İbn-i Selûl’ün ipi

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

İbn-i Selûl’ün aradığı fırsatlar bir bir kaçıyor, zaman da daralıyordu. Uhud’dan da

beklediğini bulamamış, üstelik farklılığını da fark ettirmişti.

Mekke cihetine bağladığı ümitler suya düşmüştü!

Bitip tükenme bilmez bir hırs ve bin bir umutla beklediği hayalleri suya düşmek

üzereydi!

Hayallerini köpürtüp besleyen kankası Ka’b İbn-i Eşref de yoktu, artık.

Bu sırada, Benî Nadîr de anlaşmayı bozmuş, konuşmak için mahallelerine gelen Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) suikast kurmuşlardı; bir evin üzerine büyükçe bir taş çıkarmış ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine atmak suretiyle O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürmeyi planlamışlardı!

Vahiyle müeyyed olan Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) haberdar edilip de tuzak gün yüzüne çıkınca, onların da emelleri suya düşmüş ve suçüstü olmuşlardı!

Verilen hüküm, benzeri bir ihanet sergileyen bir kısım Benî Kaynukâlılar gibi şehri terk etmeleri istikametindeydi.

Yaptıkları ortadaydı! Dolayısıyla verilen hükmü makul bulmuşlar ve ayrılış için hazırlık yapmaya başlamışlardı ki işin burasında İbn-i Selûl devreye girdi:

“Ne yurdunuzu ne de mal ve mülkünüzü bırakıp hiçbir yere gitmeyin. Bulunduğunuz kalelerde oturmaya devam edin. Zira yanımda kendi kavmimle birlikte diğer Arap kabilelerinden oluşan iki bin kişilik bir kuvvet var. Söz konusu insanlar sizinle beraber kalelerinize girer ve size dışarıdan harici bir elin ulaşmaması için ölümüne ve son nefeslerine kadar sizi müdafaa ederler. Hem dindaşlarınız Kureyzalılar da size destek çıkar, zira onlar sizi böyle yüz üstü bırakmaz! Bütün bunlara ilave olarak müttefikiniz olan Gatafanlılar da size destek vereceklerdir.” diyordu. 

Kuru sözle yetinmedi ve soluğu Benî Kurayzalılarda aldı; yana yakıla Ka’b İbn-i Esed’i de yanına çekmeye çalışıyordu.

Ne var ki Ka’b İbn-i Esed, “Bizden bir tek kişi bile aramızdaki anlaşmayı ihlal edemez!” demiş ve İbn-i Selûl’ün hevesini kursağında bırakmıştı.

Aradığı desteği bulamasa da Benî Nadîr’e ara gaz vermeyi bırakmıyordu; “Biz sizi asla yardımsız bırakmayacağız. Eğer sizinle savaşılırsa biz de sizinle beraber savaşırız. Eğer siz çıkartılırsanız, biz de sizinle beraber çıkarız!” diyordu.

Benî Nadîr’in lideri Huyay İbn-i Ahtab’ı cesaretlendiren bir duruştu bu ve anladığı dilden konuşan bir destekçi bulmuştu. Zaten mayasında vardı ve o da gemileri yakmaya karar verdi; Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği haberde, “Biz, yurdumuzu ve mallarımızı bırakıp hiçbir yere gitmiyoruz; elinden geleni ardına koyma.” diyordu.

İbn-i Selûl’ün dediği olmuştu; Benî Nadîr yurdu, yeni bir isyana hazırlanıyordu. Kabile fertlerini ikna adına olağanüstü bir gayret içine giren Huyay İbn-i Ahtab, ateşliydi:

“Kalelerimizi gözden geçirir, muhkem hale getiririz. Bizim onay verdiğimiz kimseler dışında hiç kimseyi sokmayız. Sokaklarımızı dar geçitler haline getiririz. Kalelerimizin içine taş stoklarız. Yanımızda da bir yıl yetecek kadar gıda stoğumuz var. Suyumuz da devamlı akıyor. Ne yani Muhammed bizi bir sene boyunca muhasara altında tutacak değil ya!”

İbn-i Selûl’ün tezgâhına geldiğini fark edenleri dinleyecek hali yoktu, Huyay İbn-i Ahtab’ın. Sonucu gören ve meseleye aklı başında bakabilen Sellâm İbn-i Mişkem’i duymadı bile. Zira Sellâm, “Boş hülyalara kapılmışsın, ey Huyay!” demiş ve laftan anlamayan eblehlere anlatır gibi anlatmıştı:

“Şayet senin bu görüşün makul bulunmayıp reddedilmezse, vallahi ben taraftarlarımla birlikte senden ayrılacağım. Huyay! Sakın bunu yapma! Allah’a yemin olsun ki sen de biz de biliyoruz ki O Allah’ın elçisidir ve sıfatları kitaplarımızda mevcuttur. ‘Nübüvvet Hârûn’un neslinden çıkmadı.’ gerekçesiyle ona uymuyor ve kendisini kıskanıyoruz. Gel, inat etme! O’nun bize verdiği ‘emân’a sadık kalıp buralardan gidelim. Hatırlarsan sen daha önce de bana, O’na kurulan kumpas konusunda muhalefet etmiştin. Yarın meyveler olgunlaşınca gelir, onları toplar veya aramızdan birisini bu iş için göndeririz. Onları ya satıp değerlendirir ya da mallarımız konusunda dilediğimizi yaparız. Mal ve mülkümüz elimizde olduktan sonra sanki yurdumuzdan hiç sürülmemiş gibi yaşarız. Zaten biz, onurumuzu mallarımızdan ve ortaya koyduğumuz işlerden almıyor muyuz? Mallarımız elimizden giderse diğer Yahudiler gibi zelil düşer, yokluğa mahkûm oluruz. Şayet Muhammed üzerimize yürür ve bizi bir gün dahi muhasara altına alırsa, artık biz O’nun eski teklifini kabul etsek dahi O bunu kabul etmez.”

‘Dediğim dedik’ modundaydı ve denilenleri duymadı bile; son sözü de İbn-i Selûlceydi:

“Muhammed’in bizi kuşatması mümkün gözükmüyor; hem yapsa bile bir süre sonra çekip gitmek zorunda kalacak! İbn-i Selûl bana birtakım sözler verdi!”

Göz göre göre ateşe atılmaya gönlü razı olmayan Sellâm pes etmedi; “İbn-i Selûl’ün ne dediğinin hiç önemi yok!” dedi. Gelecek tufanı görmüşçesine konuşuyordu; şöyle devam etti:

“Onun bütün isteği seni Muhammed’le çarpıştırmak suretiyle sana komplo kurmak. Sonra da evinde oturacak ve seni kendi kaderinle baş başa bırakacak. Nitekim Kureyza lideri Ka’b İbn-i Esed’den yardım talep etti de o, “Ben hayatta olduğum müddetçe hiç kimse aramızdaki anlaşmayı ihlal edemez.” diyerek bunu geri çevirdi. Hem İbn-i Selûl sana söz verdiği gibi daha önce Kaynukâlılara da söz vermişti. Onlar da onun boş vaatlerine kanıp Muhammed’le aralarında bulunan sözleşmeyi iptal ettiler. Sonra da kalelerine çekilip İbn-i Selûl’ün vaat ettiği yardımı gözlemeye durdular. Ne oldu? İbn-i Selûl evinde oturdu. Benî Kaynukâ da Muhammed’in dediğine gelmek zorunda kaldı. Yani, senin anlayacağın İbn-i Selûl, müttefiklerine yardım falan etmez. Hatırlarsanız daha önce biz bütün savaşlarında Evslilerle birlikte olup hep İbn-i Selûl’e karşı mücadele ediyorduk. Ta ki aralarındaki harp bitti; Muhammed Medine’ye geldi ve aralarındaki husumeti sona erdirdi.  İbn-i Selûl, ne Yahudidir ne de Muhammed’in dininden. Hatta kendi kavmimin inancına bile sahip değildir. Bu durumda biz ona nasıl inanalım ve nasıl güvenelim?”

Akıllıca ve mantıklıydı ama aklını hislerine teslim eden birisi için bunun ne önemi vardı? Üstelik, İbn-i Selûl’ü de ne güzel resmetmişti ama Huyay’ı ikna edememişti. Son sözlerini söylerken, olacakları da resmetmeyi ihmal etmedi:

“Bu durumda vallahi, yurdumuzdan sürüleceğiz, mallarımız gidecek, şerefimiz beş paralık olacak, askerlerimiz katledilirken çoluk çocuğumuz da esir düşecek!”

Bunları söylerken Sellâm yalnız da değildi ve “Sen ne uğursuz bir adammışsın ey Huyay” diyen ve “Nadîrlileri perişan edeceksin!” şeklinde haykıranlar da oldu ama duyan yoktu.

Gemisini cinnet deryasına süren Huyay’a göre hilafına söylenen her şey delice sözlerdi! Hatta işin burasında şiddet devreye girdi ve muhalefet adına sesini yükselten makullerin üzerine adamlarını saldı ve Sellâm gibi düşünenlere gözdağı verdi.

Bir süre sonra kıvama eren Benî Nadîr, “Emrin başımız üstüne; sen ne diyorsan biz de oradayız!” diyordu.

Bu sırada kardeşi Cüdey’i, son kararlarını bildirmek üzere önce Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem), ardından da vadettiği sözü yerine getirmesi için İbn-i Selûl’e göndermişti. 

Ne var ki kolu-kanadı kırık geldi, Cüdey. İbn-i Selûl’ün evine vardığında içeri girip de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) çağrısına icabet edebilmek için koşuşturan oğlu Abdullah’ı (radıyallahu anh) gördüğünde yüreğinin yağı eriyivermişti; “Haberler kötü!” dedi, ağabeyine.  

Hiç ihtimal vermiyordu ve “Sadece bir tuzak!” diye geçiştirmek istedi, Huyay.

Cüdey ciddiydi; “Akabinde hemen İbn-i Selûl’ün yanına vardım.” dedi. “Ancak bu sırada dışarıda Muhammed’in münâdisi, insanları savaşa çağırmaya başlamıştı bile.”

İşin rengi değişiyordu ve Huyay, “Peki, İbn-i Selûl nasıl karşıladı seni?” diye sordu.

“Ben ondan hiçbir hayır geleceğini düşünmüyorum.” dedi, Cüdey. “Meseleyi geçiştirmek için sadece şöyle dedi: “Gatafanlı müttefiklerime haber salayım da gelip sizinle birlikte kalelere girsinler ve size yardımcı olsunlar.”

Öyle de oldu.

Kuşatma başlamış ve günler günleri kovalıyordu ama ne Benî Kurayza’dan ne Gatafanlılardan ve tahmin edileceği üzere ne de İbn-i Selûl’den bir haber vardı.

“Geleceğini iddia ettiğin İbn-i Selûl’ün yardımı nerede?” diye soranlara, “Ne yapabilirim ki!” diyordu, Huyay. “Demek ki bu cenk kaderimizde varmış; elimizden bir şey gelmez!”

Sütten çıkmış ak kaşıktı ya, girdiği çıkmazı da kadere fatura etmişti!

Ne diyelim!

İbn-i Selûl’ün ipiyle kuyuya inenin mazereti bitmez! Üstelik o derin kuyunun çıkışı da yok! Onu bize Kur’ân resmediyor: 

“Yahudileri savaşa teşvik eden münâfıkların durumu, tıpkı Şeytân’ın durumuna benzer; o insana, ‘Dine inanma, reddet!’ diye telkin eder.

O kendisine kulak verip de kâfir olunca, bu sefer de şöyle der: ‘Ben senden uzağım. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi’nden korkarım!

Neticede ikisinin âkıbeti de ebedî kalmak üzere Cehennem’dir!

İşte zalimlerin cezası budur!”

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin