(C)esaretin bedeli

YORUM | MAHFİ ŞAHİN 

Kartaca elçisi Roma imparatoruna bir mesaj getirmiş. Sonra şöminenin başında konuşurlarken, imparatorun isteklerine karşı elçinin olumsuz yanıtları onu sinirlendirmiş ve elçiyi işkence yapmakla tehdit etmiş. Elçi elini şöminedeki ateşin içine soktuktan sonra “özür dilerim majesteleri, ne diyordunuz,” diye söze devam etmiş…

Bu hikayeyi ilk önce Ahmet Altan’ın bir yazısında okumuştum ve kendisi hikayeye şunu eklemişti: “Seni ölümle tehdit ederlerse elini ateşe sok ve öyle konuş.” Kartaca ve onların büyük kumandanı Hannibal hakkında az çok malumatım olsa da böyle ilginç detaylara Altan’ın yazılarında sıkça rastlıyorum. Dünya edebiyatına hakim ve fikir sahasının temsilcilerini çok iyi tanıyor Ahmet Altan.

Kendi fikir ve karakter oluşumunu ise babasının çetin duruşundan aldığını görüyoruz. Bir adam babasıyla ne kadar gurur duyabilirse o ölçüde gurur duyuyor babasıyla. Her adam babasıyla gurur duyamaz, göğüs kabartan çok özel bir durumdur bu.

Eğer cesaret bir akım olsaydı, onun Türkiye’deki temsilcisi yalnızca Ahmet Altan olurdu. Zaten cesaretin bugün temsil edildiği yer zindan ve o nöbeti, 70 yaşında olmasına rağmen bütün dikkatini toplamış bir keşiş gibi Ahmet Altan tutuyor.

Batılı tefekkürün temsilcilerinin bugün söyledikleri çok ilginç bir şey var: “Ahmet Altan, dünyaya cesaret veren 75 kişiden biridir.” Bu söz Batının bizden çok daha ileride ve ilerici olduğunu bir kere daha gözler önüne seren realist bir tanımdır. Onların cesaret olarak adlandırdıkları şeyin bizdeki karşılığı ise korku. Devlet vatandaşından, halk devletten korkuyor!

Ahmet Altan, onunla aynı fikri paylaşmayan kişilerin dahi taktir etmekten geri duramadığı bir çelişkidir. Zaten kendisi de “Eğer yazıyorsanız, çelişkilerden korkmamanız gerektiğini öğrenmelisiniz,” diyor. Tıpkı Kartaca generali Hannibal’ı, Romalı kumandan Büyük Scipio’nun, şimdiye kadar yaşamış en büyük generallerden biri olarak kabul etmesi gibi.

Türkiye şartlarında fikri muhkemlik adına duruş sergileyen düşünce adamı yok denecek kadar azdır. Bu yüzden hep aynı kişileri farklı ideolojik yapıların temsilcisi olarak görürken, temsil ettikleri fikrin haricinde başka hiçbir platformda göremeyiz. Bu iki çelişki (görmek ve görememek) bizim gözümüzün anlık yanılması değil tabi ki onların şekilciliğidir! İşte bu noktada Ahmet Altan felsefesinin hiçbir dönem değişmeyen demokrat duruşuna şahit oluruz.

Bugün onun sergilediği tutumu en son Fransız düşünür Emile Zola sergilemişti. Meşhur Dreyfus davası sonunda Zola, suçsuz bulunan Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un hayatından giden 12 yılın hesabını bir aydın olarak, cumhurbaşkanına açıktan “itham ediyorum” başlığında bir mektup yazmıştır.

Tekrar gözaltına alınan Ahmet Altan, polis arabasından sevenlerine böyle gülümsedi.

Altan’ın hareketli mazisinde buna benzer çok örnekler vardır ve özellikle bir tanesi, rejimin faşist temsilcisiyle zaten hiç uyuşmayan görüşlerinin koptuğu noktadır. Dehşet verici Roboski katliamından sonra dönemin en sert manşetini, başında Ahmet Altan’ın bulunduğu Taraf gazetesi atmıştı: “Devlet halkını bombaladı.” Bu tepki, Kartaca elçisinin, imparator karşısındaki korkusuz duruşu gibiydi. Kıdemsiz bir memur karşısında hazırola geçen bir toplumun devlet korkusu, böyle çıkışlara alışkın değildi. Fakat Ahmet Altan buna alışkındı. Rejimin faşist temsilcisi onu, devlet ve millet kaynaşmasına karşı gizli emellerle suçladı. Bunu yapmak suretiyle kendi kirli işlerini örtbas etmeye çalışıyordu.

Ahmet Altan dövüşmesini iyi bilen bir gladyatör gibi savunmayı da çok iyi biliyordu. Ve bu ithamlara karşı alaycı bir tavırla sonraki manşeti şöyle attı: “İyi de senin devlet halkını bombaladı”.

Cesareti olanlar kavgaya yalnız girerler ve sonucun ne olacağını pek düşünmezler. Ahmet Altan da böyle yapmış ve elini ateşe sokup konuşmuştu. Bunu yaparken şöyle diyordu: “Ben dövüşürüm, ben hayatımda hiçbir kavgadan kaçmadım, çıkmış bir kavgadan da kaçmam…” Evet kavgadan hiç kaçmıyordu Ahmet Altan.

Emile Zola kavgayı başlatan o mektubu yazdığında, hemen ardından akademi üyesi bazı profesörler ve aydınlar, meclise Zola’nın mektubunu destekleyen bir bildiri yolladılar. Bu tavır, fikir raconunda fiyakalı bir hareketti.

Fakat Ahmet Altan kavgalarında hep yalnızdı. Onun yanında olduğunu iddia edenler kavgadan sonra geliyorlardı. Zola’yı destekleyen akademisyenler ise olayın hemen ardından yaptılar bunu. Bizde akademisyen camiası “barış bildirisi” yayınladığında, kontrolden çıkmış bir sistem sorunu vardı. Kavganın tam ortasında barıştan söz edemezsiniz. Bunu yapacaksanız ya önce ya da sonra yaparsınız.

Cesaret öyle sağa sola efelenmek değildir. Cesaret, durduğunuz yeri her hâlükârda savunmaktır, korumaktır. Ahmet Altan da bunu yaptı ve eleştirilmeye dahi tahammülü olmayan bir sisteme, cesaretin uç noktasından şöyle seslendi: “Neden siyasetçiler hiçbir şekilde yargılanmıyor, sorgulanmıyor? Ve bunun yapılmaması için de aydınların üstüne gidiliyor. Söyledikleri şey şu; bizi eleştirmeyeceksiniz! Bizim de onlara söylediğimiz şey şu; sizi eleştireceğiz, sizden korkmuyoruz ne yaparsanız yapın! Siz hukukun dışına çıktığınız sürece sizi eleştireceğiz. Hapishane mi? Ne olduğunu gördük. Bir daha gitmek mi? Bir daha gideriz!”

Ve Ahmet Altan bunu söyledikten sonra bir daha gitti ve hala dönmedi. Nereye gideceğini bazen kendi dahi bilmeden, ormanın patikalarında kaybolmayı yeğleyen bir adamı, kaf dağı ile korkutamazsınız. Nereye gideceği hakkında endişesi olmayan bir adam için yolların ona sunacağı sürprizlerden başka bir heyecan yoktur. Ve gideceği yere elleri cebinde yürüyerek gidiyorsa bir adam, kaybedeceği hiçbir şey yoktur… Edebiyatını konuşacağımız günlerin hasreti ve “hayaller kuracaksın” şiirinden bir bölüm ile son sözü yine Ahmet Altan’a bırakıyorum…

“Her şeyi kaybetsen de hayallerini kaybetmeyeceksin.

Neyi aradığını hiç unutmayacaksın.

Sevinçlerini ne kadar hatırlarsan, acının derinliğini o kadar kavrayacaksın.

Yaşadığın ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar çok düşünürsen, öfken o kadar keskinleşecek.

Karanlık inerken, ışığa daha dikkatli bakacaksın.

Geleceğinle arana dibinde canavarların dolaştığı bir uçurum koyduklarında, nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce, geçmişine, sevinçlerine, hayallerine yaslanıp güç alacaksın.

Sevdiğin türküyü mırıldanmaktan hiç vazgeçmeyeceksin.

Bir çiçek iliştireceksin yakana.

Ölüm seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin…”

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin