Ötekileştirme 

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Bir Müslümanın, diğer bir Müslüman ile üç günden fazla dargın kalmaması gerektiğini hepimiz biliriz. Çünkü bu, Nebevî bir emir, açık bir ikazdır; aksi, haram!

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında, bunun üç istisnası var; bir ay, 50 gün ve üç ay konuşmadığı olmuş!

Şüphesiz, sözü ile amelinin çelişmesine imkan yok; o zaman burada başka bir hedef var!

Hâdiselerin cereyan şekline bakıldığında, üçünün de terbiye maksatlı olduğu net ve ümmetinin de fark edebilmesi için Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), belli ki süreyi iradî olarak uzatıyor!

Bunların ilki, “îlâ” olarak bilinen hâdise; Medîne’ye hicretin ikinci yarısından itibaren dünya adına şartlar iyileşmeye başlayınca, Annelerimiz de belli başlı taleplerle gelmiş ve Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) istekte bulunmuşlardı.

Medîne’nin genel atmosferi ve yaşadıkları sıkıntılar nazara alındığında normal bir talep gibi duruyordu; zira, değirmen çevirmekten elleri, kuyulardan taşıdıkları su sebebiyle de omuzları nasır tutmuştu!

Ne var ki Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyaya karşı açık bir tavrı vardı; üstelik, talep etseydi, O’nun talebini geri çevirmez ve Allah (celle celâlüh), dağları altına çevirir, dünyayı önüne dökerdi!

Ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), “kul peygamber” olmayı tercih etmiş ve ümmetinin en yoksulu gibi yaşıyordu!

Üstelik, etrafındakilerin de öyle olmasını istiyordu!

Bu münasebetle gelen âyetlerden de (Ahzâb Sûresi 33/28, 29) anlaşılacağı üzere aynı zamanda bu, Allah’ın murâdıydı.

Onun içindir ki Annelerimiz’den gelen bu talep O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) çok üzdü ve hepsine birden açık bir tavır aldı; bir ay Mescid-i Nebevî’ye kapandı ve Hâne-i Saâdetleri’ne hiç uğramadı.

Sonuçta Annelerimiz’in hepsi Allah’ı, Resûlullah’ı ve Âhiret’i seçti, dünya ile aralarına kapanmaz mesafeler koydular.

Şu da bir gerçek ki onların arasında uzun yaşayanlar oldu. Sözlerine öylesine sâdık kaldılar ki ne halifelerin takdir ettiği maaşları ne de yağmur gibi dört bir yandan yağan hediyeleri yanlarında tutmadılar; geldiği gibi aldı ve kuruşuna dokunmadan ihtiyaç sahiplerine dağıtıverdiler!

İkinci hâdise, mazereti olmadığı halde Tebûk Seferi’ne katılamayan üç kişiyle ilgili; bir ihmalin bedelini 50 gün süren bir “konuşmama” ve “tecrid” hali olarak yaşadılar ki bu süre içinde Ka’b İbn-i Mâlik, Hilâl İbn-i Ümeyye ve Mürâre İbn-i Rebî için dünya, âdeta ifritten bir zindan, her yeri çivi dolu bir fıçı gibiydi!

Nihayet, tevbeleri geriye bırakılan bu üç kişi hakkında da âyet geldi ve sadakat testinin ipi ilk göğüsleyen üçlüsüne de müjdeler yağdı, tebessümler edildi, bâş tâcı köşelerde yerler hazırlanır oldu!

Üçüncü hâdise, Veda Haccı’ndan; Zilkâde ayının 26. günü çıkılan hac yolculuğunun, muhtemelen ikinci veya üçüncü günü.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile haccetme bahtiyarlığını kaçırmamak için herkesin akın akın Mekke yoluna döküldüğü bu yolculukta, doğal olarak Annelerimiz de var.

Olacak ya, Safiyye Validemiz’in devesi hastalanmış, istirahat için dinlendikleri mekanda ağaya kalkamaz olmuştu.

Bilindiği gibi Safiyye Validemiz (radıyallahu anhâ), Yahudi bir anne-babadan dünyaya gelen ve Hayber sonrasında Müslüman olup Saâdet Hânesi’ne katılan bir annemizdi. Mekke’yi ilk defa görecek, Kâbe’yi de Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte ve yine ilk defa tavaf edecekti!

Çok üzülmüştü; bu heyecanla giderken yolda kalmak hicrandı; içine düştüğü durum, O’nu ağlatmıştı!

Derken durumdan haberdar olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yanına çıkageldi; onu öyle üzgün ve ağlarken görünce O da (sallallahu aleyhi ve sellem) üzülmüş, mübarek elleriyle Annemiz’in gözyaşlarını silmişti!

Sultân-ı Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), dün kadının yüzüne bile bakmayan bir toplumun içinde, yine onlara nezaket dersi veriyordu!

Habîb-i Ekrem’den gördüğü bu şefkat, sıcaklık ve iltifat Annemiz’i daha da duygulandırmış, hislerini tetikleyerek daha çok ağlamasına sebebiyet vermişti!

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir taraftan onu teskin ediyor, diğer yandan da daha fazla ağlamaması için ikaz edip yaşanan bu aksaklığa bir çözüm arıyordu.

Bulmuştu; zira Zeyneb Bint-i Cahş’ın yanında, yedek bir deve vardı!

Kimdi, Zeyneb Bint-i Cahş?

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halasının kızıydı.

Mekke’nin en asil ailelerinden birisinin ferdi olmasına rağmen Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) talebi üzerine, kölelikten gelen birisi, Zeyd İbn-i Hârise ile evlenerek o günkü toplumda putlaştırılmış en temel tabulardan birisinin yıkılmasına vesile olan zirve bir insandı.

Dahası, insanlık tarihinde hiç kimseye müyesser olmamış ve bundan sonra da olmayacak olan bir nişanın, “Onunla Senin nikahını biz kıydık!” pâyesinin biricik muhatabıydı; Allah (celle celâlüh) O’na, daha dünyada iken bu pâyeyi vermiş ve katlandığının karşılığını katlayarak mukabelede bulunmuştu!

Takdir-i Hüdâ ne manidardı; toplumun dem ve damarına işlemiş başka bir problemi daha “problem” olmaktan çıkarırken, böylesine meziyetleri olan birisini vesile kılıyordu!

Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Zeyneb’in yanına geldi ve “Ey Zeyneb!” buyurdu; Safiyye Validemiz’i işaret ederek, “Develerinden birisini, şu kardeşine ödünç veriversen!”

Boş bulunmuştu!

Daha farklı bir yaklaşımla, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konudaki tepkisini gün yüzüne çıkarabilmek için Allah (celle celâlüh) O’nu istihdam etmişti.

Hiç yapmayacağı bir şey yaptı ve “Senin şu Yahudiye, ödünç deve mi vereceğim?” deyiverdi!

Damlası düşse, deryaları bulandıracak mahiyette bir cümleydi bu ve ortalık bir anda buz kesiverdi!

Aradan geçen yıllara ve Allah Resûlü’nün de (sallallahu aleyhi ve sellem) başından beri net duruşuna rağmen, “kavmiyet” probleminden izler taşıyan bir tepkiydi bu ve üstelik, yarınların da problemi olma potansiyeli taşıyordu!

Dolunay misali yüzün havası bir anda değişivermişti!

Selamı-sabahı kesmiş, Annemiz’in (radıyallahu anhâ) yüzüne bile bakmaz olmuştu!

Ciddi bir tavır almış ve hiç mi hiç konuşuyordu!

Beri tarafta, Zeyneb Validemiz’in (radıyallahu anhâ) dünyası kararmıştı; bir anlık dalgınlığına karşılık önüne, katlanılması çok zor ve ağır bir bedel çıkmıştı!

Hac yolu zehir oldu; tabii, haccı da!

Günler gelip geçiyor, ama Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) duruşunda zerre kadar bir değişiklik söz konusu olmuyordu!

Üstelik, dönüş yolu da farklı olmadı!

Dahası, Zilhicce’den sonra Muharrem geldi geçti, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kaşını kaldırıp bakmadı, yüzüne!

Olanca genişliğine rağmen dünya, onun için de dâr gelmiş, nefes alacak takati kalmamıştı!

Bitmişti!

Safer ayının sonlarına gelinmişti.

Perişandı!

Nasıl olmasın ki en büyük saâdeti, Resûlulallah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte yaşama bahtiyarlığını kaybetmişti!

Yeme-içmeden kesilmiş, üzüntüden kadîd olmuştu!

Tevbe ve istiğfarla Rabbi’ne yöneliyor, yeniden eski günlere kavuşabilmek için kim bilir ne dualar ediyordu!

Hâlâ konuşmuyordu!

Bundan böyle eski günlerin birer hayal olduğunu düşündürecek kerteye gelmişti; yastık-yorganı toplamayı bile düşünüyordu!

Nihayet, “Bir ümit!” dedi ve Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) yanına geldi; üç aydır içinde bulunduğu bu kasvetli durumdan kurtulabilmek için Habîb‑i Kibriyâ Hazretleri’ne tavassutta bulunmasını, kendi adına gidip özrünü beyan edivermesini talep ediyordu!

İsabetli bir yoldu!

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) uygun bir zamanını kolladı, Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) ve Annemiz’in perişan hâlini resmetti, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’ne!

Gerçi, bilmiyor değildi; O da (sallallahu aleyhi ve sellem) farkındaydı ama belli ki herkesin fark etmesi için bunun yaşanması gerekiyordu!

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek yüzlerinde tebessüm belirmeye başladı; belli ki üç aydır devam eden tavr-ı Nebevî netice vermiş, maksat hâsıl olmuştu!

İş, tatlıya bağlanacaktı; Zeyneb Validemiz’in hücresine geliyordu!

Beri tarafta, olacakları merakla bekleyen ve yine hücresinin bir köşesinde gözyaşı döküp dualar eden Hazreti Zeyneb (radıyallahu anhâ), kapısının önünde beliren erkek silüeti karşısında şaşırmıştı; tam, “Bu gölge, bir erkek gölgesi! Resûlullah da gelmediğine göre, kim olabilir ki?” diyecekti ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kapısından içeriye giriverdi! Üstelik, dünkü bulutların bütünü silinip gitmiş ve olanca berraklığıyla hücresine doğuvermişti!

Dünyaları verseler, bu kadar sevinmezdi; nasıl sevinmesin ki aylardan sonra ilk defa Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), yeniden hânesini şereflendiriyordu!

Eli-ayağı birbirine karışmıştı; “Yâ Resûlallah!” dedi. “Bilmem ki bu gelişine karşılık, Sana ne türlü bir cemîlede bulunayım!”

O kadar ki isteseydi, canını da verirdi!

Kasvetli bulutlar dağılmıştı ya, dünyada O’ndan daha bahtiyarı yoktu!

İradî olarak alınan bir tavır daha son bulmuştu.

Burada çok ince bir ayrıntı var: zira bu günler, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hastalığının başladığı, son 14 gününü geçirmek için Annelerimiz’den izin alarak Âişe Validemiz’in hücresine taşındığı günlerdi.

Ne demekti bu?

Söz konusu tavır, şayet 15 gün daha devam etmiş olsaydı, hemen akabinden gelen Rebîülevvel ayının 12’sinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna, dünya ile ukbânın arasındaki incecik perdenin öbür yanına, yani Rafîk-i A’lâ’ya yürüyecekti!

Sonucu tahmin etmek zor değil!

Hicran üstüne hicran!

Peki, ne demek bu?

“Haram” dediği halde Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatındaki en uzun soluklu tavır, bir diğer ifadeyle selamı-sabahı keserek konuşmama hali, ait olduğu kimlikten ötürü bir başkasını ötekileştirmeye karşı.

Üstelik, iradî; bilerek ve isteyerek!

Hem, o günkü toplumun istek ve beklentisi, aksi yönde olmasına rağmen!

Bugün, çoğu toplumun duyarlılık kesbettiği bir konu bu.

Peki, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmeti olarak biz, işin neresindeyiz?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin