Rejim ideolojisinden arınmak

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Almanya iki savaş arası dönemde yakalandığı NAZİ hastalığını, İkinci Dünya Savaşı’nı kaybedip tümüyle işgal edilince tedavi etmeye başladı. Bu tedavi on yıllar sürdü; halen de etkisi devam ediyor. NAZİ ideolojisi, birçok patolojik unsur içeriyordu. Antisemitizm, ırkçılık, yayılmacılık, toplum mühendisliği gibi NAZİ ideolojisine dayanan politikalar, mucitler, bilim insanları, şairler ve filozoflar ülkesi olarak bilinen Almanya’yı Avrupa ve insanlık tarihinde görülen en sistematik ve acımasız bir soykırımın, Holokost’un 6 milyondan fazla Yahudi Alman vatandaşını, Romanları, bedensel ve zeka engellileri, komünist ve solcuları sistematik bir biçimde katleden, tüm Avrupa’yı ateşe ve yıkıma boğan, dünyayı o güne dek görülmüş en yıkıcı savaşa iten bir saldırgan ülke konumuna düşürdü. Almanlar bu imajın psikolojik etkisini nesillerdir üzerlerinden atmaya çalışıyor. Yaşadıkları travma, modern Alman tarihinin en merkezi kimlik unsuru oldu. Nazi ideolojisinden arınmak (Alm. Entnazifizierung, İng. Denazification), hem Alman devletini ve bürokrasisini, hem Alman politik elitlerini, hem de en önemlisi Alman halkını NAZİ etkisinden ve NAZİ’likten kurtarmak, hem Almanya’nın bugünkü demokratik ülke haline gelmesinde, hem de Avrupa’da barış ve işbirliğinin egemen olmasında kilit rol oynadı.

Bu yazımda NAZİ Almanya’sı ile modern dönem Türkiye arasındaki paralelleri incelemek istiyorum. En başta hemen belirteyim; bu makale Türkiye’nin bir tür NAZİ Almanya’sı olduğunu öne sürmüyor. Sadece otoriter, ırkçı, ötekileştirici, yayılmacı devlet ideolojilerinin halklarına nasıl zarar verdiğini ele alıyor ve bu tür ideolojilerden kurtulmanın gerekliliğine dikkat çekmeyi hedefliyor. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Her şey çok etnisiteli Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşen ve ilerleyen Batı karşısında zayıf düşmesiyle başladı. Tek başarı göstergesi fethettiği topraklardaki hâkimiyetini sürdürmek ve vergi düzeninden elde ettiği gelirlerle çarkları döndürmek olan Osmanlı İmparatorluğu, bilimsel, teknolojik ve sosyal ilerlemeleri sayesinde ekonomik katma değerini misliyle arttıran ve askeri teknolojisi sayesinde görece Osmanlı’nın çok önüne geçen Batı karşısında hızlı bir gerileme sürecine girdi. Bu süreç, Birinci Dünya Savaşı sonunda, Anadolu yarımadası ve doğu Trakya dışındaki tüm İmparatorluk topraklarının yitirilmesiyle sonuçlandı. Osmanlı politik ve kültürel elitleri,  tüm gerileme dönemi boyunca Osmanlı devlet ve toplumunu bazı reformlarla dönüştürerek, bu Batılı meydan okumanın önünü almaya çalıştılar. Orduyu ve bürokrasiyi modernize etmeye, eğitimi yaygınlaştırmaya ve kalitesini yükseltmeye, hukuk sistemlerini dünyevileştirmeye ve sekülerleştirmeye başladılar. Modernleşme, 18. yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başları arasında Avrupalılaşmak demekti. Batı’dan getirilen askerler orduyu modernleştirirken, Batı’ya yollanan öğrenciler ülkelerine geri döndüklerinde sadece kamu yönetimi, bilim ve mühendislik değil, Batı’dan aldıkları yeni yaşam biçimlerini, sanatı, davranış ve düşünceleri de Osmanlı ülkesine getirdiler. Resim, roman, Batı müziği denemeleri, ilk feminist ve sosyalist hareketler, ilk gazeteler ve mecmualar, ilk sendikalar, hümanizmadan ve arkeolojiye, sekülerleşmeden kadın haklarına, birçok yeni akım ve girişim böyle başladı. Benzer süreçler diğer Batılılaşan toplumlarda, Rusya’da, Japonya’da, Çin’de ve Mısır’da da yaşanıyordu. 

Bu dönemde en çarpıcı değişim kimliklerdeki değişimdir. Osmanlı’da Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin sınır bütünlüğünü devam ettirmeye yetmediği görülünce, Türk nasyonalizmine yönelme oldu. Jöntürkler ve İttihat ve Terakki Partisi elitleri, Batı’daki gibi homojen ulus devletlere öykünüyorlardı. Avusturya Macaristan veya Rusya Çarlığı gibi monarşilerin çalkantılarını görüyor, Balkan isyanlarından, Arnavutların ve Arapların Osmanlı’dan kopma eğiliminde olmalarından ürküyorlardı. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu yirminci yüzyıl başında Balkanlardaki ve Ortadoğu’daki topraklarının çoğunu kaybetmişti. Elde kalan Anadolu ve Rumeli toprakları da aynı çokuluslu yapıyı yansıtıyordu. Anadolu’da Ermeniler, Rumlar ve Kürtler demografik olarak Türklerin homojen bir devlet tahayyüllerinin önündeki en ciddi engellerdi. Bu demografi, İttihatçıların kafalarında olan ulus devlet modeli ile ciddi bir kan uyuşmazlığı içindeydi. Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Türkleştirme (asimilasyon) ve etnik temizlik yöntemlerini içeride uygulamayı seçerken, dışarıda da ülkelerini soktukları Birinci Dünya Savaşı’nda ana hedef olarak Rus Çarlığı’ndaki Türkî halkları özgürlüklerine kavuşturmak ve onlarla birleşerek büyük ve eskisinden de güçlü bir Turan imparatorluğu kurmak düşüncesindeydiler. Sarıkamış ve Kafkasya’nın fethi düşüncesinin kökleri bu ideolojiye dayanmaktadır. Böylece Azerbaycan’ı almak, Bakü petrollerini ele geçirmek, kuzeye doğru ilerleyip Rusya’yı bir Türk kılıcıyla bölerek, Kırım ve Volga Tatarları, Başkurtlar, Dağıstanlılar ve diğer Kafkasya Müslüman ve Türkleri, Orta Asya Türklüğü ile çok geniş bir alanda yeni bir imparatorluk kurmak hayali, başlıca motivasyonlarıydı. 

Türk politik elitleri, daima küçülen Osmanlı İmparatorluğu’nu yine eski ihtişamlı günlerine geri döndürmeye çalıştılar. Çünkü bildikleri tek başarı ölçütü, geniş topraklar üzerinde egemen olmaktı. Oysa Osmanlı İmparatorluğu yirminci yüzyıl başlarında tam bir yarı sömürgeydi. Toplu iğne bile üretemeyen, ekonomisi dışa bağımlı, her şeyi ithal eden, altyapısı çok zayıf, kötü eğitimli ve üretken olmayan bir nüfusu olan, nüfusunun yarısını oluşturan kadınların üretime hiçbir katkı vermediği tipik azgelişmiş bir toplum örneğiydi. 

İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı’nda Turan’ı fethetme girişimini Anadolu’nun işgaliyle ödediler. Ama bu olana kadar, Anadolu’nun yerlisi olan Ermenileri zorunlu göç ve soykırıma tabi tutarak, etnik temizlik yaptılar. Abdülhamit döneminde yüz binlerce Ermeni topluca katledilirken, İttihatçılar katliamın ölçeğini çok geniş tutular ve Anadolu’yu “Ermenilerden arındırdılar”. Karadeniz Rumları (Pontos) da Süryaniler de benzer bir muameleye tabi tutuldu. 

Cumhuriyet kurulduğunda, İttihatçıların nasyonalizmi (Türkçülük) Kemalizm’in altı okundan birini oluşturdu. Ziya Gökalp’ten etkilenen Mustafa Kemal, onun Türkiyecilik, Oğuzculuk ve Turancılık aşamalarından oluşan Türkçülük ideolojisinin Türkiyecilik ayağını gerçekleştirmeye çalıştı. Kemalist kadrolar ittihatçıydı, İttihatçıların B takımıydı, ittihatçı kadroların devamıydı. Elbette kendilerini Cumhuriyet’in ilanıyla beraber yeni güç ilişkilerine göre dönüştürmesini bildiler. Kemalistler İttihatçıların yayılmacı ve hayalci dış politikalarını gerçekçi bir dış politikayla dizginlerken, içeride İttihatçıların izlediği asimilasyoncu ve etnik homojen toplum oluşturmaya yönelik politikaları aynen devam ettirdiler. Hatta daha ileri gittikleri noktalar oldu. İttihatçılar geride Ermeni bırakmamışlardı. Kemalistler Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da kalan son Rumlara odaklandı, Yunan ordusunun Batı Anadolu’yu işgal etmesi uluslararası kamuoyunun gardını tümüyle düşürdü. Ve böylece Yunan ordusunun mağlubiyetiyle beraber, meşhur “Yunan’ı denize dökme” fiili gerçekleşti. Yunan ordusuyla birlikte Batı Anadolu Rumları yurtlarını yitirdi. Ünlü Yunanlı yazar Dido Sotiriu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabını herkese tavsiye ederim. Cumhuriyet kurulduktan sonra imzalanan ve gereği yerine getirilen Mübadele Antlaşmaları tümüyle bu İttihatçı-Kemalist homojen ulus devlet kurma amaçlı ideolojinin sonucudur. Varlık vergisi ve 6/7 Eylül Olayları da toplumda gerçekleştirilen endoktrinizasyonun etkilerini göstermeleri bakımından birer göstergedir. 

Cumhuriyet, kısa süre sonra, 1930’larda homojen ulus karşısındaki esas tehdidi Kürtler olarak saptadı. Kürtleri her ne pahasına olursa olsun asimile etmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin en değişmez ideolojik temeli oldu. Sol veya sağ, tüm partilerin üzerinde mutabakata vardığı ana politik yönelim, budur. Kürtlerin milli bilinçlerini engellemek, Kürtçeyi yasaklamak, Kürt çocuklarını Türkleştirmek ve Türk olmalarıyla gurur duymaya şartlandırmak, Kürt olmaktan utanmalarına neden olmak gibi, milli eğitim politikalarını enstrümentalize eden bir strateji takip edildi. 

Aynı şekilde, Alevilik de Kemalistler tarafından bir tehdit olarak algılandı. Çünkü Türk etnisitesinin makbul mezhebi Sünni mezhebiydi. İroniktir, dini bir tehdit olarak gören ve onu Diyanet ile kontrol etme yolunu seçen Kemalistler, seküler olmalarına karşın, kültürel aidiyetlerini Türklükten mezhebi nedenlerle ayıran Alevilerin de varlıklarından ciddi rahatsızlık duydu. Çoğu Zaza olan Aleviler, Dersim’de Atatürk’ün evlatlık ve manevi kızı olan Sabiha Gökçen’in de aralarında bulunduğu Hava Kuvvetleri pilotlarınca havadan bombalandı. Kara askeri unsurları da ciddi sayıda Alevi’yi katletti. Kadın ve çocuklar Batı’ya sürüldü. Balıkesir dolaylarında pamuk tarlalarında köle olarak çalıştırıldı. Birçoğu Türkleşti. 

Kürtlerin dramı, diğer Anadolu halklarının dramlarından çok da farklı değil. 1960’larda ve 70’lerde Türk devrimcileri tarafından bile ayrı müstakil bir halk olarak kabul görmeyen, devrimci mücadelelerini Türklerle vermek zorunda olduklarına inanılan Kürtler, 1980’lerde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkence ve aşağılanmaların sonunda Türk solundan tümüyle koptu. Türk sağında ise zaten hiçbir işlevleri olmadı. Makbul Kürt, Kürtlüğü reddeden Kürt oldu. Kamran İnan gibi, Turgut Özal gibi, Hikmet Çetin gibi Kürtler, daha doğrusu rejimin diliyle ifade edecek olursak Kürt kökenliler, her ne kadar Türk siyasetinde yer aldıysalar da, asla Kürt olarak değil, Türk olarak bunu yaptılar. Sofistike bir apartheit rejimi Kemalizm’in ustalıkla yürüttüğü, her iktidara derin devletin gerekirse kafasına vurarak kabul ettirdiği bir düstur, adeta bir genel prensip ola geldi. Kürtlerin varlıkları reddedildi. Kürt dilinin Fars etnik gruplarınca etki altına alınan bir Türkçe olduğu, Kürtlerin bir Oğuz Türk boyu olduğu gibi oldukça faşizan iddialar devlet tarafından savunuldu. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeler on yıllarca OHAL rejimleri ile idare edildi. Kürt köylülerine insan dışkısı yedirildiği, köylerin boşaltıldığı zamanlar yaşandı. Yakın dönemde Kürtlerin yaşadığı mahalle, kasaba ve köylere ağır silahlarla, PKK-sivil ayrımı gözetilmeden saldırıldı. İnsanlık dışı muamelelerde bulunuldu.

Tüm bu barbarca politikaların dayandığı ideolojik temel, ırkçı Türk milliyetçiliğidir. Ana tema, İttihatçılardan miras alınan homojen toplum oluşturmak idealidir. Bu idealin Bosna’da Sırpların yaptığı etnik temizlikçi mantaliteden bir farkı var mı? Veya NAZİ Almanya’sında uygulanan ırkçı rejimden ana düşüncesi itibarıyla (homojen toplum oluşturmak!) bir farkı var mı? 

Türkiye, İttihatçılardan bugüne, bu habis ideoloji ile zehirleniyor. Çocuklara ve gençlere insan olmanın onuru, insan hakları, kardeşlik, eşitlik gibi evrensel değerler öğretmek yerine, aşırı idealize ve manipüle edilen, ötekileştirici, bireysel her türlü farklılığı tehdit olarak gören, insanı değil devleti merkeze alan bir ideoloji endoktrine ediliyor. 1900’lerin başından bugüne, artan bir ivmeyle radikalleşen, tehlikeli bir ideoloji bu! 

Türkiye insanı, bu ideolojinin penceresinden dünyaya bakmaya zorlandığı için, Erdoğan ve derin devletin karışımı olan bugünkü otoriter rejimi bu kadar rahatlıkla kabul ediyor. Bu irrasyonel dünya görüşü nedeniyle, mesela Türk lirasının değer yitirmesini bile dış mihraklarla açıklayan bir zavallı yönetimin söylemlerini kabul ediyor. Kemalist, İslamcı, Ülkücü, dindar-seküler, dinci-laikçi, Alevi-Sünni tüm gruplar, “devletin bekası” gibi, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe”, “devlete zarar veren odaklar” gibi devleti mitleştiren, komplo teorilerinden beslenen, tarihi, ekonomiyi ve politikayı çarpıtan safsatalara inanıyorlar. Bu ideolojide Türkler hep kurban, Türkler dışındaki tüm milletler, özellikle Hristiyan Batılılar ve Yahudiler hep gözü Türkiye’de olan, Türkiye’nin jeopolitik öneminden dolayı Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyen güçler! Oysa tüm Türkiye’nin toplam ekonomik gücü, dünyada ilk beşe giren bir özel şirket kadar etmiyor. Dünya küreselleşme, uzay çalışmaları, sağlık problemlerinin çözümü, hayat standartlarını ve gelişmişlik seviyesinin yükseltilmesi gibi yönelimler içindeyken, Türkiye gelişmiş ülkelerin yüz yıl önce hallettiği sorunlarla boğuşmak zorunda kalıyor. Türk’e Türk propagandası yapan, yolsuz ve çapsız, hırslı güç arsızlarının cenneti olan Türkiye, insanına hak ettiği yaşam koşullarını sağlayamıyor. 

Bu ideolojiden arınmamın zamanı artık gelmedi mi? 

Bakın Almanya örneğinde olduğu gibi, eğer ülkenin tüm enerjisi hasmane ve patolojik amaçlar uğruna harcanırsa, sonuçları ne oluyor! Bu ideolojinin bugünkü ekonomik tıkanmışlık ve siyasi otoriterleşme kombinasyonunda, bir kıvılcımla bir tür cambaza bak savaşına neden olması, büyük yıkımları beraberinde getirebilir. Dünyaya meydan okuyan, güçlenmesine dış güçlerce izin verilmeyen mazlum Türkiye söyleminin bugün toplumda ciddi bir karşılığı oluştu. Sanmayın ki bu sadece İslamcıların ve AKP-MHP sempatizanlarıyla ilişkili bir şeydir. Kemalist ulusalcılar, İYİP tabanı da bu algıları paylaşıyor. Aynı 1930’ların başındaki Almanya’da olduğu gibi, sınırlarından memnun olmayan, yayılmacılığı matah bir şey zanneden, aşırı milliyetçi, kinli ve öfkeli bir toplum var. Fakirleşme ve yapısal ekonomik sorunlardan kaynaklı yüksek işsizlik gibi etkilerden dolayı, bu otoriter-yayılmacı ideolojiye açık geniş bir nüfus, 1930’ların Almanya’sındaki gibi, ateşe atlamaya hazır, bekliyor. 

Kanımca bu aşırılıktan ve irrasyonellikten kurtulmak, ideolojik bir arınmayla gerçekleşebilir. Türkiye’de bunu Almanya’da yaptıkları gibi yapacak bir dış güç yok. Bu sorunla kendi içinde mücadele etmek zorunda ülke! Fakat sorun şu ki, gözlemlediğim kadarıyla çok küçük bir azınlık grubu dışında, ne iktidar ne de muhalefet tabanında bu değişime hazır bir kitle söz konusu değil. O halde ısrarla bu eleştirileri ve uyarıları yapmaya devam etmek önemli. Evrensel değerlere yakınlaştığımız oranda normalleşmeye de yakınlaşmış olacağız. 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin