın kullanabileceği çok sayıda “yayın” platformu var. YouTube’da kendi videolarınızı çekip paylaşabilir, Spotify’da podcast dediğimiz sesli kayıtlarınızla insanlara ulaşabilir, Twitter başta olmak üzere çok sayıda sosyal medya mecrasında da düşüncelerinizi yazabilirsiniz. Bunlar elbette “köşe taşı” platformlar. Bunun yanı sıra Instagram ya da Discord’da canlı yayınlar, Snapchat’te oluşturulan kanallar, pandemiyle birlikte iyice alıştığımız Zoom’da paneller (webinarlar) yapmak da bir hayli kolaylaştı.

Eskiden bu türlü kitle iletişim araçlarına yalnızca büyük medya kuruluşları sahipti. Bir dergi ya da gazete çıkarmak için matbaaya ve dağıtım ağına erişmeniz gerekirdi. Televizyon yayıncılığı bir hayli pahalı olduğundan az sayıda televizyon kanalı varlığını sürdürebiliyordu. Radyo nispeten daha ucuzdu ama oradan da para kazanmak için reklamverenlere ihtiyacınız vardı.

Dijital mecralar şimdi bütün bu masrafları minimuma indirdi. Hatta popülerliğiniz oranında para da kazanabiliyorsunuz. Artık herkes kendi sesini dünyaya duyurabileceği imkâna sahip. Gelgelelim, bu platformlarda popülaritenin belirgin bir formülü yok. Zaten konvansiyonel medyada popüler olmuş isimler, burada da çok takipçi topluyor. Ancak sosyal medya görünürlüğü, öyle yabana atılacak bir durum değil. Haberlere göre, akademik dünyada bile sosyal medyada iyi bir takipçi iletişimi kurabilmiş kişiler daha çok tercih edilmeye başladı.

Dediğim gibi eskiden sesinizi duyurabilmek, diyelim hakkınızdaki bir iddiaya cevap verebilmek için gazetecilere, televizyonculara ihtiyacınız vardı. Ama 4 yıl boyunca dünyanın en güçlü koltuğunda oturan Donald Trump, hiçbir medya organına ihtiyaç duymadan, bütün söyleyeceklerini Twitter’da yazdı. Özellikle geleneksel medyanın pek ilgi göstermediği politikacılar, sosyal medyayı iyi kullanarak, anketleri ve beklentileri aşıp kendilerine parlak bir siyasî kariyer inşa edebildi. Popülistler dediğimiz müesses nizamın dışından gelen politik hareketler, Facebook’la milyonlara ulaşma şansı yakaladı.

ABD’de 6 Ocak’taki Kongre baskını sırasında orada olan milletvekillerinden Demokrat Partili Alexandria Ocasio-Cortez, Instagram’daki bir canlı yayında yaşadığı “ölüm korkusunu” gözyaşları içinde anlattı. Hayli etkili bir performanstı. Daha sonra onun hikâyesinde yanlışlar olduğunu savunanlar olsa da, ana akım medya anlatımını teyit edecekti. Ocasio-Cortez, genç bir siyasetçi ve bu türlü sosyal medya platformlarını etkili bir şekilde kullanıyor, takipçilerine bu yolla ilk elden düşüncelerini anlatma şansı buluyor.

Aynı şeyi gazeteciler de yapmaya başladı. Yukarıda değindim. Substack gibi e-bülten uygulamaları gazeteciler tarafından aktif şekilde kullanılıyor. Hatta bizzat platformun kurucuları popüler gazetecilere para vererek orada yayın yapmalarını sağladı. Patreon ve YouTube da gazetecilerin sevdiği mecralar. Bazıları, çalışacak mecra bulamadıkları, hükümet baskısı sebebiyle işsiz kaldıkları için buralardalar fakat bir kısmı da ana akım medyadaki “ağır editör baskısından” kurtulmak istediklerini ifade ediyor.

Ortalama bir gazetede, bir haberin yayınlanması için muhabirden başlayıp son editöre kadar giden bir zincirden geçmesi gerekliydi. Bu zincir, haberin “kalitesinin” güvencesiydi aynı zamanda. Unsurları yerli yerinde mi, bilgilerin tamamı kontrol edilmiş mi, haberle yorum ayrılmış mı, okuyucuya doğru bilgi aktarılıyor mu, gibi sorular, bu aşamalardan geçerken sorulur ve haber metni olabilecek en doğru şekliyle yayına giderdi. Aynı şekilde kurumların yaptıkları açıklamalar önce basın kuruluşlarına gider, orada habercilik filtresinden geçirilip okuyucuya ulaşırdı.

Bugün geldiğimiz noktada sosyal medya insanlara doğrudan ulaşma imkânı verirken, aradaki bütün bu “editöryal müdahale evrenini” yok ediyor. Bu da karşımıza sık yaşadığımız problemleri koyuyor. Mesela Donald Trump’ın Twitter hesabının engellenmesi hikâyesi. Binlerce takipçili hesaplar dünyanın her yerinde nefret yayabiliyor, ırkçılık yapabiliyor, komplo teorilerini gerçekmiş gibi sunabiliyor. Buna karşılık platformlar neredeyse çaresiz durumda. Belli başlı müdahaleler yapabiliyorlar ama çoğu zaman çok geç oluyor.

Buna bir de sosyal medyanın “canhıraş” atmosferini eklemek gerekir. Burada söz söyleyen gazetecisinden politikacısına, herkes bir çeşit “vaiz”. Yazdıkları ne kadar bilgilendirici olursa olsun, kitleler onlara bir kabile reisine bağlanır gibi bağlanıyor aslında. Bugün sosyal medyada dillendirilen iddiaları doğrulamak için ortalama bir kullanıcının adeta bir gazeteci gibi bütün taraflara gidip onların ne dediklerine bakması gerekli. Ancak pratikte bu imkânsız olduğu için bir “fenomen” takip ediyor ve bütün “gerçekleri” ondan alıyorsunuz.

Bu mecralarda popülerleşmenin belirgin bir kuralı yok dedim fakat bazı püf noktaları var. Bunlardan en önemlisi her meselede radikal bir pozisyon almak, en uç yorumları yapmak ve düşmanlaştırıcı bir dil kullanmak. Popülist politikacıların albenisi de buradan geliyor. Bir grup ya da sembol belirleyip ona nefret kusmanın ortalama insanlar nezdinde büyük bir cazibesi var. Bir çeşit ayin gibi. Bu sebeple de sosyal medyada aslında “iletişim” kurmuyoruz çoğu zaman. Hemen herkes bir performans ortaya koyuyor. Kendi kimliğini belli edip “yandaş” arıyor. Sonuçta da bölünme ve radikalleşmenin artmasıyla var olan iletişim imkânları da zora giriyor.

Coğrafî kısıtları neredeyse tamamen ortadan kaldıran sosyal medya evreninin şu aşamada en büyük problemi bu radikalleşme ve öfke. Kutuplaşmaya doğrudan etki eden bu platformlar, uzlaşma zeminlerini ve hakem rolü üstlenebilecek kurumların altını oyuyor maalesef. Burada suç sadece bu uygulamaların değil elbette. Kullanıcılar olarak bizler de, kendi içimizdeki bu karanlık tarafları klavye başında daha rahat ortaya çıkarıyoruz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin