AfD’nin ideolojik kökenleri Hitler’de değil, Nazizmden bağımsız olarak yaşayan Muhafazakâr Devrim geleneği ile Fransız Yeni Sağı’nın etnopluralizminde aranmalı. Bu fikir ailesi kan ve ırk yerine kültür ve farklılık dili kullanarak Alman hukukunun Nazizme karşı kurduğu filtrelerden geçebiliyor. “Remigration” gibi teknik kelimeler, sert içeriği kabul edilebilir bir ambalajla taşıyarak siyasal dili silaha dönüştürüyor. Almanya’nın seksen yıllık antifaşist kurumsal tasarımı, kendi kriterlerini okuyan ve kelimelerini buna göre seçen bu yeni yapıyı üretti.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Yine sonda söyleyeceğimizi başta ifade ederek, vakitsiz olaylara kolaylık sağlayalım, kanaat-i acizanemce Almanya’nın son dönemdeki en tartışmalı ırkçı partisi AfD’nin fikirleri Hitler’den değil, daha sonra kurulmuş bir fikir atölyelerinden geliyor. İş bu sebeple AfD’nin ideolojik omurgasını Mein Kampf’ta aramak boşunadır. Eğer bir omurgadan bahsedecek olursak, bu yapı iki ayrı damardan geliyor ve her ikisi de özellikle Hitler sonrası dünyada, Hitler’e ihtiyaç duymayacak bir sağ üretmek üzere tasarlanmış.
Birincisi, Weimar döneminin Muhafazakâr Devrim geleneği.
Şimdi size üç önemli isimden bahsedeceğim. İlki Arthur Moeller van den Bruck (1876–1925). Weimar döneminin “Muhafazakâr Devrim” akımının en bilinen ismi, 1923’te yazdığı Das Dritte Reich (Üçüncü Reich) kitabıyla anılır. Liberal parlamenter düzeni “Alman ruhuna yabancı bir ithal ürün” sayan ve buna karşı milliyetçi-otoriter bir alternatif öneren fikir geleneğinin kurucusudur; AfD’nin “Batı liberalizmi bizi biz olmaktan çıkardı” hattının ilk sistematik ifadesi ona dayanıyor. (Kendisi Nazilere mesafeliydi ve Hitler iktidara gelmeden öldü; kitabının mirasını Naziler devraldı.)
İkinci ismimiz Oswald Spengler (1880–1936). Batı’nın Çöküşü (1918-22) kitabının yazarı, kültür pesimizminin klasik ismidir. Medeniyetleri doğan, olgunlaşan ve kaçınılmaz olarak ölen organizmalar sayar. AfD’nin ve genel olarak yeni sağın bütün söylemi “Avrupa medeniyeti çöküş halinde, biz bu çöküşü durdurmak için varız” öncülüne dayanır ve bu öncülün entelektüel kaynağı Spengler’dir.
Ve son ismimiz; Carl Schmitt (1888–1985).
Nazi Partisi’ne üye olmuş ve rejime hukuki meşruiyet üretmiş anayasa hukukçusu; siyaseti “dost-düşman ayrımı” olarak tanımlaması ve olağanüstü hale karar veren egemen kuramıyla bilinir. Yeni sağın hem içeride (millet-düşman ayrımı, siyasetin varoluşsal mücadeleye dönüştürülmesi) hem de kurumlar karşısında (hukukun değil kararın önceliği) kullandığı çerçevenin teorisyeni Schmitt’tir. Yazıda “kurumları engel ilan etmek” dediğimiz eşiğin hukuk felsefesi Schmitt’ten geliyor.
Üçünün ortak işlevi, AfD’nin fikir dünyası Mein Kampf’tan değil, bu üçünün oluşturduğu ve Nazizmden ayrı da varlığını sürdürebilen entelektüel damardan besleniyor ki bu damar 1945’te yasaklanmadı, akademik olarak tartışılmaya devam etti ve o yüzden bugün yeniden dolaşıma girebiliyor.
Bu gelenek biyolojik ırkçılıktan çok kültürel çöküş, “liberalizmin ruhsuzluğu”, dost-düşman ayrımı ve karar veren egemen üzerine kurulu. Nazizm bu geleneği kullandı ama sadece ona indirgenemez. Savaş sonrasında Nazizm yasaklandığında bu damar, yasaklanmamış bir miras olarak masada kalmıştı.
İkinci damar ise 1968’de kurulan GRECE adlı düşünce kuruluşunun kurucusu ve Avrupa yeni sağının en etkili teorisyeni Alain de Benoist ve Nouvelle Droite’nin 1968 sonrası Fransa’da geliştirdiği etnopluralizm kavramı. Bu kavramın dâhiyane tarafı ırkların hiyerarşisini reddetmesi. Aksine, “Her kültür kendi yerinde değerlidir, karışım her ikisini de yoksullaştırır.” der.
Böylece ırkçılık, kendisini kültürel çeşitliliğin savunusu olarak sunabilen bir dile kavuşur. Buna Renaud Camus’nün “Büyük Yer Değiştirme” tezini ve Avusturyalı Martin Sellner’in “Remigration” kavramsallaştırmasını eklersek AfD’nin bugünkü sözlüğünün tamamına yakınını elde ederiz.
Almanya’da bu fikirlerin yerel dağıtım merkezi bir önceki yazıda bahsini ettiğim eski tarihçi Björn Höcke’nin entelektüel çevresidir: Götz Kubitschek, Schnellroda’daki enstitü, Antaios yayınevi. Höcke’nin partideki asıl işlevi kaba bir provokatörlük değil, kabul edilebilir olanın sınırını sürekli biraz daha sağa esnetmektir bence. Bugün skandal olan bazı söylevlerini, üç yıl sonra parti programının ara başlığı olarak görmek mümkün.
Buradaki kritik nokta bu fikir ailesinin tamamı, Hitler’e ihtiyaç duymadan Hitler’in sorduğu soruyu sormak üzere kurgulanmış olması. Kan demez, kültür der. Irk demez, uyum der. Üstünlük demez, farklılığın korunması der. Ve tam da bu yüzden Alman hukukunun Nazizme karşı kurduğu filtrelerden geçebilmektedir.
Aynı durum “Remigration” kelimesinde en saf haliyle görülebilir. Sürgün denmiyor, zorla gönderme denmiyor, vatandaşlıktan çıkarma denmiyor. Latince kökenli, teknik, bürokratik, neredeyse idari bir kelime seçiliyor. Kelime yumuşadıkça arkasındaki fikir sertleşebiliyor. Siyasal dilin silaha dönüşmesi tam olarak bu olsa gerek! Sert bir içeriğin, kabul edilebilir bir ambalajla geniş kitlelere taşınması.
Ve gelelim asıl söylemek istediğime. Bence Almanya’nın yıllardır hassasiyetle kurduğu sosyolojik bağışıklık sistemi zamanla kendi direncini üretti.
Almanya 1949’da sıra dışı bir şey yaptı. Weimar’ın çöküşünden çıkardığı dersi anayasaya yazdı ve “kendini savunan demokrasi” doktrinini kurdu: Demokrasi, kendisini yok etmek isteyene karşı tarafsız kalmak zorunda değildir! Bu doktrin kâğıt üstünde de kalmadı. 1952’de Sosyalist Reich Partisi kapatıldı. 1956’da Komünist Parti kapatıldı. NPD iki kez kapatma davasıyla karşılaştı; 2003’te dava usulden düştü, 2017’de Anayasa Mahkemesi partinin amaçlarının anayasaya düşman olduğunu tespit etti ama “bu amaçları gerçekleştirmeye yetecek ağırlıkta olmadığı” gerekçesiyle kapatmadı. 2024’te aynı yapı devlet finansmanından mahrum bırakıldı.
Şimdi bu tarihe bir sosyoloji biyoloğu gözüyle bakalım.
Her yasak, hayatta kalmak isteyen bir sonraki nesle çok net bir ders verdi. Hangi cümleyi kurarsan ölürsün? Üniforma giyme. Kan ve ırk deme. Führer prensibini savunma. Anayasal düzeni açıkça reddetme. Şiddeti örgütleme.
Bu derslerin her biri, filtreden geçemeyen özellikleri elemekle kalmadı, filtreden geçebilen özellikleri seçti ve ödüllendirdi.
Burada metaforu birazcık düzeltmek gerekiyor, çünkü düzeltilmezse yanlış bir yere götürür.
Popülizm ve aşırı sağ üzerine çalışan akademisyenlerin bugün dünyada en çok atıf alan Hollandalı siyaset bilimci (Georgia ve Oslo üniversitelerinde hocadır kendisi) Cas Mudde’nin “patolojik normallik” kavramı tam olarak bunu söyleyip ikaz ediyor: “Aşırı sağ, topluma dışarıdan enjekte edilmiş yabancı bir virüs değildir. Toplumda zaten var olan korku, öfke, güvensizlik ve statü kaybı duygularının siyasal biçim kazanmış halidir.” Yani söz konusu olan bir enfeksiyon değil, otoimmün (bağışıklık sisteminin kendi vücuduna saldırması) bir tepkidir. Bedenin kendi hücrelerinden türeyen, bedenin kendi savunma sistemiyle etkileşerek biçimlenen bir hal. Diyeceğim o ki AfD dışarıdan gelmedi; Alman toplumunun kendi dokusundan, o dokuyu seksen yıldır denetleyen kurumların basıncı altında sosyal mutasyon geçerirek evrimleşti.
Sonuç, laboratuvar koşullarında antibiyotiğe direnç kazanmış bir “suş” oldu. AfD, Alman hukuk sisteminin aşırı sağı tanımak için kullandığı kriterleri bilerek ve o kriterlerin etrafından dolaşarak konuşan ilk büyük Alman partisi. Anayasal düzene bağlılık beyanı var, şiddet reddi var, Yahudi düşmanlığı yerine — buna döneceğim — İsrail yanlısı bir hat var. Irk yerine kültür, sınır dışı yerine “yasal statüsü olmayanların geri dönüşü” var.
Ve bu strateji işledi.
2 Mayıs 2025’te Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı, 1.108 sayfalık bir raporla partiyi ülke çapında “kesinleşmiş aşırı sağcı yapı” kategorisine yükseltti.
AfD bu kategorizasyona karşı dava açtı. 26 Şubat 2026’da Köln İdare Mahkemesi, 7 bin sayfayı aşan dosyayı ve 1,5 terabaytlık materyali inceledikten sonra bu sınıflandırmayı esas davanın sonuna kadar askıya aldı. Mahkeme partiyi aklamadı. Özellikle Müslüman karşıtı taleplerde anayasaya aykırı unsurlar tespit etti. Ama partinin bütününü belirleyen “hâkim bir temel eğilim” bulunduğuna dair yeterli kesinlik göremedi. Kararın en çarpıcı satırı şuydu: “Remigration” kavramının kullanılması, tek başına partiye anayasa düşmanı bir bütünsel karakter atfetmek için yeterli değildir.
Bahsini ettiğim şey Alman hukuk devletinin bir zaafı değil, tam olarak nasıl çalışması gerekiyorsa öyle çalışmasıydı bence. Ve asıl mesele de bu zaten: Bir demokrasinin kendini korumak için kurduğu mekanizmalar, ancak açık, kanıtlanabilir, kaba bir düşmana karşı çalışır. Kendi kriterlerini okumuş, avukatlarıyla çalışmış, kelimelerini ona göre seçmiş bir düşmana karşı bu mekanizmalar körelir.
Almanya’da 80 yıllık antifaşist kurumsal tasarım, mahkemeye dayanıklı bir aşırı sağ üretti. Paradoks tam da bu olsa gerek!
Bir sonraki yazıda, AfD’nin Doğu Almanya ile yaşadığı nesebi ilişkiye yakından bakacağız.
