Sac başında otlu katmer

ÖYKÜ | YUSUF ÜNAL

Bahardır. Memleketinde insanların gönlü değilse de, dağları ve bahçeleri çiçek çiçektir şimdi. Toprak sesli sesli nefes alıyor, kuşlar vicir vicir ötüşüyor, dereler şırıl şırıl akıyor, koyun kuzular deli taylar gibi koşuşturuyordur.

Navruzlar sırasını savmıştır, çayırlıklarda papatyalar ve sarıçiçekler açmakta, gelincikler bir yamacın sırtında gün saymaktadır.

Ama, ama onlarla boy ölçüşmeye kalkışmadan sessizce büyüyen, yeşil yeşil, körpecik otlar vardır bir de. Kendilerini ancak dillerinden anlayanlara açan, onlara sadece ot olarak bakmayanlara. Bir kadın görürsün bir tarlanın ortasında, yahut birkaçını birden. Toplaşıp gitmişlerdir mahalleden, camdan cama el edip birbirlerini heveslendirmişlerdir. Şalvarlarının ceplerinde körelmiş bir bağ bıçağı yahut sapı kırık bir çakı. Yürümeyi yeni öğrenen bebekler gibi şen yürürler, göz göz uyanan nemli toprağa basmaya kıyamayarak.

Dedesakalı, gıvışgan, ebegümeci, kuzukulağı, keklikotu gördükçe yeşil bir ekin gibi eğilip doğrulur, incitmemeye özen göstererek toprağı eşerler. Köklerini silkeleyip ellerindeki gövertiye gurbetten dönen çocuklarına bakar gibi bakar, onun saçını başını okşar, yakası açılmadık sözler söylerler ona. Neden sonra gönülleri razı gelmeye gelmeye bellerine bağladıkları etekliğin karanlığına yollarlar onu.

Senin aklına, geniş tarlalara bakıp bakıp okuduğun İbrahim Tenekeci şiiri düşer, mırıldanırsın; “uzak bir diyardan, mesela alt kattan/ elinizde poşetler, kötü bıçaklar/ yüzünüzü dünyadan sakınarak/ parklara, otoyollara/ kuzukulağı, kazayağı, hindiba…”

Ama meraklı bakışlardan, geçim derdinden, çatık kaşlardan, gitmeyen kaşıklardan, çabuk kalkılan sofralardan da söz açan devamını sevmezsin bu şiirin. Yine de hoşlanırsın “ısırganotu, kuşekmeği, labada…”nın bir şiire mısra olmasından ve son mısraını çerçeveletip asmak istersin, “emek istiyor, üzülmek bile..”

Üzülürsün adını bilmediğin, dillerinden anlamadığın otlar için, kendine acırsın. Her şeyin güzel yanını görmeye meyilli mizacın göğerti kelimesini yıllar ve yıllar sonra hatırlamanla avunur. Göğerti mi göverti mi diye düşünürsün bir müddet. İşin içinden çıkamayınca biraz lügat karıştırırsın. Filiz vermek, yeşermek anlamına gelen “göğe ermek”ten “göğerti”nin geldiğini, bazı yörelerde bunun “göverti”ye dönüşmüş olabileceğini öğrenirsin.

Yükünü tutan kadınları pınar başına giderken görürsün bu sefer. Pınarın ve pınarbaşının çok çok eskilerde kaldığını anımsayınca biraz güncellersin vaziyeti, kadınlar bir tatlı su çeşmesine varırlar. Avuçlarını oluk yapıp kana kana içerler Çayırbağı’nın suyunu. Yok yok, bu olmadı, değiştirirsin sahneyi. Kadınlar etrafı tahta perdelerle çevrili bir konak yavrusuna girerler. İrice bir kiraz ağacının gölgesine, asmalığa leylak leylak ağan begonvilin kıyısına, yenice sulanıp süpürülmüş taşlığa alaca kilimler serilir, yer minderleri atılır, geniş leğenler ve derin helkeler getirilir.

Otlar sofranın ortasına boşaltılır. Deve yavrusu kadar bir tepe oluşur orada, hava taze ot kokar, bahardır… İki elini daldırıp onları havalandırmak istersin, ama mahallenin çocukları seni oyuna çağırıyordur. Kamış atına biner, onun sağrına bir şaplak atar, “deh aslanım” deyip tozu toprağa katarak uzaklaşırsın oradan.

Ama bilirsin, önce yabansı otlar ayıklanacak, gelin ablalardan ikisi bahçenin köşesindeki tulumbadan su çekip leğene boşaltacak ve gövertileri onun içinde defalarca sudan geçirecek, sonunda suya biraz sirke ekleyip dinlendireceklerdir. Belki kumlarının dibe çökmesi için suya tuz da eklemişlerdir, hatırlamıyorsun. Bir genç kız sacın altını yakmaya çalışırken ortalığı dumana boğacak, kıdemlilerden biri kalkıp çalı çırpıyı tutuşturacaktır. O ocağın hiç düzen almadığı, hamurun bir kısmını yakarken bir kısmını çiğ bıraktığı kalacak aklında. “Sac düzene girdi hamur tükendi, iş düzene girdi ömür tükendi.” atasözünü ilk duyduğunda kast edileni iliklerine kadar hissedip, aylarca zihninde gezdirişin bu yüzden olacak.

Bir başkası zaten yoğurulup dinlendirilmiş, tercihan mayasız, üstüne tiril tiril nemli bir bez serilmiş hamuru getirip altına ayaklarını uzattığı senidin üstünde oklavayla yufka açmaya başlayacaktır. Buyruk vermeyi seven bir teyzeyi, bir yandan ona buna iş tarif ederken, öte yandan hamurları mandalina büyüklüğünde yuvarlayıp beze yaparken göreceksin.

Başka bir senidin üzerinde dedesakalının, eşekmarulunun, toklubaşının, kuzugevreğinin, serçedilinin, kazayağının, güneyiğin, bicibicinin, burçalağın, sakızotunun, yahut hangileri toplanabilmişse onların incerek incerek kıyıldığını; içlerine soğan, çökelek, tulum veya yörük peyniri, tereyağı veya kuyruk yağı parçaları, pul biber katılarak karıştırıldığını aklın kesecek.

Senidin öbür kıyısında, yuvarlak yuvarlak açılan hamurların bir yarısına hazırlanan için konuluşunu, ikiye katlanıp yarım ay şekline getirilişini ileride hatırladığında, büyük bir sanat faaliyetine şahit olmanın sevincini duyacaksın gönlünde.

Mahallenin çocuklarıyla birdirbir mi, seksek mi, ip atlamaca mı ne oynarken burnunuza ekmek kokuları gelecek. Bilyeleri ceplerinize, kamıştan atlarınızı çitlerin dibine, patlak topu dutun altındaki çukura, büllü ile değneğini/ çelik ile çomağını rastgele bir yerlere savurup ocak başına seğirteceksiniz. Beklerken elbiselerinizin yenlerine burunlarınızı silecek, payınıza düşen katmeri gözden kaçırmamaya çalışacaksınız.

Çiğ hamurun sıcak saca değince çıkardığı cızırtı içini ürpertecek, daha o yaşta kimden duyduysan, namaz kılmayanlara cehennemde sac üzerinde namaz kıldırılacağını hatırlayıp çekine çekine yakındaki minareye bakacak ama bunu hemen unutmaya çalışarak gözlerini yeniden gözlemeye çevireceksin. 

Elindeki ucu yanık şişle katmerleri çeviren delibozuk abla, seni öyle iştahlı gözlerle görünce sana göz edecek, “Bunu sana pişiriyorum, benim nişanlım olun mu?” diyecek muzip muzip. Herkesler gülecek, cevabını değil ama tepkini merak edecekler. Utanacaksın, yanacıkların pancar gibi olacak, kulakların kızılcığa dönecek. “Ben Emine’ylen nişanlanıcam bi kerem.” diyeceksin sesini erkekleştirmeye çalışarak. Dudakların bükülecek, gözlerin düşecek, neredeyse ağlayacaksın. Nenen kolundan tutup kucağına çekecek seni, “Ağlatmayın benim torunumu sümüklüler” diyecek, “size mi kalmış paşam!” Delibozuk abla ona omuz silkerken sana göz edecek, “Korkma akıllım, benim nişanlım var zaten.” Gülüşüşleri tahta çitlere çarpıp avluyu dolduracak.

“Hadi len Maşuk, bir türkü çığır da dinleyek,” diyecek kadınlardan biri. Maşuk kıvırcık saçlı, kara gözlü, kavruk yüzlü, Urfalı. Senin gibi kendini naza çekmez, gırtlağı her zaman hazır. “Şu Fırat’ın suyu akar serindir/ Ölem ölem derdo ölem akar serindir/ Yârimi götürdü anam kanlı zalimdir/ Ölem ölem kanlı zalimdir nasıl gülem”

Bir teyze azarlayacak onu, “Sus ulen, başka çığıracak türkü bulamadın mı! Şimdi boğulmayı, ölmeyi hatırlamanın sırası mı.” diye çıkışacak. Maşuk türkünün anlamından, söylediği ortamdan bîhaber şaşkın ördek yavrusu gibi bakakalacak. Genç kızlardan birinin civelek sesi duyulacak sonra, “Erik dalı gevrektir/ Erik dalı gevrektir/ Amanın basmaya gelmez” Fıkır fıkır kaynayanları, şıkır şıkır oynayanları gören sofu kadınlar yaşmaklarıyla ağızlarını kapatsalar da peçe altından kıkırdamaktan kendilerini alamayacaklar. Eşlik edenler, el çırpanlar, oynamaya kalkanlar…

Sokaktan birinin geçtiğini fark edince türkü susacak, oynayanlar oturacak. İlk pişen katmerlerden biri veya birkaçı yağlanıp, yoldan geçen her kimse, onun eline belki zorla tutuşturulacak, muhtemelen oturması için ısrar edilecek. Bunlarda hiçbir ikirciklilik olmadığından bugün de adın gibi emin olacaksın.

Bu esnada elinde sıcak, sımsıcak, yarısı kâğıda sarılı, altından yağların damladığı bir katmeri tuttuğunu fark edeceksin. Ablalardan biri, ama ağır olanlarından biri, çalkaladığı sürahiden köpüklü bir ayran doldurup getirecek, “Sen onu boşver, Emine’den başkasına bakma e mi?” diyerek elma şekeri gibi gülümseyecek, başını okşayacak.

Herkes oturacak artık, şenlik dinecek, geriye “acı yel” değil, ocakta kalan son odunların çıtırtısı ve katmerin kokusu kalacak. Bir de bir de ayran getiren ablanın gülüşü… İçin ısınacak. Ortadaki katmerlerden birini sahiplenip başını nenenin dizine koyacaksın. Buruşuk dudakları, gedik diş yuvalarıyla, “Doymadın mı paşam?” diyecek şefkatle kulağına eğilip. “Bu Emine için babaanne,” diyeceksin gururla. Eben yanaklarını ısıra ısıra öpecek, “Oy benim paşam.” diyecek. Sen düşler ülkesine yelken açarken herkes doymuş olacak ve her eve bir çıkın hazırlanacak, işten dönen heriflere ve oğlanlara yedirilsin diye…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin