Rejim Suriye’de savaşa mı girecek?

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bu yazdığım kaçıncı Suriye yazısı kim bilir! Artık hesabını tutamaz oldum. Her yazı bir diğerinden daha büyük olumsuzlukları ve ciddi kayıpları dillendiriyor. Fakat hiçbir kayıp, insan yaşamı kadar önemli olamaz. Suriye’de son günlerde hep hayatını kaybeden askerlerin haberleri geliyor. Yine aynı şeyi dile getirdiğimi söylemeyin, çünkü burada yeniden rejim diskurundan bahsetmeden geçemeyeceğim: rejim diskurunu (söylemini) öylesine başarılı bir şekilde muhalefete ve topluma eklemledi ki, kimse Türk ordusunun İdlib’de ne işi olduğunu sormuyor. Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı güvenlikleştirilmiş Suriye politikası çerçevesinde tartışılmaz-eleştirilmez bir hale bürünmüş durumda. Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu İdlib’den gelen “şehit haberlerine” yüreğinin yandığını söylüyor, “milletimizin başı sağ olsun!” diyor. Türkiye, İdlib’e sanki Türkiye’nin toprağıymış gibi yaklaşıyor.

Gelin işin abecesinden başlayalım! Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemem. Ama İdlib Suriye toprağıdır. Suriye’de – beğenin ya da beğenmeyin – Birleşmiş Milletler’de bu ülkeyi temsil eden bir hükümet var. Bu hükümet, arkasına aldığı Moskova ile beraber Suriye’de saha kontrolünü sağlamış durumda. Nedir saha kontrolü? Kendi topraklarının kontrolü! Beşar Esad karşısındaki grupları destekleyen Türkiye, kamuoyunu öylesine manipüle etti ki, Türkiye sanki Esad başkasının toprağını ele geçirmeye çalışıyormuş gibi bir algı oluştu. Oysa başkasının toprağında olan Türkiye ordusudur. Türk askeri, ülkesinin dışında bir yerde, amacı belli olmayan bir misyon yerine getiriyor.

Türkiye İdlib bölgesini adeta Türk toprağı gibi kontrol ediyor. Burada cihatçı terörist çeteler cirit atıyor. Bu bölgede ipini kopartan radikal Sünni cihatçı grup kendisine güvenli bir korunak buluyor. Ankara Suriye iç savaşında merkezi Suriye hükümetinin karşısında olan bu grupları en başından beri destekledi. Kriz başladığında ABD-NATO rejim muhalifi bu grupları Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çatısı altında toplamaya gayret etti. Eğit-donat stratejisi ile bu muhalifleri bir tür demokrasi cephesine dönüştürmeye çalıştı. Amaç, Esad rejimi devrildikten sonra demokratik bir rejimin kurulmasıydı. Fakat kısa sürede bu ÖSO yapısının radikal İslamcı, cihatçı ideolojilere inanan militanlardan oluştuğunu anladı. ÖSO, ideolojik olarak El Kaide, IŞİD, Taliban çizgisinde, Sünni-Selefi ideolojiye hizmet etmekteydi. ABD-NATO bunu anlar anlamaz bunlara yardımı kesti. Fakat Ankara, MİT eliyle bu gruplara aklınıza gelebilecek her yardımı – silah ve mühimmat başta olmak üzere – yapmaya devam etti. Bu yapılara aktarılan finansal kaynağın, tıbbı malzemenin, lojistik desteğin, istihbarat paylaşımının haddi hesabı yok. Bugün, bu yapılardan arta kalanlar, İdlib’de sıkıştı. Çünkü merkezi Suriye rejimi ve onun hamisi Rusya, hem havadan hem de karadan bu İslamcı cihatçı radikalleri sıkıştırıyor. İdlib son kale. İşte Türk askeri varlığı, bu toprak parçasında bahsettiğim grupları koruyor.

Ben siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler çalışan bir analizciyim. Ve kısa ama öz bir sonuç cümlesi yazacağım: bu İdlib meselesinin geniş ölçekli bir savaşa sıçrama rizikosu var!



Bu bir analizdir. Son günlerde belli ki Türk askerleri Suriye rejimi tarafından bilinçli olarak hedefe alınmaktadır. Suriye güçleri bunu Rusların bilgisi olmaksızın yapamaz. Rusya Suriye’yi tümden kontrol ediyor. Bahsettiğim kara ve hava hâkimiyetinin ötesinde, istihbari olarak da Suriye’de Rusya’dan habersiz bir gelişme olacağını beklememek gerek.

Bu durum, rejimin denge-kontrol mekanizmalarından bağını kopartmış olmasını da dikkate alırsak, ciddi riskler içeriyor. Her ne kadar rasyonel olan Suriye’den tüm Türk askerlerinin bir an önce çekilmesi de olsa, sosyal medyadaki bazı bilgilere göre Türkiye bölgeye askeri yığınak yapıyor. Umarım bu doğru değildir. Çünkü Suriye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanıyor. Rusya da yine uluslararası hukuka göre, Suriye’deki meşru hükümetin daveti ve onayı ile bu ülkede bulunuyor. Fakat Türkiye uluslararası hukuka göre Suriye’de (yabancı bir ülkenin toprağında) bu ülkenin onayı ve izni olmaksızın askeri varlık barındırıyor. Tehlikeyi hala anlamayanlar için izah edeyim. Türkiye uluslararası hukuka göre işgalci konumunda. Yarın geniş ölçekli bir çatışma olursa, bu durum NATO ve uluslararası toplum tarafından mutlaka dikkate alınmak durumunda kalacak. Kaldı ki jeopolitik dengeler bakımından da Batı Rusya’yı karşısına almak istemez. Zaten burada krizin tetikçisi Ankara, çünkü Suriye’de neden ille de asker bulundurmak istediğini bir türlü tatmin ve ikna edici şekilde açıklayamıyor. Güvenlik diyor da, ne güvenliği, bunu izah edemiyor. O bölge Kürtlerin eline geçer diye mi korkuyor? İyi de, bölgeyi ele geçirmeye çalışan rejim. Zaten Kürtler diğer güney sınır kuşağında varlıklarını sürdürüyor. Sınır hattı boyunca her ne kadar Suriye-Rusya dominant duruma gelmiş de olsa, Kürtler halen bir aktör.

Türkiye bu bölgede cihatçıları mutlaka korumak istiyor. Bu anlaşılıyor. İyi de neden? Bu cüzi miktardaki cihatçı grubun artık Suriye rejimini deviremeyeceği açık değil mi hala? Yoksa Ankara’daki bazı yetkililer bundan bihaber mi? Zannetmiyorum. O halde bu ısrarın nedeni nedir? Anlamakta zorlanıyorum. Aklıma gelen senaryolar:

1- İç siyasi kaygılar

İçeride İslamcı ve nasyonalist cephe (ulusalcılar ve ülkücüler) tabanı bu dünyaya ayar veren ve güçlü Türkiye imajını satın alıyor. Buna cidden inanıyor. Bu rejime güç ve enerji sağlıyor. Rejimin meşruiyetini arttırıyor. Israrın nedeni bu olabilir. Mümkün olduğunca Suriye’de askeri varlığı tutmak, Suriye tehdidini gündemden düşürmemek, rejime yarar.

2- Savaş denklemi

Bu olasılığa göre rejim belki de – kontrollü de olsa – Suriye ile bir savaşı arzuluyor ve bu sayede içeride hızlı bir bütünlük sağlamak amaçlıyor olabilir. İçeride 15 Temmuz 2016 nasıl bir rejimi konsolide edici etkide bulunduysa, dışarıda bir savaş aynı şekilde rejimi yeniden toparlayabilir, azalan güveni tekrardan yükseltebilir.

Bu iki olasılık ille de birbirine alternatif olacak diye bir şart yok. Birincisine oynanır. Olmadı ikinci opsiyon devreye sokulur. Zaten düşük yoğunluklu da olsa bir savaş ortamı var. Kağıt üzerinde bunlar birbiriyle çelişen stratejiler değil. Ayrıca rejim şimdiden içeride Ergenekon-Erdoğan çatışması gibi haberleri geri plana itmeyi başardı.

3- Derinlerin tasfiyesine kalkma

Bu gidişat Erdoğan-Ergenekon mücadelesinin bir parçası olabilir mi? TSK’daki hâkim yapılar Suriye’de Rusya ile uyumlu hareket edilmesini tercih ediyor. Zaten NATO’cu subayların TSK’dan tasfiyesinde “yönelim farklığının” önemli bir neden olduğunu diğer yazılarımda belirtmiştim. Bu durumda şu an TSK’daki hâkim fraksiyonlar, Avrasyacı-ulusalcı-Ergenekoncu hizipler, tümden Rusya yanlısı. Şimdi Erdoğan Türkiye’yi belki de Suriye’de Rusya ve Esad ile karşı karşıya getirip, Rusyacı ekibe operasyon yapmak isteyebilir. Bu olasılık kulağa çok çılgınca ve irrasyonel de gelse, köşeye sıkışan ve tasfiye edilmekten korkan Erdoğan ve Saray, böyle bir hamleye cüret eder mi? Dahası, eğer böyle bir strateji varsa, a- içeride TSK’yı nasıl kontrol edecek, b- dışarıda Türkiye’ye kim destek verecek? Ben ABD ve NATO’nun Erdoğan’a güvenebileceğine olasılık vermiyorum. Acaba Türkiye Rusya yörüngesinden çıksın diye ehven-i şer görüp Erdoğan’a kredi açarlar mı? Yani Türkiye’ye arka çıkıp, onu Moskova’ya karşı koruyup, karşılığında Rusya ile köprüleri at diyebilirler mi? Bu senaryonun çok zayıf bir olasılık olduğu kanısındayım. Kanımca Erdoğan bu yolun sonunda içerideki tasfiye edilmiş subayların rehabilite edileceğini görür ve bunu arzu etmez. Bu onun için en tehlikeli gelişim olmaz mı? Peki ya oyunu yeniden kurmak için bu krizi bir fırsat olarak kullanmaya kalkarsa? Ya aklanmak ve iktidarda kalmak karşılığında derin yapılara karşı bugün kavgalı olduğu güçlerle pazarlığa oturmayı teklif ederse? Çük ütopik ve marjinal de olsa, bu ihtimal var. Ben yüzde birlerde bile olsa, her olasılığın Saray’ca değerlendirildiği kanısındayım.  Çünkü derin yapılar Erdoğan’ı tasfiye operasyonu için düğmeye bastılarsa – ki emarelerden bu anlaşılıyor – o zaman Erdoğan her türlü kozu masaya getirecektir. Sonuçta ne kadar pragmatik ve ilkesiz bir kadroyla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini zannedersem herkes biliyor. Buna göre, eğer bu düşük ihtimal ve yüksek riskli plan gerçekleşecek olursa, Suriye ile bir çatışma, akabinde OHAL, Avrasyacıların tasfiyesi, ABD-NATO’nun desteği, Rusya’dan kopuş istikametinde bir gelişim baş gösterebilir. Çılgınca da olsa, üçüncü ihtimal budur.

  1. ve 2. senaryolar Erdonekon (Erdoğan ve Ergenekon) ittifakı kör topal da olsa devam edecek ihtimali üzerine inşa ediliyor. 3. senaryo ise Erdoğan ve Ergenekon’un çatışması üzerine inşa ediliyor. 1. senaryoda savaşsız ama iç siyasette daha zayıf etkili bir kriz ortamı var. 2. senaryoda savaş var, ama Erdoğan ve Ergenekon bir şekilde bunu salt Suriye rejimi ile sınırlı tutmayı başarıyor. Yoksa Rusya oyuna girerse, Ergenekon bu işe yanaşmaz. Burada belki Rusya’dan da örtülü bir destek beklenebilir. Rusya Türkiye’deki rejimi yeniden konsolide etmek uğruna Erdoğan’a içeride kısmi bir zafer veya en azından milli “dava” armağan edebilir. 3. senaryoda ise mutlak dış ve iç çatışma var. Zaten 1 ve 2 numaralı senaryolar da çok tehlikeli ve zincirleme reaksiyon ile kontrolden çıkmaya çok müsait. 2 numaralı senaryoda Moskova plana katılırsa, bu rejim ve Moskova için karlarını en fazla maksimize edecekleri varyant olur. Bu benim gerçekleşme olasılığı en yüksek olarak değerlendirdiğim senaryo.

Bu konuda analizlere devam etmeyi ileride ortaya çıkacak gelişmeler ışığında sürdüreceğim. Gelişmeleri izlemeye devam edelim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin