Kadim mesele (3): Istırap

YORUM | M. NEDİM HAZAR 

Ulvi meselelerde hakikatin saf halinde bir deformasyon olmuşsa, eksilen kısmı tamamlamak yeterli olmuyor ne yazık ki.

Öyle düşünelim; bir bardak saf suya, bir damla da necaset düşse o su mutlaklığını yitirir. Dolayısıyla mutlak anlamda, bir damla ile bir bardak arasında fark yoktur ve arınma ancak bardağın tekrar boşaltılıp saf su ile doldurulmasıyla mümkündür.

Şu fark mühim; yeni bir şeyden bahsedilmiyor burada, meseleyi sıfırlamaktan da söz edilmiyor. Saf halin tekrar sağlanması için yamanın tutmayacağını hatırlatmak belki. 

Bozulmanın kaynağı — pek önemli olmasa da — çeşitli olabiliyor. Gıdası nefret olan inkar ve ilhadı kadim meslek edinmiş olanlar da yapabiliyor bunu, kap ve ruh dünyası nasırlaşmış, lakin kendini inancın uçbeyi olarak görebilenler de. Görünürde birbirine çok uzak, hatta zıt gibi duran bu iki konum, aslında netice olarak aynı yere çıkıyor. Zarar ve hasar vermede birinin diğerinden farkı olmuyor. 

İşin vitrin kısmında bir zıtlık var gibi görünse de, sıklıkla aştıkları edep çizgisi, tahammülsüzlük ve müsamahasızlık bağlamında çok farklı olmayan iki tipoloji.

Odağı kaçık, merkezi kayık aynalarında kendilerinden başkasına tahammül yoktur ve her türlü fenalık onlar için ağır birer mücadele silahıdır; iftira, tezvir, kara çalma vs. Başka ve daha önemli bir ortak noktaları daha vardır; hırs ve motivasyonları. 

Aslında, mutlak manada bakıldığında eğer olumluya kanalize edilebilse belki dünyayı kurtaracak bir enerji ve efor birikiminden bahsediyoruz. Nefret yerine muhabbete yönelse dünyanın rengini değiştirebilecek kadar büyük bir potansiyel enerji. Bunu erdem olarak görmeyi zayıflık addederek nefret ve düşmanlığı her nefeste bir doz daha yükselttikleri için, aksini söylemek söz konusu bile olmuyor ne yazık ki! Yeryüzüne, insanlığa can suyu verebilecek olan bir potansiyelin boğucu bir seylaba dönüşmesi…

İnşa insanının ve umudun karşısında nihai olarak çok fazla şansı olmasa da, geçici ama derin hasarlara neden olabilecek bu zift karası tablonun bizatihi ümit kırıcı olduğunun da farkındayım. Ancak ruh mimarları ve hakikatin inşa neferleri için bir set ya da bariyer olabilmeleri söz konusu bile olmamalıdır. Zira, mefkûresizlik — geçici dünyevi haz ve pembe tablolarına rağmen — başlı başına bir zaaftan başka bir şey değildir. Hele hele bir diriliş serencamında blokaja mevzu bahis olamayacak kadardır. 

Sabır… İnşa ve imar sevdalılarının en mühim liman ve sığınağı… Kimse bu yolculuğun ıstırapsızlığından bahsedemez şüphesiz. Hatta ıstırapsızlık bizatihi ciddi eksik ve yitiğidir bu meselenin dertlilerine. Sabır ise ıstırabın karamsar kılıcını köreltecek yegane silah. Sabır, sıkıntıya çoklu boyut açarak, ıstırap insanına hakikati derinleştirip hikmet damıtan güçlü bir kristal kılıç. Ve hakiki melce için şaşmaz doğrultucu. Zira, en saf ve samimi niyet bile esas gayenin yanında anlamsızdır.

Gaye-i hayalin samimi dertlileri için, mevcut durum ve alınan netice ne olursa olsun önemsizleşir bir yönüyle. Genel vaziyetteki küslüklerin de pek manası kalmaz, red ya da kabulün de… Çünkü muradların en ulvisidir aslolan.

Varış noktasını, işin başlama işaretini veren söylemiş zaten: “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder” (RNK).

İşte böyle…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin