Siyasi partilerin özerkliği tehdit altında!

Yargı, siyasi partilerin iç işleyişine müdahale edebilir mi? CHP kurultayına verilen ‘mutlak butlan’ kararı bu soruyu Türkiye’nin gündemine taşıdı. Anayasa seçimle oluşmuş parti organlarını koruma altına alıyor; yargının görevi siyasi süreçleri yönetmek değil, hukuki denetim sınırları içinde hak ve özgürlükleri korumak. Siyasi partilerin kurumsal özerkliğini zayıflatacak her müdahale demokratik temsil mekanizmasının meşruiyetini tartışmalı hale getirir. Bu mesele yalnızca CHP’yi değil, demokrasiye güvenen herkesi ilgilendiriyor.

MAHMUT AKPINAR | YORUM

Demokratik hukuk devletlerinde siyasi partiler yalnızca seçimlere katılan örgütlenmeler değil, halk iradesinin siyasal sisteme aktarılmasını sağlayan anayasal kurumlardır. Bu nedenle siyasi partilerin iç işleyişi, organlarının oluşumu ve karar alma süreçleri, demokratik rejimin sağlıklı işleyişi açısından özel bir koruma alanına sahiptir.

Son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) etrafında yaşanan hukuki ve siyasi tartışmalar Türkiye’de siyasi parti özerkliğinin sınırlarını zorlamaktadır. Siyasi partiler arasında ve seçim süreçlerinde tarafsız ve bağımsız hakem olması gereken yargı marifetiyle bazı siyasi partiler dizayn edilmeye çalışılmaktadır. Bu durum önemli bir anayasal tartışmayı beraberinde getirmiştir.

CHP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gerçekleştirdiği grup toplantısında yapılan değerlendirmeler de tartışmanın yalnızca parti içi iktidar mücadelesi olmadığını, doğrudan doğruya demokratik temsil mekanizmalarının işleyişine ilişkin olduğunu ortaya koymuştur. Zira mesele, belirli isimlerin siyasi geleceğinden çok, seçimle oluşmuş parti organlarının hukuki güvence altında olup olmadığı sorunudur.

Anayasa’nın 68. maddesi siyasi partileri “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlamaktadır. Bu hüküm, siyasi partilerin yalnızca faaliyet özgürlüğünü değil, aynı zamanda kurumsal özerkliğini de anayasal koruma altına almaktadır. Nitekim 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na bakıldığında, eksikliklere rağmen yasa parti organlarının oluşumu, genel başkan seçimi ve kurultay süreçlerinin parti içi demokratik mekanizmalar aracılığıyla şekillendirilmesini amirdir.

Bu bağlamda TBMM İç Tüzüğü’nün 18. maddesi de siyasi parti gruplarının faaliyetlerini kendi iç yönetmelikleri çerçevesinde yürütmelerini hükme bağlamaktadır. Aynı şekilde Siyasi Partiler Kanunu’nun 24, 25 ve 26. maddeleri TBMM’deki siyasi parti gruplarının milletvekillerinden oluştuğunu, grup yönetiminin yine grup üyeleri tarafından belirlendiğini ve grup faaliyetlerinin parti içi demokratik usuller doğrultusunda sürdürüleceğini düzenlemektedir. Dolayısıyla Meclis’teki grup faaliyetleri yargısal veya idari tasarrufa bağlı olarak değil, siyasi partinin kendi iradesiyle yürütülmelidir.

Tam da bu nedenle son dönemde CHP kurultayına ilişkin verilen kararlar ve bunların parti yönetimi üzerindeki etkileri, hukuk çevrelerinde ciddi tartışmalara yol açmıştır. Özellikle ‘mutlak butlan’ kavramının siyasi partilerin kurultay süreçlerine uygulanması, yalnızca usul hukukuna ilişkin teknik bir hata değil, anayasal demokrasinin temel ilkeleriyle de çelişen sorunlu bir durumdur. Zira mutlak butlan sonucunda seçimle oluşmuş organların hukuki varlığının ortadan kaldırılması, doğrudan siyasi temsil mekanizmasına müdahale demektir.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasi partilere ilişkin yerleşik içtihatları incelendiğinde de benzer bir yaklaşım görülmektedir. Mahkeme, siyasi partilerin demokratik sistem içerisindeki merkezi konumuna dikkat çekmekte ve devlet müdahalesinin ancak zorunlu ve ölçülü durumlarda mümkün olabileceğini vurgulamaktadır. Parti kapatma davalarında dahi ‘odak olma’, ‘ölçülülük’ ve ‘demokratik toplum düzeninin gerekleri’ gibi sıkı kriterlerin aranması, siyasi parti özgürlüğünün anayasal düzeyde ne derece güçlü korunduğunu göstermektedir.

Bu çerçevede CHP’de yaşanan grup toplantısı tartışması, aslında derin bir anayasal sorunun yansımasıdır. Bir siyasi partinin kurultay iradesi, genel başkanlığı ve Meclis grubu arasındaki ilişkinin dış müdahalelerle yeniden şekillendirilmeye çalışılması, yalnızca ilgili partiyi değil, parlamenter temsil sisteminin bütününü etkileyebilecek sonuçlar doğurmaktadır.

Hukuk devletinde mahkemelerin görevi siyasi süreçleri yönetmek değil, hukuki denetim sınırları içerisinde hak ve özgürlükleri korumaktır. Siyasi iktidarların ve aktörlerin hukuki mekanizmaları, yargıyı siyasi mücadelenin aracı haline getirmesi demokrasinin özüne ve demokratik temsile tehditler barındırmaktadır.

Bugünlerde yaşanan tartışma CHP’nin iç meselesi olmanın ötesinde, Türkiye’de siyasi parti özerkliğinin geleceğine ilişkin önemli bir sınavdır. Demokratik hukuk devletlerinde seçimle oluşan siyasi iradenin korunması, seçmenin ve delegelerin iradesini korumanın yanında anayasal düzenin gereğidir. Siyasi partilerin kurumsal özerkliğini zayıflatacak her müdahale, uzun vadede demokratik temsil mekanizmasının meşruiyetini ve demokratik işleyişi tartışmalı hale getirecektir.

Bu nedenle CHP’nin yaşadıkları sadece CHP’yi ve CHP’lileri değil, demokrasiye, çoğulcu demokratik sisteme, anayasal demokratik düzene güvenen her partiyi, kesimi, kişiyi ilgilendirmektedir. Şu an Erdoğan eliyle demokratik işleyişin önemli bir duvarı daha yıkılmaktadır. Tek adama ve tek partiye dayalı devlet düzeni inşasında bir bariyer daha aşılmaktadır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin