‘Sıkıntı içimizde’ ve zulüm

YORUM | AHMET KURUCAN 

“Sıkıntı içimizde” yazısı ile alakalı cevap vereceğim ikinci okuyucu yorumuna gelince: Okuyucumuz benim “Travma ile birlikte yaşamak zorundayız” cümlesiyle ifade ettiğim tespitime  karşılık, travmanın kaynağının içimizde olduğunu, Allah’a samimiyetle yapılacak tövbe, istiğfar ve af dilemekle sorunların çözüleceğini, teslimiyet ve tevekkülü bir kenara bırakıp her şeyi akli çıkarımlarla çözmenin, sebeplere çok fazla değer verme anlamını taşıdığını söyleyerek bu inanç, mantık ve yaklaşımla sorunların çözülemeyeceğini belirttikten sonra ilave ediyor: “Allah zulmetmez, elimizden geleni yaparsak Allah gerisini tamamlayacak.”

Bir önceki yazımda da ifade ettiğim gibi tabii ki Allah kimseye zulmetmez. O zulmü biz, bize yapıyoruz. Ama buradaki biz kim? Türkiye toplumumu mu, Cemaat mensupları mı, Cemaat’i düşmanlaştıran ve bu uğurda soykırım aşamalarının hemen hepsini sırasıyla uygulayan AKP ve iktidar bileşenleri mi, derin devlet mi? Kim bu biz?

Benim ifadelerinin akışından anladığım okuyucumuzun biz ile kastettiği Cemaat mensupları. Eğer bu çıkarımım doğruysa, ona sormak isterim, soykırım aşamasına gelmiş zulümlerde diğerlerinin hiç mi rolü yok? Gözlerinin önünde bir sosyal grubun ölümüne seyirci kalan Türkiye toplumunun hiç mi kabahati yok? Ya bu zulümleri gönüllü olarak yapan, uygulayan Erdoğan ve şürekasının? Farz edelim ki bu zulümler Cemaat mensuplarının işlemiş olduğu suçlardan kaynaklanıyor ve zulüm değil adalet, o zaman anneleri ile birlikte hapis yatan kundaktaki bebeklere, 3 yaşında yüzlerinden nur damlayan çocuklara ne demeli? Onların suçu ne? Böyle bir bedel ödemeyi gerektirecek ne yapmışlar? Cemaate mensup bir annenin çocuğu olmak mı onun suçu? Kaldı ki annenin suçu ne? Daha yeni açıkladı Nordic Monitor, 100 bine yakın çocuğu terör örgütü üyesi olarak fişlemişler. Bunları reva gören zalimleri görmeden teslimden, tevekkülden ve akli çıkarımlardan söz edilebilir mi Allah aşkına?

Devam edeyim: “Travmanın kaynağı içimizde” diyor okuyucumuz. Ben de kısmen katılıyorum bu tespite. Kısmen deyişim zamanlama konusunda ne düşündüğünü bilmediğim için. Eğer burada başlangıç adına bir tarih konulmuyorsa şu soruya ikna edici cevap verilmesi lazım: Her şey güllük gülistanlık iken, söz gelimi 2013 yılına kadar neden yaşamadık biz bu travmayı? Elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün, bazılarının Cemaat’in güç zehirlenmesi yaşadığı dönemler diye tavsif ettiği o yıllarda neredeydi bu travma? Dünyanın dört bir yanına insanlığa hizmet deyip koşar adımlarla giderken, yurt içinde eğitim kurumları, yardım dernekleri, iyilik vakıfları ile sabahtan akşama, akşamdan sabaha çoluğuyla çocuğuyla şen-şakrak, neşe ve şevk ile koşarken niye travma yaşamadık? Ama okuyucumuz travma zamanını 2013 veya 2016’dan başlatıyorsa burada kısmen anlaşıyoruz demektir. Bir tek şartla, yukarıda belirttiğim harici güçlerin yapmış oldukları zulümlerin bu travmada payı olduğunu inkâr edilmeyecek.

Bir sonraki cümlesi: “Samimiyetle tövbe, istiğfar ve af dilemek.” Amenna. Tövbe ve istiğfar Allah’tan dilenir. Kul hakkının tekabül etmediği, Allah-kul arasındaki ilişkilerde daha çok ön plana çıkar bu iki kavram İslami literatürde. Affa gelince: Onun hem dünya hem de ahirete yani hem insanlara hem de Allah’a bakan veçheleri vardır. Eğer kul hakkının söz konusu olduğu ve konusu suç teşkil eden eylemler için af tabiri kullanılıyorsa, burada verilen kararlar, yapılan davranışlar ve bunların sonuçlarından etkilenen herkesten tek tek dünya için af, ahiret için helallik talebinde bulunulmalıdır. Fakat affa daha sıra gelmeden önce siyasetin köpeği olmayan bağımsız yargı, tarafsız hâkim, adil yargılama usulü ve evrensel hukuk normlarına uygun kanunlar eşliğinde yargılanmak gerekir. Diyelim ki aleyhte karar verildi ve hak sahibi tam bu aşamada affediyor. Eğer hukuk sistemi buna müsaitse hiçbir şey demem. Bu durumda bedel ödenmeyebilir ama hak sahibi, lehine karar verilen kişi affetmez ise o bedel ödenecektir. Hak sahibi affetti ama suçun kamuya bakan veçhesi varsa hak sahibinin affetmesi de işe yaramaz. Bununla beraber konusu suç teşkil etmeyen, içinde kasıt unsuru taşımayan eylemlere gelince; orada suç yok hata vardır. Bir yandan af diğer yandan helallik işte burada söz konusudur. Hata ile suç, af ile helallik arasında var olan ince çizgi inşallah dikkatinizden kaçmamıştır.

Okuyucumuzun son sözleri: “Elimizden geleni yaparsak Allah tamamlayacak.” Neyi tamamlayacak Allah bilmiyorum ama sanırım bu zulüm sürecinin son bulması kastediliyor. Böyle olduğunu kabul edeyim ve sorayım şimdi, elimizden geleni yapıyor muyuz? Tekrar ediyorum, dinin, ahlakın, aklın ve fıtratın adeta tek yol bu dediği şeyleri hayata taşıyor muyuz? Teorik bilgilerin, tecrübi davranışların, uzman görüşlerinin hasılası olarak ortaya konulan, mutlaka, şimdi, hemen yapılması gerekir denilen şeyleri yapıyor, plan ve projeleri uyguluyor muyuz? Yapısal ve sistemik sorunların üzerine gidebiliyor muyuz? Biz bu noktada üzerimize düşeni yapmazsak, Allah neyi, nasıl tamamlayacak?

“Sen de çok materyalist olmuşsun. Her şeye akıl ve tecrübe perspektifinden bakıyorsun” diyebilirsiniz; zaten okuyucumuz da öyle diyor. Ama ne yapayım, kâinatta işleyen düzen böyle. Kuralları koyan öyle koymuş. “İnsana çalıştığından ötesi yoktur” demiş ve çalışanların dini aidiyetlerine bakmaksızın çalışana vermiş. Mehmet Akif’ten önceki hafta aktardığım tevekkül şiirini bu gözle bir daha okumanızı öneririm.

Belki şimdi bazılarının aklından Hz. İbrahim ve Nemrut, Hz. Musa ve Firavun, Hz. Muhammed (sas)ve Ebu Cehil geçiyordur. Mancınıkla ateşe atılmayı, Kızıldeniz’den geçmeyi, Bedir’deki galibiyeti nereye koyuyor acaba diye düşünüyor olabilirsiniz. “Allah’ın lütfu ve ihsanı ile Müslümanlar lehine tarihe yaptığı müdahale değil midir?” diyorsunuzdur belki. Bütün bunlar doğru. Allah’ın tarihe müdahalesi ama insan plan ve programını Allah’ın lütfedeceği bu ekstra ihsanlara göre yapmaz ki? O peygamberler de böyle yapmamış zaten. Allah’a iman, nihayetsiz güven, teslim, tevekkül, sika maddi planda yapılması gereken şeyleri terk etmek anlamını taşımaz ki! Hatta böyle davranmak Allah’ın muhtemel ihsanlarını suiistimal anlamı taşır. “Deveni bağla ondan sonra tevekkül et” diyen Nebiler Serverini unutmayın. O zaman son kez sorayım, biz devemizi bağladık mı, bağlıyor muyuz, bağlayacak mıyız?

Okuyucumuz “Deveni sağlam kazığa bağla mevzuu şu demek; yapabildiğini yap, yapamadığını Allah’a (cc) bırak,” diyebilir. Saygıyla karşılarım ama katılmıyorum bu görüşe. Çünkü devesini bağlamamayı tevekkül olarak anlayan bir zihniyete karşı söylenmiş sözdür o. Daha öte bir mana vermeye gerek yok. Dolayısıyla orada tevekkül deveyi bağlamakla başlar. Devenin kaçmasını, çalınmasını önlemek için deveyi bağlamanın yetmediği yerde ilave tedbirler almak da şarttır. Şimdi tekrar sorayım, bırakın ilave tedbirleri, deveyi bağladık mı?

Son olarak, diyor ki okuyucumuz: “Dış dünya bomba olsa patlasa zarar veremez. Bizdeki gedikler olmasa. Hocamız bunu yüzlerce defa söyledi hala söylüyor. Bununla alakalı çok ayet, hadis, yaşanmışlar ve ilmi araştırmalar var. Yaşayacağımız olaylar şimdiki bizim ahvalimize benzer olacak. Eğer biz kendimizi değiştirmezsek Allah (cc) bizim konumumuzu değiştirmeyecek. Bu da ayet ve sabittir.”

Buna itirazım yok. Hele okuyucumuzun ayetle ilişkilendirdiği noktada farklı düşünmüyoruz. Evet, bizdeki gedikler dış dünyanın tasallutuna vesile oluyor, zira biz bize düşeni gerektiği ölçüde gerektiği zamanda yapmıyoruz. Böyle olunca da onlar buldukları gedikleri değerlendirip bomba olup başımızda patlıyorlar. Hatta ilavede bulunayım, yıllardır yüzlerce vaiz ve nasihin sohbetlerinde duyduğumuz, yazılarında okuduğumuz “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez,” ayetini çoktan beri duymuyoruz. Halbuki bu ayet tam da şimdi içe yönelik bir seyahatte bize rehber olacak. Zira ayetin ifade ettiği şey, Allah bir topluluğa, bir topluma sahip olduğu özelliklerden dolayı birçok lütuf ve ihsanda bulunduysa, o lütuf ve ihsanlarını ellerinden almaz ancak onlar kendilerini değiştirirse hariç diyor. Her neyse, başlı başına ele alınması gereken bir konu bu.

“Sıkıntı içimizde” diyerek başladığım yazı serisine son veriyorum. Artık bu konuya bir daha geri dönmeyi düşünmüyorum. 3 yazıda meramımı anlattığım kanaatindeyim. Yalnız af ve helallik kavramları arasındaki fark konusunda müstakil bir yazı kaleme alacağım inşallah. 

Ramazan Allah’ın rahmet ve merhametinin feyezan halinde olması açısından zatı itibariyle mübarek bir zaman dilimidir ama ondan daha önemlisi ondan istifade etmektir ki bu da insanın irade ve ihtiyarı ile ibadet ve salih amellerde bulunmasıyla mümkündür. Bu hakikati idrak edenlere ne mutlu! Hayırlı Ramazanlar.

3 YORUMLAR

  1. Değerli hocam, yorumunuzu okudum. Sizin gibi yenilikçi birisinden hiç yeni bir şey yok yorumda. Hep onlar suçlu biz masum(en aindan çocuklar masum). Hocam bunları söylemeye gerek yok. Asıl mesele bizim başta HE olmak üzere bu krizi sonlandırmak için ne yaptigimizdir. Erdoğan ve şurekasinin hiç mi suçu yok, diye soruyorsunuz. Evet hem de dizboyu. Ama bir evin delisoni idare etmek akillilara düşer. Biz akıllı gibi davranmadik, davranmiyoruz. Ver Allah karşı tarafa taş atıyoruz. Bu usul ile insanlık tarihi boyunca çözülmüş bu mesele var mı? Karşı tarafa zalim, gaddar, firavun, münafık vs diyerek nereye varacağız. Giden canlar bizim, çile çekenler bizim, dolayısıyla karşı tarafı taşlamak yerine bir şeyler yapın ve bu akan kanı durdurun. Karşı tarafın, düşmesini, ölmesini beklemek, çaresiz, aciz zavallilarin işidir. Ne yapalım diye soracaksınız? Ben de soruyorum, şimdiye kadar bu konuda tabanda veya tavanda bir istişare oldu mu, eğer olsa mutlaka duyulur, bir adım atılırdı. Seyrederek iyi bir sonuç beklemek(tevekkül) miskinlik değil midir? İşin tabii seyri içinde tabiiki onlar devrilecek bu zulüm bitecek. Bu bir keramet değil. Ama başta harab olduktan sonra…

  2. Öncelikle yukardaki yorumu yazan beyefendiye teşekkürler gerçekten çok önemli bir mevzuya değinmiş.Bunca sıkıntı zulüm travmalar yaşandı ve herkes kendi başına hayata tutunma çabası içinde kimileri başardı kimileri hala çile dolduruyor gençler ise apayrı travmaların içinde kıvranıyor(kendi çocuklarmdan biliyorum) karşı taraf ne yaptıysa yaptı artık çoktan durum bizi aştı ve Cenabı Hakkın hukukunda,ya bizler ne yaptık ne yapabiliyoruz.Ulaştığmz ülkelerde yaşama tutunmaya çalışıyoruz,yaşıyormuyuz onu da bilmiyorum ,nefes alıyoruz ,asgari şartlarda da olsa bir yaşam alanı sağladı sığındığmz ülkeler,ya sonrası.Kimseden bir beklentimiz de yok dualardan başka ancak sebepler dairesinde hukuk ve adalet ,şeffafiyet ,muhasebe ,dürüstlük ,hakkın hatırı alidr düsturu ,insani haklar adına yeni yollar,yeni söylemler ve adımlar olmadan bırakın dünyayı, kendimizi ve gençlerimizi bile bu travmaların girdabından kurtarmak mümkün görünmüyor.Herşeyden önce durumun vahametini kabulleniş şart….

  3. Evet sıkıntı birçok açıdan içimizde; sizin, Mahmut Akpınar’ın ve Ahmet Dönmez’in yazdıkları; Hakan Zafer’in, İsmail Sezgin’in ve Halit Esendir’in ifadeleri sıkıntının farklı boyutlarına dikkat çekiyor. Sıkıntı içimizde çünkü zulmün travmasını içimizde yaşıyoruz. Ama bütün bunlara rağmen inandığım dinin peygamberinin Vahşi’yi, İkrime’yi affettigi gibi ben de affetmeye hazırım ancak benim karşimdakiler onlar gibi değil. Bunlar kendi yaptıkları antlaşmaya ihanet Medine’nin münafık ve zalim toplulukları gibiller.
    Affetmek tövbe gerektirmez mi? Ama ‘Kızıl Deniz kapanmadan’ önce….

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin