ENGİN TENEKECİ | YORUM
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur’un birçok yerinde daire metaforuna başvurur: İtikat dairesi, sebepler dairesi, rububiyet dairesi; ilim, kudret, hikmet daireleri… Üstad Said Nursî, daire benzetmesini kullanarak yüksek hakikatleri hem akla yaklaştırdığı hem de onları matematikte olduğu gibi kümeleştirip kategorize ettiği fark ediliyor.. Bunlara ek olarak, söz konusu daire teşbihiyle inananların itikadî açıdan yanlış ve tehlikeli dairelere girmelerini de engelliyor.
Örneğin, İşârâtü’l-İ’câz’da, Fâtiha Sûresi tefsirinde, sebepler dairesiyle itikat dairesinden bahseder. Bu iki realitenin ayrı ayrı makamları ve hükümleri olduğunu hatırlatır ve birbirine karıştırılmaması gerektiğini söyler. Belki de dairelerin karıştırılmaması adına Hazret’in en dikkat çekici cümlesi şudur: “Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lazımdır.”
Peki, daireler karıştırılırsa ne olur?
Buna yine aynı bahiste yer alan açıklamalarla açıklık getirebiliriz. Eğer sebepler dairesinden, vehmî ve hayalî bir surette iman dairesine girilir ya da bakılırsa, Mu’tezile mezhebinin yaptığı gibi tesir tabiata verilir. Nur Külliyatı’nın birçok yerinde örneğin Hüccetü’l-İman’da parmak basıldığı gibi kör, sağır, şuursuz olan sebepler ve tabiat, kendinde olmayan bir şeyi veremez.
Aksine, kişi itikat dairesinden ruhî ve imanî bir şekilde sebepler dairesine nazar ederse, bu kez sebeplere hiç değer vermez. Böyle sağlıksız bir inanç anlayışına sahip biri, tıpkı Cebriye mezhebi temsilcileri gibi, tembel bir tevekkülle tabiattaki kanunlara sırtını döner ve onlara aykırı davranır. İlk daire içinde düşülmesi muhtemel itikadi tehlikeleri örneklendirelim:
Bir hasta iyileşmek için doktora başvurur, doktorun yazdığı ilacı kullanır ve tedavi olur. Ancak tamamen bilimsel süreçlere odaklanıp, şifanın aslında Allah’tan (c.c.) geldiğini unutursa, yalnızca doktorun veya ilaçların iyileştirici gücüne inanmış olur. Oysa İslam inancına göre şifa, sebepler vesilesiyle Allah’ın takdir ettiği bir sonuçtur.
Bir kişi, çok çalışarak ve yatırım yaparak büyük bir maddi kazanç elde eder. Ancak yalnızca kendi çabasına, stratejilerine ve aklına güvenip, Allah’ın rızkı takdir ettiğini unutursa, ilahî iradeyi ve muradı göz ardı etmiş olur. Oysa çalışmak, gayret etmek ve sebeplere sarılmak önemli bir vazifedir; ancak nihai sonucu yaratan ve belirleyen Allah’tır.
Modern bilim, olayları ve varlıkları nesnel ve maddi bir şekilde, yani sebepler ve doğa kanunları çerçevesinde açıklar. Ancak bir kişi, tüm eşya ve hadiseyi İlahi İlim, Kudret ve İrade’nin yaratmasıyla meydana gelen unsurlar olarak değil de yalnızca fiziksel yasalarla açıklamaya çalışır ve Allah’ın tabiat üzerindeki hâkimiyetini reddederse, sebeplere aşırı değer veren (sebepperest) veya natüralist bir bakış açısına sahip olabilir.
Sebepler (varlık) dairesindeki sebep-sonuç ilişkilerini dengeli bir şekilde sürdürmek önemlidir. Varlık sahasında, yani imtihan meydanında olduğumuz için, her bir fiilimiz bir sebebe bağlı olarak yaratılmaktadır. Örneğin, En’âm Suresi 39. ayette şöyle buyrulur: “Âyetlerimizi yalan sayanlar, karanlıklar içinde olan birtakım sağırlar ve dilsizlerdir…”
Fark edildiği üzere, bir ferdin ilahî hakikatlerin aydınlığından uzak kalıp zifiri karanlıklara gömülme sebebi, ayetleri yalanlamasıdır. Burada ayet kelimesi, Kur’an’da yer alan ayetler anlamına geldiği gibi “delil, işaret” manasına da gelir. İnsanın maddi-manevi yapısı, tabiat, gökyüzü ve bunların içindeki denge, intizam ve ahenk Yüce Yaratıcı’yı gösteren delil ve işaretler niteliğindedir.
Üstad’ın ifadesiyle, her iki kitaba (Kur’an ve kâinat kitabı) ve onların delillerine, işaretlerine uzak kalanlar, hayatlarını sağır ve dilsizler olarak sürdürürler. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar” eserinde belirttiği gibi, onlar sağırdır; çünkü kâinattaki her şey kendi lisan-ı mahsusuyla Allah’ı haykırırken, onlar bunları duyamamaktadır. Dilsizdirler; çünkü vicdanlarının hissettiklerini bir türlü ikrar edememektedirler. Kördürler; çünkü Allah’ın varlığına ve birliğine giden yolları görememektedirler.
Bu hassas meseleye Bakara Suresinin sonunda yer alan ve hepimizin bildiği şu ayatle de ışık tutabiliriz: “Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir.” (2:286) Bu ilahi beyanda geçen “kesb” kavramı, “kazanma, herhangi bir şeyi çalışarak kazanıp, elde etme” anlamlarına gelir. Kazanım temel unsurları, kişinin o şeye iradesi, niyeti, aklı gibi duygularıyla meyletmesiyle mümkündür. Kişi, sahip olduğu küçük iradesiyle hayra ya da şerre yönelir. İmtihan dünyasında olduğu için, hangi yöne meylettiyse (dilerse) Allah’ın Kudreti ve İradesi o sonucu yaratır. Böylece, kaderinde kazandığı veya elde ettiği şey ya hayır ya da şer olur. Bu yüzden, ahirette artık itiraz etme imkânı kalmaz.
İkinci dairedeyse yukarıdaki modelin tersi cereyan eder. Örneğin ferd, “Allah rızkımı zaten belirlemiş, çalışsam da çalışmasam da alacağım şey belli.” diyerek iş aramaktan veya çalışmaktan kaçınır. Ticarette hiçbir strateji geliştirmeden, tedbir almadan, sadece “Allah dilerse işlerim iyi gider” diyerek gerekli adımları atar. “Eğer kaderimde ölmek varsa, ne yaparsam yapayım bundan kaçamam” diyerek trafik kurallarına uymaz veya emniyet kemeri takmaz. Modern tıbbı tamamen reddedip, hiçbir tedavi yöntemi uygulamaz. “Eğer Allah isterse beni iyileştirir, doktora gitmeme gerek yok” düşüncesiyle sağlığını ihmal eder. Oysa İslam’da objektif olan, kişinin önce tedbirlerini alması, sonra Allah’a tevekkül etmesidir.
Peki sebeplere tesir verme imkanı var mıdır? Sebepler dairesinde bir tohumun filzilenmesi için hava, su, toprak ve ışık gibi temel elementler lazım. Bilindiği gibi bu unsurlar atomlardan meydana gelir. Mesnevi-i Nuriye’de okuduğumuz gibi, her bir atomun, bütün diğer bütün atomlara hem mutlak hâkim hem de mutlak mahkûm olması gerek. Çünkü nizam ve intizam öyle istiyor. Hem her bir atomda, ihatalı, kapsayıcı bir şuur, tam bir ilim lâzımdır. Çünkü arasında tesanüd ve muvazene yani denge vardır.
Bu temaya klasik mantığın kurallarıyla da açıklık getirilebilir. Aristoteles’in çelişmezlik yasası mantığın temel prensiplerinden biridir ve şu şekilde ifade edilir: “Bir şey, aynı anda hem kendisi hem de kendisinin zıttı olamaz.” A, A olduğu aynı anda B olamaz. Elma, elma olduğu aynı anda muz olamaz. Bir atom, aynı anda hem hükmeden hem de kendisine hükmedilen olamaz. Hükmetmesi için belirtildiği gibi her bir atom kapsayıcı bir ilm, güç ve iradeye sahip olmalı.
Eskilerin ifadesiyle farz-ı muhal olsaydı, her bir atom bir birine hem hükmeden hem de hükmedilen bir ilah olması lazımdı ki buysa ifade edildiği gibi aklen, mantıken imkansız. İşte İlahi beyan böyle hastalıklı, vehmi, hiç bir ilmi dayanağı argümantasyonun karşısına geçer: “Halbuki gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a reva gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!” (22:112) der.
Sonuç olarak, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin daire metaforu, insanın hem imanını hem de akıl ve iradesini dengeli bir şekilde kullanmasını hedefler. Sebeplerin rolünü kabul etmek, ancak onları mutlaklaştırmamak, onlara tesir vermemek insanın oturaklı bir inanç sistemine sahip olmasına vesile olur. İmanî açıdan sebeplerin ne kadar önemli olduğunu kabul etmenin yanında, aynı zamanda Allah’ın ilminde olan şeylerin yine O’nun Kudret ve İradesiyle vücuda geldiğini unutmamak gerekir. Bu dengeyi sağlamak, dünyevi ve uhrevi sorumluluklarımızı doğru bir şekilde yerine getirmemize yardımcı olacaktır.
