Osmanlı Devleti’nin Darülfünun serüveni

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU 

Osmanlı Devleti açtığı Kara ve Deniz Mühendishaneleriyle Batılı anlamda eğitim kurumları sürecini başlatmış, bunları II. Mahmut döneminde yine Batı’yı örnek alarak açılan Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye izlemişti.

Bu gelişmelere rağmen çeşitli nedenlerle Batı’daki örneklere göre bir üniversite açılması çok geç gerçekleşmiş ve ancak Abdülhamit’in tahta çıkışının yirmi beşinci yılında bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin temelini oluşturan Darülfünun açılabilmişti.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

DARÜLFÜNUN KURULMASI FİKRİ

Darülfünun kurulması düşüncesi, batıyı örnek alma sürecinin bir devamı olarak ortaya çıkmış ve ilk defa Tanzimat devrinde dini eğitim verilen medreseler haricinde bir yüksek eğitim kurumu açılması gündeme gelmişti.

1846’da çalışmalarına başlayan Meclis-i Maarif-i Umumiye, Darülfünun açılmasını gündeme almışsa da asıl amaç, devletin ihtiyaç duyduğu memurları yetiştirmekti. Daha sonra da “bütün ilim ve fenleri okumaya hevesli kişilere hitap edeceği” ve öğrencilerin bütün masraflarının devletçe karşılanacağı açıklanmıştı.

Darülfünun binasının inşası için ilk adım hemen atılmış, Ayasofya Camii’nin tamirini de gerçekleştirecek olan İtalyan mimar Fossati ile Ayasofya yakınında Avrupa’daki üniversitelere benzer, üç katlı, yüz yirmi beş odalı bir bina inşası için mukavele yapılmıştı. Ancak binanın inşaatı çok uzun sürecek ve tamamlandığında üniversite yerine Maliye Nezareti’nin kullanımına bırakılacaktır.

1863 yılına gelindiğinde ise Keçecizade Fuat Paşa’nın isteğiyle henüz bina olmasa da halka açık konferanslar şeklinde Darülfünun faaliyete geçirildi ve bu kapsamda verilen tarih, coğrafya, fizik ve kimya dersleri büyük bir ilgiyle karşılandı. Ancak bu dersler sadece iki yıl devam edebildi.

1869’a gelindiğinde ise 1908’e kadar yürürlükte kalacak olan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi kabul edildi. Nizamnamede en geniş bölüm Darülfünun’a ayrılmış ve kurulacak üniversitenin “Hikmet ve Edebiyat, Ulum-i Tabîiyye ve Riyâziyyât, Hukuk” olmak üzere üç şubeden (fakülteden) oluşması, dört yıllık bir eğitim süresi olması, on altı yaşını doldurmuş, idadi mezunları ya da o seviyede bilgi sahibi olanların kaydedilmesi hususları yer almıştır.  

HOCA TAHSİN VE CEMALEDDİN AFGANİ

Darülfünun’da Fransızca, Yunanca hatta Latince okutulması planlanmış, müfredatta Fransız medeni hukuku ve uluslararası hukuk dersleri de yer almıştı. 1869 Ekim’inde talebeler seçilerek hızla eksikliklerin giderilmesine çalışılmış, Fransa’dan dönemin önemli kitapları getirilmiş, bir tercüme heyeti kurularak ders kitaplarının tercümesine başlanmıştı.  

Sonunda Darülfünun 1870’te büyük bir merasimle açıldı. Darülfünun’un müdürlüğünü Paris’te bulunduğu sırada şapka giymesi nedeniyle “Gâvur” lakabıyla da tanınan Hoca Tahsin Efendi yapmaktaydı.

Bir yıl süren eğitim dönemi sonunda Ramazan ayında da halka açık konferanslar düzenlendi. Konferanslar büyük bir ilgiyle karşılansa da “bazı bilgilerin dine aykırı olduğu gerekçesiyle” mutaassıp kesimin tepkisi de gecikmemişti.

Hoca Tahsin, oksijensiz kalan canlının yaşayamayacağına dair “fanus deneyi” yapmış ve fanustaki hava boşaltılınca güvercin ölmüştü. Bu sırada İstanbul’da bulunan Cemaleddin Afgani de verdiği konferansta sanatı tanımlayıp çeşitleri hakkında bilgi vermiş ancak “peygamberlik” hakkında kullandığı bazı ifadeler farklı yorumlanmıştı.

Dönemin şeyhülislamı ve vaizler, Afgani’nin konuşmasından birkaç kelime alarak kendisini tekfir ettiler. Onlara göre Afgani, “peygamberlik, bir tür sanattır” demişti. Sonuç olarak Afgani, İstanbul’dan çıkarıldığı gibi Hoca Tahsin de görevinden azledildi.

Sultan Abdülhamit, olaydan birkaç yıl sonra Afgani’nin İstanbul’dan uzaklaştırma nedenine dair açıklama talep etmiş, Ahmet Cevdet Paşa da Abdülhamit’e olayın yanlış anlamadan kaynaklandığını belirten bir ariza sunmuştu. Bugün itibarıyla yerli ve yabancı araştırmacılar, Afgani’nin sözlerinde dine aykırı bir durum olmadığı kanaatindedirler.

Aslında şeyhülislamlık makamının asıl hedefi Afgani değil; Hoca Tahsin, Darülfünun ve Darülfünun projesinin arkasındaki isimler olan Münif Paşa ve Saffet Paşalardı. Afgani’nin sözlerini bir fırsat olarak gören şeyhülislamlık, yeni yüksek öğretim kurumuna karşı bunu bir propaganda vasıtası olarak kullanmıştır. Darülfünun da bir yıl daha faaliyetine devam ettikten sonra kapatılmıştır.

Bundan sonraki teşebbüs 1874-1875 döneminde gerçekleşmiş, Galatasaray Mekteb-i Sultani’si bünyesinde Darülfünun-ı Sultani açılmıştır. Yine üç şubeden oluşan bu kurum, bu sefer önceki tepkilerle karşılaşmamak için gösterişsiz bir şekilde açılmıştı.

Darülfünun-ı Sultani’de bir tez hazırlayarak mezun olanların doktor unvanını alması ve uzmanlıklarına göre Adliye ya da Nafia nezaretlerinde istihdam edilmeleri kararlaştırılmıştı. Tez hazırlamadan daha kolay bir sınavla mezun olanlar ise dava vekilliği, kondüktörlük ya da öğretmenlik yapabileceklerdi.

Önceki teşebbüslerde ciddi bir finans problemi yaşandığından bu sefer Darülfünun’un Mekteb-i Sultani’nin gelirlerinden pay alması planlanmışsa da bir süre sonra yine devletten yardım alma ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

DARÜLFÜNUN-I ŞAHANE

Abdülhamit’in yüksek öğretimle ilgili genel politikası, üniversite yerine doğrudan uzmanlığa yönelik okullar açmak şeklindeydi. 1895 yılına gelindiğinde ise Küçük Said Paşa’nın Abdülhamit’e sunduğu bir arizada Amerika ve Avrupa’dakilere benzer bir üniversite kurulmasının önemli bir ihtiyaç olduğunu belirtmesiyle Darülfünun açılması yeniden gündeme geldi.

Sonunda Abdülhamit’in tahta çıkışının yirmi beşinci yılında (1900) elli beş yıllık uğraş ve mücadeleler sonunda “Darülfünun-ı Şahane” açıldı. Bu dönem Darülfünun’unda da “Edebiyat ve Hikmet, Ulum-ı Aliyye-i Diniyye (İlahiyat) ve Ulum-ı Riyaziyye ve Tabiiye” olmak üzere üç fakülte yer almaktaydı.

Darülfünun’un adı İkinci Meşrutiyet döneminde “İstanbul Darülfünunu” olarak değiştirildi, hukuk ve tıp şubeleri de Darülfünun bünyesine alındı. Daha sonra eczacılık ve dişçilik mektepleriyle Şam’daki Tıbbiye Mektebi de buraya bağlandı.

Hocalar “müderris” olarak adlandırıldığı gibi Avrupa’dan getirilen hocalar da görev yapmaya başladı. İttihatçılar kız öğrenciler için de 1914’te Edebiyat, Riyaziyyat ve Tabiiye şubelerinden oluşan İnas Darülfünunu’nu faaliyete geçirdiler.

Bazı değişikliklerle cumhuriyet devrinde de faaliyetine devam eden Darülfünun, 1933’te devrimlere destek vermediği gerekçesiyle kapatılarak yerine bugünkü İstanbul Üniversitesi kuruldu.

KÜLLİYE DEĞİL DARÜLFÜNUN

Osmanlı tarihinin ilginç aşamalarından birisini oluşturan Darülfünun kurma çabalarının çeşitli engellerle karşılaştığı bir gerçektir. Kurulacak üniversiteye “külliye” veya “Darü’l-ulum” yerine Darülfünun denilmesi, çağdaş fenler vasıtasıyla bir aydınlanmanın hedeflendiğini göstermektedir.

Bu amaca rağmen ekonomik sıkıntılar nedeniyle bir türlü yeterli kaynak bulunamamıştır. Buna karşılık aynı dönemde çok büyük maliyetlerle Dolmabahçe Sarayı’nın inşa edilmesi, yaşanan çelişkinin önemli bir göstergesi olarak yorumlanabilir.  

Benzer bir durum tasarlanan üniversite binası için de yaşanmış, inşaatın bitimi sonrasında bina Darülfünun yerine Maliye Nezareti’ne verilmiştir. Sonrasında yeniden açılan Darülfünun’un Mekteb-i Sultani’nin öğrenci gelirleriyle finanse edilmesi planlanmış ve doğal olarak bu da uzun süreli olmamıştır.

Önemli bir problem de Darülfünun’a karşı gösterilen tepkidir. Aslında Darülfünun’da okutulan derslere karşı çıkan ulema, örneğin Hoca Tahsin ve Afgani’yi sözlerinden dolayı “tekfir etmiş” ve benzer olumsuz yaklaşımlar, Osmanlı yönetiminin bu konuda temkinli hareket etmesine yol açmıştır.

Avrupa’da Endüstri Devrimi’nin de etkisiyle üniversitelerin yaygınlaştığı bir dönemde birçok alanda olduğu gibi üniversite kuruluşunda da geç kalınmasının ve ancak elli beş yıllık bir sürecin sonunda bir üniversite kurulabilmesinin Osmanlı bilim ve eğitim hayatını olumsuz bir şekilde etkilediği çok açıktır.

***

Kaynaklar: E. İhsanoğlu, “Darülfünun Tarihçesine Giriş, Belleten, 1990, C. LIV, S. 210; “Darülfünun Tarihçesine Giriş (II), Belleten, 1993, C. LXII, S. 218; Darülfünun”, TDV İA, 1998, C. 8; “Darülfünun-ı Şahane”, Devr-i Hamid, Kayseri, 2011, C. 1; “N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, 2012, YKY; O. Keskioğlu, “Cemaleddin Efgani”, AÜİFD, C. 10, S.1, 1962; H. Z. Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul, Ülken, 1992.

1 YORUM

  1. Insanlar oyle durduk yere ilerleme gelisme yapmıyorlar, once temel dinamik ve motivasyonun ortaya cıkması lazım sonra metod planlama ve gayret ve denetim ( istisare) . Batıda temel motivasyon heva ve hevesin cektirmesi ile borcun kamcılaması ile bu araba yuruyor, dinamik aslında her ikisi icin paraya ulasma mecburiyetidir, borc dondurme becerisi kadar heva heves elde edilir, paran kadar yasarsın paran yoksa yasayamazsın ( money talks , paran kadar konus ) bu rejimi banka ile isletir. Politika ve yonetim bu borcu arttırma dondurme icin vardır. Ayrıca egitim politkaları ile heva ve heves icin yasama idealini ogretir. Halbuki islamiyette davayı rububiyet insanları seyru suluke kemalata ( maddi manevi gelismeye) sevk eder, asıl dinamik budur. Osmanlı dar kapsamlı salt bir tasavvuf anlayısı ve kurumsal isleyisi ( ilim adamlarının vizyonsuzlugundan ) ile bu meseleyi goturemezdi dolayısı ile insanları davayı rububiyet genisliginde yeniden ele almalı ve insanları harekete gecirmeliydi bunu kavrayıp degisimi saglayamadı , batılılasmak osmanlının zaten var olma sebebini ortadan kaldırdır degistirecegi seye kendi donustu ve bitti. Islam dunyasının umudu ilmin fethedilmesi insanlıgın ebedi saadeti icin davayı rububiyeti ( insanları allah terbiyesinde yetistirmek her alanda donanımlı ve self motivated yapmak heva ve heves yerine imanda derinlesme moduna okuma moduna dondurmek) tum dinamikleri ile kurani mantikilikte gosteren risaleyi nurları temel eser olarak genisleterek toplumu yeniden ele almaktır. Cihadı ekber ilmi alandadir. Gerisi corap sokugu gibi gelecektir. Bunu hizmet hareketi yapıyordu bu sebeple saldırıp yok etmeye calisiyorlar. Malesef hizmet hareketi olarak bunu halkımıza iyi anlatamadık. Insallah anlayacaktır diye umut ediyoruz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin