Oy vermek şirk midir?

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Bir ülkede adil, şeffaf ve güvenilir seçimlerin yapılıyor olması demokratik bir yönetimin en önemli göstergelerinden biri olduğu gibi, sandığa gitme ve oy verme de başlıca vatandaşlık görevlerinden biri kabul ediliyor. Oy verme eyleminin İslâmî bakış açısıyla nasıl değerlendirileceği ve hangi şahıs veya partilere oy verileceği ise Müslümanlar arasındaki başlıca tartışma konularından birini oluşturuyor. Dolayısıyla biz de burada ve bir sonraki yazımızda meselenin İslâmî perspektif açısından nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ele almaya çalışacağız.

Uzun süre Türkiye’de belirli şahıs ve gruplar, oy kullanmanın, açıktan Allah’a şirk koşmak anlamına geldiğini savundular. Bu tartışmaların AKP iktidarından sonra nispeten güncelliğini yitirdiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte internette küçük bir araştırma yapan kimse, demokratik ve laik sistemlerde oy kullanan kimselerin haram işleyeceğini savunan pek çok görüşle karışacaktır.

Aslında oy kullanmaya karşı çıkan Müslümanların asıl problemi demokrasiyledir. Onlar, hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu ve İslâm’ın hükümlerine bağlı kalınması gerektiğini ifade eden âyetlerden hareketle, yasama yetkisinin meclise yani şahıslara devredilmesini şiddetle reddediyor ve bu tür yönetimleri “tağut” olarak isimlendiriyorlar. Demokrasiyle ilgili yazı serimizde detaylı olarak bu meseleyi ele aldığımız için tekrar buna girmeyeceğiz.

Bir Müslümanın, inandığı dinin bütün ritüellerini özgürce yerine getirebilmesi, en temel insanî haklardan biri olduğu gibi; hukuk sisteminin ve devlet mekanizmasının inandığı dinin hükümlerine uygun olarak şekillenmesini arzu etmesi de anlaşılabilir bir tavırdır. Fakat buradan hareketle demokrasi ve laikliği benimsemiş bir devlete karşı düşmanca tavır alması, oy kullanmayı reddetmesi, reddetmekten de öte oy kullananları müşrik olmakla veya haram işlemekle itham etmesi, hem oldukça sathi ve zahiri bir din anlayışını hem de yaşanılan toplumdan ve zamanın şartlarından ne kadar kopulduğunu gösterir.

 Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki Asr-ı Saadet ve Raşit Halifeler dönemi istisna edilecek olursa, Müslümanların tarihte kurdukları devletlere Kur’an ve Sünnet perspektifi açısından “ideal ve kamil bir siyasi sistem” nazarıyla bakılması çok zordur. İslam’ın yönetim anlayışıyla ilgili üzerinde durduğu adalet, eşitlik, şura, seçim, bey’at, kamu maslahatına riayet, işi ehline verme, emanetlere sahip çıkma, zulüm ve zorbalığın her çeşidinden uzak durma, insan haklarına saygı duyma gibi ilkelerin geçmişte kurulan İslâm devletlerinde de bütünüyle hayata geçirildiği iddia edilemez.

İslâmî ilke, ideal ve hedefler açısından meseleye bakacak olursak, günümüz dünyasında kurulan İslâm devletlerini de pek çok açıdan eleştiri ve tenkide tâbi tutmak mümkündür. Şunu demek istiyoruz: Oy kullanmayı tecviz etmeyenlerin en büyük gerekçesi devlet sisteminin “İslâmî” olmamasıdır. Şayet Raşit Halifelerden sonra devlet başkanları saltanat usulüyle değil de seçimle başa gelecek olsalardı, aynı gerekçeyle pek çok İslâm devletinde de oy kullanmak haram görülebilirdi. Veya oy kullanmanın şartı olarak sistemin bütünüyle İslâm hukukuna uygunluğunu esas aldığımızda, günümüz İslâm devletleri arasında Müslümanların oy kullanabileceği bir ülke bulmakta zorlanırız.

Bir devletin ne ölçüde İslâm’a uygun olup olmadığını ölçmek için sadece rejime verilen isimlerden hareket etmenin veya ülke yöneticilerinin dinî kimliğine bakmanın da sağlıklı bir yöntem olmadığını hatırlatmak istiyoruz. Bilakis önemli olan içerik ve muhtevadır; yani kanunlardır, uygulamalardır, teamüllerdir, politik kültürdür.

Oy kullanmaya karşı çıkanlar, belki haklı olarak devlet yöneticilerinin Müslüman vatandaşların dinleriyle ilgili bir kısım talep ve isteklerini yeterince dikkate almadığını öne sürüyorlar. Anayasa ve yasaların yapılmasında, rejim şeklinin belirlenmesinde ve yönetim felsefesinin oluşmasında halkın talep ve isteklerinin, örf ve teamüllerinin, kültür ve değerlerinin belirleyici olması beklenir. Mevcut durumun böyle olmaması istibdat ve otoriterliğin göstergesidir.

Otoriterliğin olduğu bir yerde baskı ve zulümler de kaçınılmazdır. Böyle bir ülkede yaşayan Müslümanların da haklı olarak seslerini yükseltmeleri ve bununla mücadele etmeleri gerekir. Ne var ki oy kullanmamak, Müslümanların lehine değil aleyhine bir adımdır. Mevcut problemlerin çözümüne hiçbir katkı sunmaz. Kendi lehlerine bir değişimi arzulayan Müslümanlar; rejimi lanetleyerek, oy kullanmayarak, siyasileri protesto ederek, kamusal vazifelerden uzak durarak, devletle kavga yaparak kesinlikle hedeflerine varamazlar.

Oy kullanmanın haramlığını öne sürmek suretiyle Müslümanları sandıktan uzak durmaya çağıranlar, aslında ne yapılmaması gerektiğini söylüyorlar. Fakat atılması gereken adımlarla ilgili hiçbir alternatif çözüm ortaya koymuyorlar. Zihinlerindeki yönetim anlayışı her neyse, mevcut konjonktürde onun nasıl hayata geçirileceğinin yol ve yöntemini göstermiyorlar. Dolayısıyla da Müslümanları apolitik olmaya, kendi kabuğuna çekilmeye, toplumdan uzaklaşmaya davet etmiş oluyorlar. Toplum, siyaset, hukuk ve devlet karşısında bu ölçüde pasif ve edilgen hale gelen, daha da önemlisi reaksiyoner ve düşmanca bir tavır takınan Müslüman profilinin, yaşadığı dinin ideallerine hizmet etmesi ise oldukça zor bir ihtimaldir.

Oy kullanan vatandaşlar bir seçim yaptıkları gibi, oy kullanmayı reddedenler de aslında bir seçimde bulunmuş; daha doğrusu başkalarının seçtikleri lider ve yöneticiler tarafından idare edilmeyi, istemeyerek de olsa kabul etmiş oluyorlar. Dindar ve muhafazakâr vatandaşların oy kullanmadığı bir ülkede ise hiç şüphesiz ki yönetim kademesi, seküler dünya görüşüne sahip olan vatandaşların tercihlerine göre şekillenecektir. Bu ise büyük ihtimalle, dinî gerekçelerden ötürü oy kullanmayan kimselerin aleyhine bir netice doğuracaktır.

Oy kullanmanın haram olduğunu öne sürenler, genel itibarıyla Allah’ın indirmiş olduğu ahkâmla hükmetmeyenlerin zalim, fasık ve kâfir olacağını belirten ayetleri delil getiriyorlar. Laik ve seküler bir devlette Allah’ın değil, beşerin yasalarının geçerli olduğunu, dolayısıyla da böyle bir sistemin yöneticisi olacak kimselere oy vermek suretiyle destek olmanın mahzurlu olduğunu belirtiyorlar.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. İslam’da teklif-i mala yutak yoktur. Yani Allah, mü’minlere kaldıramayacağı yükler yüklemez. Herkes güç ve iktidarı dahilinde yapabileceği işleri yapmakla mesuldür. Herhangi bir devletin sınırları içerisinde yaşayan bir vatandaşın dinî sorumluluğunu da buna göre değerlendirmek gerekir. Sırf oy kullanmış olmasından ötürü devlet sistemindeki İslâm’a aykırı uygulamalardan onu mesul tutmak, yukarıdaki ilkeyle çelişir. Böyle bir yaklaşımın makul ve realist olmadığını da belirtmek gerekir.

Öte yandan Müslümanların, bırakalım İslâm ülkelerinde, gayrimüslimlerin yaşadığı ülkelerde dahi siyasi sistemin içerisinde yer alabileceklerini gösteren deliller bulmak mümkündür. Mesela Hz. Yusuf, putperestliğin hâkim olduğu bir ülkede, “Ülkenin malî işlerinin başına beni getirin.” (Yusuf, 12/55) diyerek görev talep etmiş ve sonrasında da hazine bakanı olmuştur. Aynı şekilde Kur’an, Firavun’un Hz. Musa’yı öldürmeye azmettiği bir esnada, Firavun hanedanı arasında (yönetici kadrosunda) yer alıp da o güne kadar imanını gizlemiş bir mü’minin kahramanca ve ikna edici delillerle Hz. Musa’yı savunmasını anlatır.

Peygamber Efendimiz’in Mekke döneminde bir grup Müslümanı Hıristiyan bir devletin hükümdarı olan Necaşi’nin yanına gönderdiğini; daha da önemlisi Necaşi’nin Müslüman olmasına rağmen devlet yöneticiliğini devam ettirdiğini de burada hatırlatmakta fayda var. Aynı şekilde Allah Resûlü (s.a.s) peygamber olmadan önce Arap müşrikleri tarafından kurulan Hılfu’l-fudul teşkilatı içerisinde yer almış, peygamber olduktan sonra da bu vazifesinden sitayişle bahsetmiştir. Hatta benzer bir teşekküle tekrar çağrılacak olsa, tereddüt etmeden icabet edeceğini bildirmiştir.

Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere Müslümanlar, İslâmî ilkelere riayet edilmeyen ülkelerde, yararlı gördükleri takdirde farklı devlet kademelerinde görev alabilecekleri gibi, pekâlâ görev alacak kimseleri de seçebilirler. Bu ifadelerimizden oy kullanmanın farz olduğu gibi bir netice de çıkarılmaması gerekir. Elbette bir insan yine mülahaza ettiği bir maslahata binaen oy kullanmayabilir. Esasında bu gibi konularda herkesi kapsayacak ölçüde mutlak dinî hükümlerin verilmesi çok riskli ve doğru olmayan bir tavırdır. Burada asıl bakılması ve öne çıkarılması gereken nokta, niyet ve düşüncelerdir, hedef ve maksatlardır.

Hele hele belirli bir partiye oy vermeyi “farz” veya “haram” gibi dinî hükümlere bağlamanın veya muayyen bir partiye oy veren kimselerin “büyük sevaplar elde edeceğini” ya da “büyük günah vebali altında kalacağını” ifade etmenin bundan çok daha tehlikeli olduğunu ifade etmek gerekir. Bu tür tavırlar dinin istismarından ve dinî değerlerin siyasete alet edilmesinden başka bir şey değildir.

Daha da önemlisi büyük bir yarış ve rekabetin yaşandığı, ihtilaf ve çatışmaların söz konusu olduğu, menfaat ve çıkar ilişkilerinin gözetildiği bu tür siyasi işlerde kesin dinî hükümlerle insanları yönlendirmeye çalışmak, dinî değerlerin yıpranmasına, yozlaşmasına ve zarar görmesine sebep olacaktır.

Bir sonraki yazımızda mü’minin oy vereceği partiyi veya lideri seçerken hangi kriterlerden hareket etmesi gerektiği üzerinde durmaya çalışacağız.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin