Neyin mücadelesi verilmeli?

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de rejimin karşısında olan birçok muhalif, rejimin birbirlerinden farklı unsurlarına eleştiri getiriyorlar. Karşı çıktıkları temelde rejim de olsa, sahi esasında rejimin nesinden memnun değiller? Elbette, bu rejime herhangi bir nedenle karşı çıkan biri elbette muhaliftir. Ama her muhalefet eden rejime mi muhalefet ediyor? Yoksa rejimdeki bir unsura mı? Demek istediğim, bütünsel bir muhalefet mi söz konusu olan, yoksa kısmi mi? Nedir bütünsel muhalefet ve kısmi muhalefetten farkı nedir?

Bu ayrım, salt bir siyaset bilimcinin olguları sınıflandırma alışkanlığından kaynaklanan, akademik sıkıcılıkta ve fazla kıymeti harbiyesi olmayan, entelektüel bir ilgi değil. Çok pratik boyutları olan bir stratejik ayrım!

Kimisi rejimin yolsuzluklarından dem vuruyor. Kimiyse sınıfsal farklılıklar üzerinden bir Marksist okuma yapıyor. Bazısı ilahi adaletten, baştaki rejim mümessillerinin “İslam’dan kopuk”, hatta “dinle bağdaşmayacak” tutum, tercih ve politikalarından bahsediyor. Diğerleri “laiklik karşıtı” yönelimlere odaklanıyor. Azımsanmayacak bir grup, AKP ve Erdoğan eleştirisi yapıyor. Bunların çoğu, Erdoğan giderse her şeyin normale döneceğini düşünüyor. Normal deyince, muhalif sıfatı taşıyanların büyük bir çoğunluğu, geri dönülmesi istenen ya da öngörülen “normalin” ne olduğu üzerinde uzlaşamıyor. Bazıları AKP içinden çıkan yeni partileri ve onların eski AKP’li kurmaylardan olan genel başkanlarını umut olarak görüyor. Diğerleri, CHP ya da İYİP gibi partiler içinden doğacak bir “güneşin” hayalini kuruyor. Kimileri ordunun içindeki kara kutunun bilinmez denklemlerinden ümit devşirirken, bazıları da dış faktörlerin veya ekonominin demir yumruğu ile rejimin kapısız ve penceresiz kulesinin darmadağın olacağı konusunda yorum yapıyor.

Analitik bir çift göz, tüm bunların birbirlerinden çok farklı algılara dayandığını mutlaka görür. “Olsun canım, ne var? Herkes bir yerinden tutsun da; önemli olan bu!” diyenler çıkacaktır. Oysa bu tam da öyle değil. Çünkü farklı algılar, farklı stratejiler, farklı muhalif eğilimler, öz itibarıyla farklı tanılara (yani teşhislere) dayanır. Bugün var olan “yönetsel problem”, nasıl bir problemdir? Problem olması neye dayanıyor? Bu soru, “Normal nedir?” sorusu sorulmadan yanıtlanamaz. Normal bareminiz olmadan, anormali tanımlayamazsınız. Gölge boksu yapar durursunuz. Amaçsız ve enerji israfından başka bir şey olmayan, zaman kaybı ve hayal kırıklığına neden olan bir maratonda, bu sistemin ceremesini çeken kitleleri yıldırır, bıktırır, küstürürsünüz. İnsanların bir kutup yıldızına ihtiyaçları var. Karanlık bir gecede yönlerini bulup, gitmek istedikleri yerin koordinatlarını saptayabilecekleri bir sabiteden bahsediyorum. Bu nedir?

Neyin mücadelesini vereceğinizi bilmeden mücadeleye girmek, bir körler dövüşüdür. Bu belirsizlik ve vizyonsuzluk, rejimi güçlü kılıyor. Her türlü muhalif mücadeleye karşın rejimin dimdik ayakta olmasının temel nedenlerinden biri budur.

Devrimci Marksistler sınıf mücadelesi üzerinden, Kürtler yılların asimilasyoncu Türk devleti üzerinden, Ulusalcılar irtica, laiklik vs. kavramlarla, Babacan ve Davutoğlu Tayyip Erdoğan’ın zafiyetleri veya çürüme yaşayan AKP üzerinden okuma yapıyor. Toplumun çeşitli katmanları ve grupları, kaba hatlarıyla Türkiye’yi bu koordinatlar üzerinden okuyor. Türkiye içi medya zaten rejimin kontrolünde! Kontrolün dışına kısmen de olsa çıkma cüretinde bulunan medya da, sadece bazı tali meselelerle ilgileniyor, çünkü aksi halde var olma şansının olmadığını biliyor.

Her şeyden önce, gözlemlenen gerçek şu ki, CHP ve İYİP, TBMM’deki muhalif partiler olarak AKP-MHP Cumhur İttifakı’nın dümen suyunda, dış ve güvenlik politikalarında iktidara tümüyle destek veriyorlar. Suriye, Libya ve Karabağ’daki politikalar konusunda, sınır ötesi askeri operasyonlar da dâhil, bu “muhalefetin” herhangi bir muhalefetini gören var mı? Aynı şey Mavi Vatan denen, Doğu Akdeniz’de komşu ülkeler aleyhine yayılmacı planlar konusunda da geçerli. Bu konularda CHP ve İYİP, tümüyle AKP ve MHP ile aynı algıya sahip. Mecliste iktidarla ortak hareket ediyor. Bu ortaklık, Kürt meselesinde Cumhur İttifakı’nın yaklaşımlarıyla da birebir örtüşüyor. Bunun dışında, diğer ciddi mesele olan “FETÖ” diskuru konusunda, Türkiye siyasetinde partiler üstü bir ortak algı ve ortak dil var. Bu basit birkaç örnekten görüleceği gibi, muhalefet neye muhalefet ediyor ve neyin “mücadelesini veriyor”, anlamak kolay değil.

Bir diğer önemli nokta, “muhalefetin üzerinde durduğu ideolojik dayanak platformunun ne olduğu” sorusudur. Sahi, her biri birbirinden kesin hatlarla ayrıymış gibi görünen bu muhalif blokların, gerçekten de bir arada üzerlerinde oturdukları bir dayanak platform var mıdır? Varsa bu nedir?

Türkiye muhalefetinin birleştirici ideolojik yönelimi, liberal demokrasi düşmanlığıdır. AKP ve MHP, Avrasyacı derin yapılarla birlikte, zaten liberal demokratik değerlerin tam zıt kutbunu oluşturuyorlar. Fakat işin ilginci, CHP ve İYİP de, liberal demokratik değerleri asla savunmuyor! Dahası HDP içinde de ana akım, liberal demokratik değerlerden ziyade, Marksiyan okumalar ve algılar. Türk İslamcıları, “gâvur Batı ve antisemitizm be Baasçı Üçüncü Dünya’cı Erbakan okulunun” patolojik algısıyla liberal demokratik değerlere karşı refleksif pozisyon alıyor. Pan-Türkçü eğilimli MHP ekolü (İYİP de dâhil), İslamcılara benzer bir anti-Batıcı merkezi ön kabule sahip. Bu iki grup, Osmanlı’nın küçülüp çöküşünden kaynaklı travmanın derin izlerini ana kimlik öğesi haline getiren bir ideolojinin çocukları. CHP ise, içindeki ulusalcıların okur-yazar olanlarının yüzeysel ve arkaik Sovyet (Leninist ve Stalinist) sol “antiemperyalist” eğilimleriyle donanmış bir grup. Terazinin bir kefesinde nasyonalistler var. Bu kefe, CHP seküler sol-nasyonalist, MHP ekolü, İYİP dâhil, gayet pragmatik sebeplerle (daha çok oy almak için!) İslami malzemelerle harmanlanmış sağ nasyonalistlerden oluşuyor. Terazinin diğer kefesinde İslamcılar var. Şu an onlar da, mevcut Türkiye siyaseti konstelasyonu içerisinde mecburi bir “nasyonalist sosla” servis ediliyor! Tüm bu grupların ortak noktası, Batılı demokrasilerin ana nüvesi olan değerlere düşmanlık. Bu değerlerin liberal demokratik değerler olduğunu söylemeye gerek var mı?

Rejim, iktidarıyla ve muhalefetiyle, anti-Batıcı ve anti liberal-demokratik değerler üzerine kurulu bir yapı. Hiç kimsenin derdi bireysel haklar ve özgürlükler değil. Çünkü bireysel haklar ve özgürlükler, liberal-demokratik bir tema. Dahası, iktidara kim gelirse gelsin, rejimin anti-özgürlükçü devlet aygıtını kontrol edecek ve kendi “düşmanlarıyla” bu aygıt üzerinden mücadele edecek. Değişmeyen ortak düşmanlar, her zaman özgürlük talep edenler olacak. Kimsenin bu “devlet aygıtını” dönüştürme derdi yok. Herkesin derdi, bu anti-liberal devlet aygıtını ele geçirmek. Verdikleri kapalı devre rejim mücadelesi bundan ibarettir.

Fikirler önemlidir. Dönüşümler, dönüştürücü fikirlerin ürünüdür. Her dönüşüm iyi değildir. Mesela ırkçı nasyonalist veya faşizan-İslamcı bir dönüşüm iyi olamaz. İyi olan nedir? Bizi özgürleştiren (özgürlük alanımızı genişleten) her şeydir! İyinin tanımını böyle yapan yegâne fikir, liberal demokrasidir (piyasa liberalizmini kastetmiyorum, siyasal liberalizmi kastediyorum). Bu fikir, Batılı ileri demokrasilerin üzerine oturduğu ideolojik platformdur. Bu demokrasilerde merkez sol da, merkez sağ da, diğer irili ufaklı siyasal oyuncular da, anayasalar da, gelenekler de, üniversiteler de, sanat da, edebiyat da bu değerler üzerine inşa edilmiştir ve edilmektedir. Türkiye’de bu değerlerle kurulan irtibatın az olması, ana sorunumuzdur. Verilmesi gereken mücadele, budur. Bir kötüyü başka bir kötüyle – ehveni şer de olsa – değiştirmek, palyatiftir, kansere ağrı kesici uygulayıp acıyı dindirmeye yönelik semptomatik tedavi gibidir. Eskilerin deyimiyle, boşa kürek çekmektir! Bütünsel bir muhalefet gerekiyor. Bu muhalefet proletarya diktatörlüğüne gidecek bir devrim örgütlerse, ya da şeriata dayalı bir devlet kurarsa, bu rejimi sekülerleştirirse veya Turan imparatorluğunu gerçekleştirirse bile, bireylerin özgür oldukları bir ülkeye uyanamazsınız.

İnsan hak ve özgürlüklerinin, azınlık haklarının, farklı olma, hatta öteki olma hakkının, marjinal olma hakkının, anayasal denge ve denetim mekanizmalarının, güçler ayrılığının, medya özgürlüğünün, düşünce, ifade ve din (ve dinsizlik!) özgürlüklerinin ve burada sayamadığım birçok temel standardın uygulanması ile özgür olabilirsiniz. Sizin özgürlüğünüz, sizin gibi olmayanların özgürlüğü kadar olacaktır! Bu koşulları sağlamak için tek hedef, liberal demokratik bir toplumun (sadece devlet demiyorum!) inşasıdır. Verilmesi gereken mücadele budur.

2 YORUMLAR

  1. Bir avuç insan dışında bunun farkında olup daha doğrusu en temel gereksinim olduğunun bilincinde olup, mücadele vermeden bunu elde edemeyeceğini bilen kaç kişi vardır Türkiye de…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin