Sadaka verecek bir şey bulamayan ne yapsın?

YORUM | AHMET KURUCAN

Sadakanın insanî, ahlakî, hukukî değerinden bahsedecek değilim bu yazıda. Sadece ilk okuduğum yıllardan beri benim dikkatimi çeken bir ayet ve aynı çerçevede yer alan bir-iki hadisten hareketle sadakanın dindeki yeri adına serd-i kelamda bulunmak istiyorum.

Sadaka Allah’ın rızasını kazanma amacıyla ihtiyaç sahibi kişilere verilen karşılıksız maddi yardım olarak tarif edilir. Kur’an’da zekâta da sadaka (9/60) denilmesinden hareketle bunun anlam çerçevesini daha geniş tutup hukuki olarak vermekle zorunlu olduğumuz vergileri de sadaka kavramının kapsamı içinde değerlendirmek mümkündür. Bu takdirde tabii ki sadakanın tarifi de genişletilmek zorundadır. Teknik sayılabilecek ve konu ile akademik düzlemde ilgilenen kişilere ait bu tartışma bir kenara halkımız arasında sadaka daha çok insanın fıtratında bulunan muhtaç kişilere yardım etme niyetiyle verilen küçük-büyük maddi yardımları içine alan bir kavramdır.

Sözü fazla uzatmadan hemen dikkatimi çeken dediğim ayete geçeyim. Ayet Tevbe suresinde yer alıyor. Lafzi olarak ayeti şöyle tercüme edebiliriz: “Sadakalar konusunda müminlerden ek bağışlarda bulunanlarla sadaka vermek için cehd, gayret ve emeklerinden başkasını bulamayanları yadırgayarak alay edenler; Allah asıl onları alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azap vardır.” (9/79) Ne anladık bu ayetten diyebilirsiniz? Gerçekten bu lafzi tercüme insanın zihnine birçok sorunun üşüşmesine sebebiyet veriyor. Mesela, sadaka nedir, ek bağış ne demek, alay edenler kimler, Allah onları nasıl alay konusu kıldı, alay etmenin karşılığı neden acı bir azap?

Ayetleri tarihi bağlamlarından koparıp lafzî bir okuma ve anlamaya tabii tutarsak olacağı budur. Bir de bunun üzerine lafzı/metni merkeze koyup yorumlamaya gidersek din adına dine aykırı şeyler söylemek işten bile değildir. Halbuki tarihi konsept ile birlikte ayete meal verilse yani söz konusu konsept meale yansıtılsa bu soruların hiç birisini sormaya ihtiyaç dahi hasıl olmayacaktır. Bakın sebeb-i nüzul demedim. Gerçi daha detaylı malumat almak için eğer biliyorsak ona da girmek lazım ama ben sadece bu nüzul sebebi bilinerek ve akılda tutularak onun meale yansıtılmasından bahsediyorum. İsterseniz bir deneme yapalım: “(Savaş masraflarını karşılama ya da hayırlı işler için sahip olduğu mallardan fedakârlık yapıp infak etme söz konusu olduğunda) o münafıklar hem üzerlerine düşenden kat kat fazlasını cömertçe yerine getirip yardımda bulunan zengin müminlere hem de gece gündüz çalışıp alnının teriyle kazanıp getirdiğini veren fakir müminlere dil uzatır ve alay ederler. Ama onlara alay etmelerinin hesabı sorulacaktır. Onların hakkı çok çetin bir azaba çarptırılmaktır.”

Gördüğünüz gibi henüz sebeb-i nüzul bilgilerine  gitmeden o bilgiler zihnimizin bir kenarında tutarak vermiş olmuş olduğumuz meal yukarıda sorduğumuz soruları cevapsız bırakmıyor. İhtimal eskilerin meal-ı münif dediği şey de bu olsa gerek.

Sebeb-i nüzule girecek olursak: Tebük savaşı öncesi Allah Resulü (sas)ordunun teçhizatı için sahabeden imkanları nispetinde yardım etmelerini talep ediyor. Rivayetlere göre bu teklif hiçbir şekilde karşılıksız kalmıyor ve herkes gönüllü olarak katkıda bulunuyor. İman içlerine yerleşmemiş, Kur’an’ın tasvir ettiği gibi ‘bir orada bir burada duran’ ve duracağı yeri muhtemel güç-kuvvet ve galip-mağlup ilişkilerine göre belirleyecek olan münafıklar onlar ölçüsünde göstermelik bile olsa yardım etmedikleri ve edemediklerinden dolayı alay etmeye başlıyorlar. Yaptıkları alayda da iki sınıf insanı hedefe koyuyorlar. Bir; Abdurrahman b Avf gibi 8 bin dirhemlik malının yarısını getirip cömertçe verenler, ikincisi Asım b Adiy el-Ensari, Amr b Avf  gibi bir vesk (200 kg) hurma getiren ya da Beni Amr kabilesinden Ebu Akil b. Kays bir sa’ (3 kg) hurma getiren kişiler. 

Rivayetlere göre Ebu Akil sabaha kadar bir hurma bahçesinde kuyudan su çekiyor, karşılığında almış olduğu 6 kg hurmanın yarısını getirip veriyor. Münafıklar da yukarıda dediğimiz gibi her iki kesimde yer alan kişiler için riya yapıyorlar diye alay ediyorlar. Hatta Ebu Akıl için dedikleri şey aynen şu: “Allah ve Resulü Ebu Akil’in 3 kiloluk hurmasından beridir, müstağnidir. O bu hurmayı insanlar arasında adı duyulsun ve konuşulsun diye getirdi.” (Buhari, Zekat, 10; Müslim, Zekat, 72) Doğrudur, Allah ve Resulünün o hurmaya ihtiyacı yoktur ama Ebu Akil bu hayır yarışından geri durmak istemiyor ve imkanları nispetinde katkı sağlamayı murad ediyor. Zaten münafıkların iman içlerine sinmediği için anlamadığı şey de bu.

Pekâlâ sonuç ne olmuştur. Tabii ki herkes için geçerli değil ama bu bağlamda Ebu Mes’ud’un şu sözleri oldukça dikkat çekici: “Resullullah bize sadaka vermemizi emrettiği sıralarda herhangi birimiz çarşıya gider ve sırtında yük taşıyarak iki avuç hurma kazanırdı. Bugün ise bunlardan her birinin yüz binlere varan serveti vardır.” (Buhari, Zekât, 10)

Devlette kamu maliyesinin henüz düzene girmediği ve savaşa gidecek ordunun teçhizatı için devlet bütçesi ve imkanlarının yeterli olmadığı zamanlarda veya sosyal ve toplumsal dayanışma için Efendimizin yardım çağrılarına herkes böyle mi destek veriyordu? O toplum içinde elinde avucunda sadaka verecek bir şeyi olmadığı gibi çarşıda hamallık yapacak, hurma bahçelerinden kuyudan su çekecek sıhhate sahip olmayanlar da olabilirdi ve bu hayatın tabii akışına uygun bir durumdu. Soru şu; onlar ne yapıyordu? Madem ki bir seferberlik havası söz konusuydu. Kur’an hadiselere bağlı olarak ter ü taze henüz nazil olup dururken, Hz. Peygamber maddi ve manevi otoritesi ile her gün onlarla yüz yüze iken bu kişiler ne yapıyorlardı. Ebu Musa el-Eş’ari’nin Allah Resulü ile girmiş olduğu bir diyalog tam da bu sorumuza cevap mahiyetini taşımaktadır. Yine Efendimizin sadaka talebinde bulunduğu bir zamanda sahabeden birisi şu soruyu sorar: “Ya Resulallah! Ya sadaka verecek bir şey bulamayan ne yapsın?” Efendimiz cevaben:” Eliyle kazansın. Hem kendi nefsine faydalı olur hem de tasadduk eder” der. Sahabe yine sorar: “Ya bir kazanç yolu bulamazsa, gücü yetmezse?” Efendimizin buna verdiği cevap şudur: “Hayır işlesin, şerden de kendisini korusun. Bu da onun için bir sadakadır.” (Buhari, Zekât, 30)

Muhtaç olan akrabalara yönelik yapılan yardımların sadaka kapsamında içinde değerlendirildiği muhakkaktır. Abdullah b. Mes’ud’un hanımı Zeynep’in başından geçen bir hadise bunu doğruluyor.  Zeynep validemiz, Efendimizin bir bayram hutbesinde kadın ve erkeklerden müteşekkil cemaate yönelik hutbesinde “sadaka verin, sadaka verin, sadaka verin” sözlerini emir telakki ediyor ve gereğini yerine getirmek istiyor ve kocasına “sana ve gözetimim altında bulunan yetimlere verdiğim infak sadaka yerine geçer mi, git Resulullah’a sor diyor. Abdullah b Mes’ud da kendisinin sormasını istiyor. Şöyle diyor Hz. Zeynep: bir defasında Allah Resulü Hz. Bilal ile yanımıza geldiğinde Bilal’e bu soruyu sordum. O da Hz. Peygamber’e sordu. Efendimiz; “Onun içi ecir vardır. Akrabalık ecri ve sadaka ecri” diye cevap verir. (Buhari, Zekât, 24)

Yazının sonuna geldiğimde ihtimal şu soru zihninize takılıyordur; nereden çıktı bu konu? Geçenlerde Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılması ile alakalı yaptığım bir okuma esnasında karşıma çıktı Tevbe suresi 79 ayeti. Lafzî tercümenin muradı ilahiden insanı ne kadar uzaklaştırdığını bir kez daha gördüm o okumam esnasında ve bunu paylaşmak istedim sizlerle. Bu bir. İkincisi; tarih tekerrür ediyor. M. Akif ‘ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?’ diyor ama görünen gerçek o ki ya hiç ibret alınmamış ya da alınan ibretler çok kısa süreli olmuş, zira kelimenin tam anlamıyla tarih gerçekten tekerrür ediyor. İşte tekerrürün acı hem de çok acı bir şekilde yaşandığı, gözyaşı damarlarının neredeyse kuruduğu, yüzler, binler ve milyonların bir araya gelip ‘bebeklerin tahliyesi için bile yalvarıp yakardığı’ bir dönemde Hz. Peygamber (sas) pratiğinin zaten açık olan akıl ve kalp kapılarının daha da açılmasına vesile ve yardımcı olabileceğini düşündüm.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin