Önce aynaya bakalım!

HABER YORUM | M. NEDİM HAZAR

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde basın ile iktidar ilişkisi hiçbir dönem imrenilecek seviyede olmamıştır maalesef. Hele hele Tek Parti döneminin sona ermesinden sonra ülkenin tüm kaynaklarını elinde bulunduran kesim için epey zorlu bir süreç yaşanmış ve malum olduğu üzere sonradan bir geleneğe dönüşecek olan darbeler periyodu başlamıştır.

1960 İhtilali Mahkemeleriyle ilgili ilk kez izlediğim bir video bu konuda bazı ayrıntıları yazmayı mecburi kıldı. Aksi halde kalemin hakkını verememe vebali olacaktı.

Video şu:

https://twitter.com/ilker___1903/status/1232618825310441472?s=20

İlk kez görüntülü izledim şahsen. Daha önce meseleyi sesli olarak dinleme imkanım olmuştu.

https://www.youtube.com/watch?v=jejA-ZMbxqI

İktidar ve beseleme basın meselesi Tanzimat kadar eskidir bu ülkede. Zaman zaman o kadar işin suyu çıkmıştır ki, iktidar kendini gazete patronu sandığı gibi, gazete patronları da kendini iktidar sandığı dönemler olmuştur.

Simavi’nin meşhur “Ne dördüncüsü, bu ülkece basın birinci güçtür” içerikli sürmanşetini hatırlayınız.

Bugün haklı olarak Erdoğan iktidarının oluşturduğu Havuz medyasından canı yanarak şikayetçi olan CHP’nin vaktiyle milyonlarca dolar akıttığı Tuncay Özkan’ı sonradan milletvekili seçmesi ise ayrı bir ironidir.

Necip Fazıl’ın Menderes’ten para aldığı ve bunu klasik yöntem olarak “reklam/tanıtım karşılığı” olduğu bir sır değil.

Gerek bizzat Salim Başol’a söylemesiyle gerekse sonradan yazdığı kitaplarda yazmasıyla bunu bizzat Necip Fazıl zaten itiraf etmiştir.

Ancak bugün Necip Fazıl ya da Adnan Menderes üzerinden ülkedeki muhafazakar kesimi linç etmeye kalkışanların şunu hatırlamasında yarar var: Necip Fazıl’ın DP ve Menderes’den  “tırtıkladığı” paranın yüzlerce mislini İnönü’nün damadı ve haftalık Akis dergisi sahibi Metih Toker CHP ve İnönü’den hortumlamıştır.

Necip Fazıl’ın yayınladığı dergiler de Akis dergisi de ortadadır. Hangisinin aldığı paranın hakkını ziyadesiyle verdiği de…

Mesele bu değildir aslında. Bağlamıyla tartışılacak olsa “Taşı en günahsız olan atsın” diyerek daha başlamadan bitirmek mümkündür bu meseleyi. Ancak esas sıkıntı şuur; Salim Başol’un sorusuna vatan millet edebiyatı yapmadan doğrudan “evet vermişiz” diyen Menderes’in kendisini kurban eden kibar üslubunun neticesinde idam edilmesi mi gerekiyordu. Toker’in Akis dergisinin kapağına Menderes’in görselinin üzerine “Ex” işareti yaparak ya da Simavi’lerin “İdamı hak ediyor” manşetiyle çıkarak yaşanan hukuk cinayetini meşrulaştırma çabalarını es mi geçeceğiz?

Mesele budur, gerisi bu ülkede misliyle katlanarak devam eden bir marazın tekrarından başka bir şey değil.

Yazının bundan sonrası ise Örtülü Ödenek-Necip Fazıl meselesiyle ilgili ayrıntılar. Eğer ilginizi çekmiyorsa yazıyı burada bırakabilirsiniz. Ancak Necip Fazıl’ın kendi ifadeleriyle olayı ele almak da hakkaniyet gereği olsa gerek.

Videoda izlediğimiz gibi bu konu Yassıada Mahkemesi’nde de mesele edilmişti. Hatta aldığı miktar sorulduğunda Necip Fazıl, “Hayır” deyip daha fazla aldığını söyleyerek kadirşinaslık örneği göstermişti.

Mahkeme Başkanı Salim Başol’un “Hangi hizmete mukabil aldınız?”  sorusuna da şöyle cevap vermişti: “Ben örtülü ödenekten methiyeci, kasideci, Eski Roma cenazelerinde sahte ağlayıcılar gibi vicdan kiracısı olarak para almadım. Ve bunların hiçbirisini yapmadım.” dedikten sonra mukaddesatçı, milliyetçi, Anadolucu, ahlakçı bir idealin bu topraklarda yetişmesi için para aldığını söylemişti.

Başkan karşı çıkıp; “Üniversite gençliği süt gibi temizdir. Onlar sizi gerici buluyorlar; zaman zaman protesto etmişlerdir.” deyince şairler sultanının cevabı şöyle olmuştu: “Üniversite gençliğinin bana gerici diyen kısmı, sesi fazla duyulan ve önde görünen kısmı. Üniversite gençliğinden on binlerce gencin benim idealime bağlı olduğunu; fakat sesini yükseltemediğini yakinen bilenlerdenim.”

Bunun üzerine başkan idealinin ne olduğunu sorunca, Kısakürek şu çarpıcı cevabı verdi: “Garb’ın bütün müspet bilgilerini Rönesans anlayışı içinde almak ve Şark’ın ruhunu aynen muhafaza etmek, dinin parlaklığını ve saffetini, asaletini, Garb’ın büyük kafasında tekâmül ettirmek ve bu ruha tatbik etmektir.”

Bu izahtan sonra herhalde dut yemiş bülbüle dönen Başkan’ın; “Sizden fazla alan gazeteci var mı?” sorusuna jurnalciliği kendisine yakıştıramadığı için şu cevabı verdi: “Onu bilmem; şunu bilirim ki ilk Türk gazetesi olan Takvim-i Vekayi’den bugüne kadar fikre müstenit bir tek gazete mevcut değildir ki, şu veya bu şekilde hükümetten yardım görmesin.”

Necip Fazıl Kısakürek’in “Benim Gözümde Menderes” kitabında da mesele ele alınır:

“Beni Yassıada’ya şahitliğe çağırdılar

(…)

Sual:

-Örtülü ödenek vaziyetine ne dersiniz?

-Evet aldım. Alırken de bir rejim ve hükumet meddahlığı vazifesini üzerime almadım. Ben, Tanzimattan beri sökün edici oluşların köksüz olduğunu, hiçbir zaman Doğu be Batı arası bir nefs muhasebesine yanaşılmadığını ve mahsup sırrına varılmadığını, her kıymetin ruh ve kökünde, yani İslam’da bulunduğunu ve aklımızı Batıdan devşirirken, ruhumuzu Doğuda tutmamız gerektiği üzerinde bütün bir dünya görüşü ve ideal savunucusuyum. İşte Adnan Beyde, Tanzimat’tan bu yana gelmiş sadrazamlar ve başvekiller arasında bu davayı tutmaya müstaid biricik insanı buldum ve yardımını davamın hakkı olarak kabul ettim. Bütün aldıklarımı, mücadelesini ettiğim yolda harcadım. Ve sade harcamakla kalmayıp evimdeki eski koltuk ve halılara kadar da bu uğurda satmaya mecbur oldum. Zira Adnan Beyin “bir kere başla da sonu gelir” diye ettiği her yardım, Demokrat Parti iktidarının menfi kutbu tarafından engellenince, kendisine bir ev yaptırılmaya başlanıp, birinci katı çıkmadan yüzüstü bırakılan bîçare gibi, elimdeki avucumdakini sarfetmeğe, üstelik müthiş bir borç altına girmeğe mahkûm oldum.

Yani örtülü ödenekten bana verilen paralar, şahsıma bir şey getirmek yerine, benim bütün imkânlarımı yedi, bitirdi ve neyim varsa götürdü. Böylece Adnan Menderes, örtülü ödeneğiyle beni kullanmış değil, asıl ben onu idealim uğrunda kullanmaya teşebbüs etmiş, fakat iradesiz ve sabatsız karakteri yüzünden muvaffak olamamış bulunuyorum. Benim, bir dava uğrunda bir nevi vergi hakkiyle alabildiğim, reklam parasına bile yetmez, gülünç meblağlara karşılık, kendisinden milyonlar devşirip şimdi gözünü oymaya bakan, Büyük Doğu’yu örtülü ödenek beslemesi olmakla suçlayan ve hesap vermeğe davet edilmeyen bazı gazetelerin hali, masumluk ve ulviliğimizin ters tarafından mükemmel bir ifadesidir. İsterseniz bu gazetelerin hesabını yüksek huzurunuzda ortaya dökeyim.

-Hayır.

-Böyleyken huzurunuzda suçlu sıfatiyle oturan dünün Demokrat Parti Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Başvekili Adnan Menderes’e, bize gösterdiği yarım, devamsız ve samimiyet derecesi belirsiz alakadan dolayı minnettar olduğumuzu ve böyle olmakta devam edeceğimizi bildirmek de vazifemdir.

Bu sahne karşısında, söyleyeceği bir şey olup olmadığı sorulan Adnan Menderes, bana uzaktan teşekkür dolu gözlerle bakarak, söyleyeceği sözü olmadığını bildirirken aynı suale mahut savcı, kürsüsünden hafifçe doğrularak, galerinin hayret bakışları karşısında şu cevabı verdi:

-Söyleyecek bir şey yok!

147.000

Örtülü ödenekten bana verilenleri 147.000 lira olarak tespit etmişlerdi. 1952’den 1960’a kadar, iki kere günlük, bir defa da haftalık gazete çıkarmam için verilen, üstelik en saf niyetle gazeteme ve davama tahsis ettiğim için yetersizliği yüzünde evimdeki baba mirası eşyayı da götüren ve beni çeneme kadar borca batıran para… Bu 147.000 liranın, üzerine oturup “tamamlanmadıkça bir şey yapamam!” diye onu tasarrufuma geçirmiş olsam ve kendimi pahalıya satmayı bilseydim, o zamanlar oturduğum köşkü bana yüzbin liraya satmaya kalkan ev sahibime “evet!” demekle, bugün, yine dava ve gayeme mahsus olmak üzere birkaç milyonluk bir servet sahibiydim. Bugün, Feneryolu’nda, Bağdat Caddesi üstünde, 5000 metre karelik bahçesiyle bu mülk 5 milyon lira değerindedir.

Fakat bende, gayem ve yolum bakımından mutlaka malik bulunmam gereken böyle bir malî ve ticarî şuurdan hiçbir zaman hiçbir eser olmadı; ve mukaddes hedefe yol açabilmek, bir köprübaşı tutabilmek için en yetersiz yardımlara razı olmak ve bu yüzden evimdeki eşyayı da kaybetmek ve borç denizinde boğulmak gibi bir vaziyet doğdu. Yani mahut 147.000, sırf İslamî gayeye yol bulabilmek için, olduğu gibi, pişirdiğim yemeğe gitti, üstelik cebimde ve kilerimdekileri de silip süpürdü.

İşte, davamın baş hakkı olarak aldığım ve bunu iftiharla ilan ettiğim, fakat başta Adnan Bey’den milyonlar çimlenip de sonradan onu vatan haini diye teşhir eden namus yoksunu gazetelere nispetle işimi bilemediğim, örtülü ödenek hikayesi bütün içyüzü ve mahrem karakteriyle bundan ibarettir ve bu hikaye ve içyüzü bütün Büyük Doğu’cuların kavraması lazımdır.”

Meseleyi kendi bağlamından koparıp sanki ideal demokrat bir ülkede yaşıyormuşuz ve siyasetçisinden medyasına kadar herkes pir ü pakmış gibi kalkıp geçmişi yargılamadan önce aynaya bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin