Rejimin dış politikasını anlamak

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN 

Liberal değerlerin düşüşe geçtiği bir dönemde, Suriye’nin iç savaşa sürüklendiği bir ortamda, Avrupa Birliği’nin tarihindeki en büyük krizin yaşandığı bir atmosferde, Amerika’nın izolasyonist bir dış politikayla kendi kabuğuna çekildiği bir süreçte, pandemi dünyayı allak bullak ederken, Ankara’daki rejim fırsatı kaçırmak istemiyor. Bölgesel politikalarında saldırganlaşan Ankara, artık ihtiraslarını gizleme gereği duymuyor. Diplomatik dilin arkasına saklanmadan meydan okuyor.

Önce birkaç örnek vereyim. Ankara Suriye’de çok ciddi bir askeri varlık bulunduruyor ve güney komşusunun kontrol edemediği kuzeydeki sınır bölgelerine arka bahçesi olarak yaklaşıyor. Kurnaz bir taktikle, Rusya ile işbirliğini arttırarak, Trump yönetimi altında zayıflayan NATO ortağı ABD’nin Suriye’deki varlığının altını oydu. Suriye Kürtlerinin Rojava’da devletleşmeye giden varlığını yaşamsal tehlike olarak değerlendiren derin devlet, Erdoğan’ı 17 Aralık 2013 sonrasında eline geçirdikten sonra, ilk iş içeride HDP ve Selahattin Demirtaş’ın 2015’te yakaladıkları inanılmaz ivmeyi alaşağı etti. Erdoğan ile AKP’si, CHP ve MHP gibi Kürt siyasi hareketinin yükselişinden rahatsız olan “etnik Türk” partilerinin dünden razı oldukları bir pozisyondu bu zaten. TSK’da içerideki anti-Kürt yönelimine belki karşı olmasa da, ülkeyi en azından Suriye’ye sokmayacak kadar aklı başında olan NATO’cu kanat, önlerindeki tek engeldi. Onları da 15 Temmuz 2016’da punduna getirip tasfiye ettiler. Önleri artık iyice açılmıştı. 17 Aralık döneminden hatırladığınız “öbür tarafa üç beş roket attırmak!” türü gizli servis operasyonlarıyla, içeride ve dışarıda tüm siyaseti güvenlikleştirdiler. Yani istedikleri şahinleşmeyi sağlamış oldular. “FETÖ” söylemiyle, ABD’nin ve Batı’nın “maşası” olarak lanse ettikleri yeni iç düşman Gülen Cemaati üzerinden, bu güvenlikleştirme ve safları sıklaştırma siyasetini başarıyla gerçekleştirdiler.

Bu tür yazıları okurken hep üçüncü çoğul şahıslar üzerinden bir anlatım yapılır, ama “onlar kimdir” bir türlü ortaysa konmaz ya! Ben onu yapmayacağım. Bunu yapanlar, derin yapılardır. Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi davaların konusu olmuş kalkışma planlarının içinde yer alan “yeni Enver’ci” hiziplerdir. Kemalizm’in arkasına falan da saklanmıyorlar üstelik. Çünkü Kemalizm birincisi çok eklektik, yani nereye çekersen oraya yamayabileceğin bir düşünce sistemidir. İkincisi, Kemalistler zaten Enver’cilerin B takımıdır. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte İttihatçı kafa tasfiye falan olmadı. Bizzat cumhuriyeti kuranlar, Cumhuriyeti yönlendirenler, bu zihniyetten olanlardır. İlle de “biz İttihatçıyız!” diye bağırmalarına gerek yok. Soğuk Savaş jeopolitiği içinde hedef küçültmüş olmaları da bunu kamufle etmeye yetmez. 1991’de SSCB yıkılınca mal bulmuş Mağribi gibi sevindi bunlar. Balkanlar, Karadeniz Havzası, Kafkasya, Orta Asya, ne verdiyse artık, Türkleri kim tutabilirdi ki?

Graham Fuller gibi Türkiye “uzmanları” bu dönemde Türkiye’yi mülayimleştirmek için ortaya “Batılı değerleri bu coğrafyalara taşımaya yardımcı olacak”, kendi “modernleşme deneyimlerini bu yeni coğrafyalarla paylaşacak” bir Türkiye şehir efsanesi yarattılar. Bu maya, tutmayacaktı, tutmadı da. Çünkü Türkiye, Batı’yı hep Soğuk Savaş jeopolitiği içinde algıladı. Asla Batı’nın bir parçası olmadı. İçten içe – ideolojik ağırlık noktalarına tekabül eden biçimde – ya Türkçü, ya Osmanlıcı ve İslamcı motiflerle, Batı’yı ve Batılıları “öteki” olarak algılamaya devam etti. Dolayısıyla, içeride derin yapılar daima fırsat kolladılar. Bu fırsat bazen kendilerine bazı cüzi olanaklar sunduysa da, hiçbir fırsat Recep Tayyip Erdoğan ve AKP kadar kullanışlı bir adam ve parti karşılarına çıkartmadı. 17 Aralık 2013, işte oyunun değiştiği tarihtir. Bu tarihten sonra derin yapılar hiç olmadıkları kadar etkin bir konuma geldiler. Bazıları “olur mu canım, etkin olsalar doğrudan yönetimde olurlardı!” türü bir eleştiri getiriyor. Oysa doğrudan yönetimde olmaksızın, sıcak kestaneleri tutmak zorunda kalmadan işlerini gayet sorunsuz ve tehlikesizce yürütmekteler.

Bugün aradan geçen dört yılı aşkın süreden sonra görünen o ki, 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen operasyon, zamanlama olarak çok iyi seçilmiş. Özellikle Suriye’de dengelerin bozulması, 5 milyon Suriyeli mültecinin yerinden yurdundan edilmesi, bir milyonunun AB’ye geçiş yapması, Türkiye’ye bir dokunulmazlık sağladı. Kırım’ı ilhak eden Rusya’ya dünyanın bir şey yapamamasının arka planında nasıl ki Moskova’nın nükleer caydırıcılığı varsa, 15 Temmuz sonrası içeride ve dışarıda ne istiyorsa yapan Ankara’nın da caydırıcılığını sağlayan, şu an halen Türkiye sınırları dâhilinde yaşamakta olan 3,5 milyon Suriyeli. Daha önce sütten ağzı yanan Avrupa ve Batı, bugün yoğurdu üfleyerek yiyor. Hala AB raporları doğrudan müzakereleri sonlandırmak veya Gümrük Birliği’ni iptal etmek ya da en azından dondurmak gibi bir yaptırım uygulayamıyor! Bunun nedeni işte Ankara’nın elindeki bu müthiş etkili kozdur. Elbette ticari ilişkiler falan da rol oynuyor. Ama bu, mesela 1980’de ilişkilerin donmasına engel olmamıştı. Yani bugün eli çok güçlü bir Ankara var. AB Türkiye’de oyun dışı kaldı. ABD ise Trump döneminde küresel politikalarını değiştirdi ve içe döndü. Bu iki faktör, Ankara’ya Rusya gibi, İran gibi, Çin gibi fırsatçı ve otoriter güçlerle işbirliği olanağı sundu.

Bakın bugün Türkiye Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan gibi bir yayılmacı konsepti bile askeri güç projeksiyonu üzerinden uyguluyor. AB’de hiçbir doğru dürüst tepki yok! Libya’da fiilen vekâlet savaşı yürüten Türk Genelkurmayı, cihatçı gruplarla işbirliği yapıyor, onlara maaş veriyor, onları lojistik desteğe boğuyor, AB de ABD de başlarını diğer yöne döndürüyorlar. Arada ufak bir iki retorik eleştiri, AB ve ABD’de iç baskıları etkisizleştirmek için! Yoksa içleri bomboş ve Ankara bunu biliyor. Dağlık Karabağ ve Ermenistan-Azerbaycan çatışması üzerinden aynı strateji takip ediliyor. Türkiye bölgeye cihatçı yolluyor, Genelkurmay Azerbaycan’ın askeri hareketliliğini fiilen yönlendiriyor. Ortada çok ciddi bir dış politika dönüşümü var. Kanada bu durumda Türk insansız hava araçlarının üretiminde kullanılan bazı parçaları Ankara’ya satmayı durduruyor. Bir ambargo uyguluyor. Yani dışarıda Türkiye ne yapıyor, bu biliniyor. Fakat Ankara’dakiler kararlı.

Kıbrıs’ta, Irak’ta, Yunan Adaları meselesinde, hep aynı yaklaşım söz konusudur. Türkiye, Lausanne ile edindiği toprakların büyüklüğünden memnun değil. Daha geniş kara ve deniz sınırları arzuluyor. Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak edebilir, Meis’i işgal edebilir, Irak’ta birçok askeri üssü üzerinden istediği operasyonu yapabilir.

Bazıları ekonomik olarak zayıf olmasını gerekçe göstererek, Türkiye’nin bu tür maceralara çok istese de atılamayacağını öne sürüyor. Belki tek başına, evet! Ama Türkiye’nin Rusya ile veya başka küresel ve bölgesel güçlerle neler yapabileceği konusu üzerinde ciddiyetle düşünülmelidir. Dünya istikrarsızlaşıyor. Küresel sistemin tek kutuplu olmadığı Trump döneminde artık kesin olarak kabul görüyor. Çok kutuplu bir dünyadayız. Bu dünya, tek kutuplu veya içi kutuplu dünyaya göre çok daha istikrarsız ve güvensiz bir yer. Rusya, Türkiye’ye çok ihtiyaç duyuyor. Rus Avrasyacılığı bakımından Türkiye ile ortaklık – elbette Ankara küçük partner olmak kaydıyla – küresel dengeleri değiştirebilir. Yeni mihver, Rusya, Türkiye, Çin, İran ve birkaç küçük devlet olabilir. Karşı cephe oluşana kadar dünyanın tozunu atabilecek bir yapıdan bahsediyorum. İlle de sıcak savaş olmasına gerek yok. Rusya ve Çin, mevcut statükoyu değiştirmek istiyor. İran bu cephenin doğal üyesidir.

ABD tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor. 1945’te süper güç olduğundan bu yana ABD hiç bu kadar güçsüz olmamıştı. Avrupa kendi sorunlarına boğulmuş durumda. Zenginliklerini riske atmamak için tavize hazır AB ülkeleri, karşı cephe konusunda çok istekli olmayacaktır. Özellikle de Almanya, Rusya ile ilişkilerini bozmak istemez. Dahası, Türkiye de Almanya için büyük lokma. Özellikle Almanya’daki 3 milyon Türkiye kökenli insan ve Alman ticari çıkarları, zaten askeri anlamda bir cüce olan Almanya’yı etkisizleştiriyor. Fransa tek başına belki Yunanistan’a ve Kıbrıs’a destek olabilir. Fakat eğer yalnız kalacaksa o da bu tutumu rasyonelleştirmeyi seçecektir.

Saray’da da, derinler arasında da hesaplamalar bu yönde.

Türkiye rejimi bir kazan-kazan durumu ile karşı karşıyadır. Eğer baskı ve tehditlerle bazı tavizler kopartabilirse, bu durumda içeride Erdoğan bunu büyük bir zafere dönüştürür. Bu iç politik beklentiler kolay gerçekleşir. Ermenilerin ve Yunanlıların imajını “çalışan” saray, iyiye işaret değil. Görünen o ki, Erdoğan ve rejim taviz alamasa da ufak bir askeri çatışmayla seçimleri iptal ettirebilir veya ertelettirebilir. Ekonomik faciaya da gerekçe üretebilir. Önce çatışma sonra ateşkes ve barış derken bu yıllarca otoriter eğilimlerin devamı demek olur. Rusya bu süreçte destek olursa, rejim daha da fazla otoriterleşme eğilimi gösterebilir.

Dış politikada daha geniş bir çatışma yaşanırsa durum daha da kötü olacaktır. Rusya, İran ve Çin ile birlikte daha girift askeri maceralara girişilirse, Batı’nın Türkiye üzerindeki zaten çok azalmış olan etkisi sıfırlanır. Zemberek tümüyle boşalabilir!

Erdoğan’ı görüyoruz. Ama arkasındakiler kamufle durumda. Tüm siyasi sorumluluk Erdoğan’ın nasılsa! Macera olumlu sonuçlanırsa bu rejim çok uzun süre kullanacağı bir yakıt elde etmiş olacak. Derin yapı durumunu koruyacak. Bir kaybı yok. Eğer macera karaya oturursa, Erdoğan günah keçisi ilan edilecek. “Her şeyi o yaptı!” diyecekler. Erdoğan ve AKP yargılanacak, derinler yine pozisyonlarını koruyacaklar. Derinler oyunu öyle bir noktaya getirdiler ki, istedikleri her şeyi yapabilirler. Türkiye hiç bu kadar rizikolu, tehlikeli bir durumda olmadı. Aklıma benzeri bir durum olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na sokulması süreci geliyor. Bugünkü koşullar ile savaş öncesi koşullar birbirine gerçekten benziyor. Çok tehlikeli bir süreç yaşanmakta!

ABD seçimleri ve Kovid19 sürecinin ne kadar süreceği bugün Türkiye bakımından çok ama çok önemlidir. Diğer bir analizde de işin bu boyutunu ele alacağım.

1 YORUM

  1. Trump’ın koronayı alaya alan konuşmalarından sonra virüse yakalanıp hastahaneye yatması seçimi kaybedebileceğine yoruldu.

    eksen tartışmalarında iletişim başkanlığı bünyesinde TİB’in yeniden faliyete geçmesini yorumcular “NATO ile yola devam kararı” olarak değerlendirdiler. Cevheri Güven s-400 lerin aktive edileceği haberini belgesiyle beraber verdi. Bu durumda kutuplar arası dengeler ne kadar daha muhafaza edilebilir.

    diğer taraftan Macron fıransa müslümanlarına yönelik kanuni düzenleme yaptıklarını açıkladı. benzer düzenlemeyi diğer avrupa ülkeleri de yaparsa bunun erdoğan rejimine ciddi yansımaları olur herhalde.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin