Amerikan demokrasisinin kurucu hikâyesi: Devrimden Trump’a

Amerikan demokrasisi, on üç koloninin özyönetim kültürü ve İngiltere ile kopuşu üzerine inşa edildi. George Washington’un iktidarı gönüllü bırakması, kurumların kişilerden üstün olduğu ilkesini yerleştirdi. Hamilton ile Jefferson arasındaki federal devlet-sınırlı hükümet tartışması bugün hâlâ sürüyor. İç Savaş, köleliği bitirirken Birliğin bölünemezliğini de anayasal düzene kazıdı. Trump dönemi ise bu iki buçuk asırlık mirasın dayanıklılığını sınayan bir stres testi oldu.

AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM 

Amerikan demokrasisinin hikâyesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan çok daha önce başlar. Avrupalı yerleşimciler Kuzey Amerika’ya ulaştığında kıta boş değildi; yüzyıllardır burada yaşayan yüzlerce yerli halk kendi siyasi ve toplumsal düzenlerini kurmuştu. 17. yüzyılın başlarından itibaren İngilizler Atlantik kıyısı boyunca kalıcı koloniler kurmaya başladı. İlk sürekli yerleşim 1607’de Virginia’daki Jamestown, ardından 1620’de Püritenlerin kurduğu Plymouth Kolonisi oldu. Sonraki yıllarda Virginia, Massachusetts, New Hampshire, Maryland, Connecticut, Rhode Island, Delaware, North Carolina, South Carolina, New Jersey, New York, Pennsylvania ve Georgia olmak üzere on üç İngiliz kolonisi ortaya çıktı. Farklı amaçlarla kurulmuş olsalar da zamanla ortak İngiliz hukuk geleneğini, yerel meclisleri ve kendi kendini yönetme kültürünü paylaşarak Amerikan demokrasisinin ilk kurumsal temellerini attılar.

İngiltere ile kopuşun nedenleri

Kolonilerin neden İngiltere’den ayrılmak istediklerini anlamadan Amerikan Devrimi’ni ve onun üzerine inşa edilen anayasal düzeni kavramak mümkün değildir. Bağımsızlık talebi yaklaşık bir buçuk asır boyunca gelişen siyasi tecrübelerin, ekonomik çıkarların ve özgürlük anlayışının doğal sonucuydu. Koloniler, İngiliz hukuk geleneği içinde yetişmiş olsalar da zamanla kendi meclislerini kurmuş, yerel yöneticilerini seçmiş ve günlük işlerini büyük ölçüde kendileri yönetmeye alışmışlardı. Özellikle coğrafi uzaklık nedeniyle İngiliz Kraliyeti’nin uzun yıllar boyunca uyguladığı görece gevşek denetim, kolonilerde güçlü bir özyönetim kültürünün gelişmesine zemin hazırladı. Bu nedenle Londra’nın 1760’lı yıllardan itibaren vergileri artırması, ticareti daha sıkı denetlemesi ve kolonilerin iç işlerine daha doğrudan müdahale etmeye başlaması, uzun süredir fiilen sahip oldukları hak ve özgürlüklere yönelik bir tehdit olarak algılandı. Amerikan Devrimi, esas itibarıyla bu özgürlük anlayışı ile merkezi otorite arasındaki çatışmanın ürünüdür.

Bir devrimin doğuşu

Bu gerilim, 4 Temmuz 1776’da ilan edilen Bağımsızlık Bildirgesi (Declaration of Independence) ile yeni bir safhaya geçti. Büyük ölçüde Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan metin, insanların doğuştan sahip oldukları hakları, yönetimlerin meşruiyetini halkın rızasından aldığı ilkesini ve zulme dönüşen bir iktidarı değiştirme hakkını ilan eden evrensel bir siyaset felsefesi metniydi. Ancak bu deklarasyon, bağımsızlığın kendisini değil, uğruna verilecek uzun ve zorlu bir savaşın başlangıcını temsil ediyordu. Yaklaşık sekiz yıl süren Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonunda yeni bir cumhuriyetin temellerini atacak siyasi tecrübeyi de edindiler.

Washington’un en büyük zaferi: İktidarı bırakabilmek

Bu sürecin en belirleyici şahsiyeti ise hiç kuşkusuz George Washington oldu. Kıta Ordusu’nun başkomutanı olarak savaşı yöneten Washington, elde ettiği askeri başarı ve toplumdaki büyük itibarı sayesinde isterse kolaylıkla ömür boyu iktidarda kalabilir, hatta kendisini kral ya da diktatör ilan edebilirdi. Dönemin birçok monarşisinde böyle bir gelişme şaşırtıcı karşılanmazdı. Fakat Washington farklı bir yol seçti. Savaşın ardından ordunun başkomutanlığından kendi isteğiyle ayrılarak sivil otoriteye bağlılığını gösterdi; daha sonra iki dönem başkanlık yaptıktan sonra görevini gönüllü olarak bırakarak iktidarın kişilere değil, kurumlara ait olması gerektiğini fiilen ispatladı. Bu tavır, Amerikan demokrasisinin en güçlü geleneklerinden birini oluşturdu. Çünkü yeni cumhuriyetin kurucuları için asıl mesele güçlü bir lider yaratmak değil, en güçlü lideri bile hukukun ve anayasanın sınırları içinde tutabilecek bir sistem kurmaktı.

George Washington, 1789 yılında oybirliğiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı seçildi ve yine oybirliğiyle ikinci kez göreve getirildi. İki dönem sonunda, üçüncü kez aday olma yönündeki yoğun taleplere rağmen görevinden kendi isteğiyle ayrıldı. Bu tercih, başkanlığın kişisel bir iktidar makamı değil, anayasal sınırları olan geçici bir kamu görevi olduğu anlayışını yerleştirdi. Daha sonra bu gelenek uzun yıllar boyunca korundu ve ancak 20. yüzyılda anayasal bir kurala dönüştü.

Hamilton ve Jefferson: Amerikan siyasetinin ilk büyük ayrışması

Washington’un en yakın çalışma arkadaşlarından biri, adeta manevi evladı gibi gördüğü Alexander Hamilton idi. İlk Hazine Bakanı olarak görev yapan Hamilton, güçlü bir federal hükümet, sağlam bir mali sistem ve ulusal ekonomik bütünleşmenin en önemli savunucusu oldu. Buna karşılık Thomas Jefferson, eyaletlerin yetkilerinin korunmasını, merkezî hükümetin sınırlı tutulmasını ve tarıma dayalı bir cumhuriyet idealini savunuyordu. Bu iki isim arasındaki fikir ayrılıkları, Amerikan siyasetinin ilk büyük ideolojik tartışmasını doğurdu ve sonraki yıllarda Federalistlerle onların muhalifleri arasındaki siyasal ayrışmanın temelini oluşturdu. Tartışmanın özü, federal bir cumhuriyetin ne kadar güçlü bir merkezî yönetime sahip olması gerektiği sorusuydu.

Yeni anayasanın kabul edilmesi sürecinde dönemin önemli düşünürleri ve hukukçuları da kalemleriyle mücadele ettiler. Anayasanın onaylanmasını savunan Federalist Papers, ortak takma ad olan Publius imzasıyla yayımlandı ve üç isim tarafından kaleme alındı: Alexander Hamilton, James Madison, John Jay.

Buna karşılık anayasanın bu haliyle kabul edilmesine itiraz eden ve bireysel hakların daha açık güvence altına alınmasını isteyen Anti-Federalistler de çok sayıda makale yayımladılar. Bunların önemli bir kısmı takma adlarla yazılmıştı. En etkili yazarlar arasında George Mason, Richard Henry Lee, Patrick Henry ve Brutus, Cato, Federal Farmer gibi müstear isimlerle yazan düşünürler yer alıyordu.

Bu tartışmalar Amerikan siyaset düşüncesinin temel kavramlarını da şekillendirdi. Güçler ayrılığı, denge ve denetleme mekanizmaları, federalizm, bireysel haklar ve sınırlı hükümet gibi bugün Amerikan anayasal düzeninin merkezinde yer alan ilkeler, büyük ölçüde bu entelektüel mücadelenin ürünüdür.

O yıllarda ülkenin başkenti New York’tu. Ancak yeni federal hükümetin mali yapısı konusunda yaşanan anlaşmazlık, Amerikan tarihinin en önemli siyasi uzlaşmalarından birini doğurdu. Alexander Hamilton, federal hükümetin eyaletlerin Devrim Savaşı’ndan kalan borçlarını üstlenmesini isterken, Thomas Jefferson ve James Madison buna karşı çıkıyordu. 1790’da varılan uzlaşmayla Hamilton’un mali planı kabul edildi; buna karşılık kalıcı başkentin Potomac Nehri kıyısında, Güney ile Kuzey arasında daha tarafsız görülen bir bölgede kurulması kararlaştırıldı. Böylece başkent önce geçici olarak Philadelphia’ya taşındı, ardından bugünkü Washington, D.C.’ye yerleşti.

Amerikan Anayasası’nın kabul edilmesiyle birlikte ülke hukuken birleşmiş olsa da siyasal tartışmalar sona ermedi. Aksine, yeni cumhuriyetin nasıl yönetileceği ve federal hükümetin sınırlarının ne olacağı konusundaki görüş ayrılıkları, Amerikan tarihinin ilk siyasi kutuplaşmasını doğurdu. Başlangıçta Kurucu Babaların büyük bölümü siyasi partilere sıcak bakmıyordu. Özellikle George Washington, veda konuşmasında “faction” olarak nitelendirdiği hizip ve parti siyasetinin genç cumhuriyet için ciddi bir tehlike oluşturacağı uyarısında bulunmuştu. Ancak fikir ayrılıkları zamanla kurumsallaşarak siyasi partilerin ortaya çıkmasını engelleyemedi.

Ekonomi üzerinden siyaset

Bu ayrışmanın merkezinde ise büyük ölçüde Alexander Hamilton’un ekonomik programı yer alıyordu. Hamilton’a göre yeni kurulan devletin ayakta kalabilmesi için güçlü bir merkezî hükümete, sağlam bir ulusal kredi sistemine ve gelişmiş bir ticaret ve sanayi ekonomisine ihtiyaç vardı. Bu amaçla federal hükümetin eyaletlerin savaş borçlarını üstlenmesini, ulusal bir banka kurulmasını, kamu kredilerinin güçlendirilmesini ve sanayinin devlet tarafından teşvik edilmesini savundu. Hamilton’un gözünde ekonomik güç ile siyasal istikrar birbirinden ayrılmaz iki unsurdu.

Thomas Jefferson ise bu modele temelden karşı çıktı. Ona göre güçlü bir merkezî mali yapı, zamanla halktan kopuk bir siyasal elit ve ayrıcalıklı bir finans sınıfı oluşturabilirdi. Jefferson, bağımsız çiftçilerin oluşturduğu yerel topluluklara dayanan, tarım ağırlıklı ve merkezî hükümetin yetkilerinin sınırlı olduğu bir cumhuriyet tasavvur ediyordu. Bu nedenle Hamilton’un ulusal banka projesine, federal hükümetin yetkilerini genişleten yorumlarına ve ekonomik merkeziyetçiliğine karşı çıktı.

Böylece Amerikan siyasetindeki ilk büyük parti ayrışması da şekillenmeye başladı. Hamilton’un görüşlerini benimseyenler Federalist Parti etrafında toplanırken, Jefferson ve James Madison’un öncülüğündeki muhalefet ise zamanla Demokratik-Cumhuriyetçi Parti’yi oluşturdu. Amerikan siyasi hayatındaki iki partili rekabetin kökleri büyük ölçüde bu dönemde atıldı. Dikkat çekici olan ise bu mücadelenin devletin ekonomideki rolü, federal otoritenin sınırları ve özgürlüğün nasıl korunacağı konusunda iki farklı anayasal vizyonun çatışması olmasıydı.

Thomas Jefferson, 1800 yılında yapılan ve Amerikan tarihine “1800 Devrimi” (Revolution of 1800) olarak geçen seçimleri kazanarak Amerika Birleşik Devletleri’nin üçüncü başkanı oldu. Bu seçim, demokratik sistemin olgunluğunu göstermesi açısından da tarihî bir dönüm noktasıydı. Çünkü ilk kez siyasi iktidar, bir partiden diğerine savaş, darbe ya da iç çatışma yaşanmadan, tamamen seçim yoluyla barışçıl biçimde devrediliyordu. Bugün demokratik rejimlerin en temel ölçütlerinden biri sayılan “iktidarın barışçıl devri” ilkesi, Amerikan tarihinde ilk büyük sınavını bu seçimle başarıyla vermiş oldu.

Jefferson göreve geldiğinde, Federalistlerin savunduğu güçlü merkezî hükümet anlayışını daha sınırlı bir federal devlet anlayışıyla dengelemeye çalıştı. Devlet harcamalarını azalttı, kamu borcunu düşürmeye önem verdi, bazı vergileri kaldırdı ve federal bürokrasiyi küçülttü. Ona göre özgürlüğün en büyük güvencesi, mümkün olduğunca sınırlı bir merkezî yönetim ve kendi işlerini yönetebilen yerel topluluklardı.

Bununla birlikte Jefferson’ın başkanlığı yalnızca devletin küçültülmesiyle sınırlı kalmadı. 1803 yılında Fransa’dan gerçekleştirilen Louisiana Satın Alması (Louisiana Purchase) ile Amerika Birleşik Devletleri’nin toprakları neredeyse iki katına çıktı. Jefferson, Anayasa’nın federal hükümete böyle bir toprak satın alma yetkisini açıkça vermediğinin farkındaydı. Buna rağmen bu fırsatın ülkenin geleceği açısından hayati olduğunu düşünerek pragmatik davrandı ve anlaşmayı onayladı. Bu karar, Jefferson’ın anayasal yorum konusunda zaman zaman kendi katı ilkelerinin dışına çıkabildiğini de gösteriyordu.

Jefferson döneminin bir diğer önemli sonucu ise yürütme gücünün sınırlarının ve yargının bağımsızlığının daha belirgin hâle gelmesiydi. Başkanlığı sırasında yaşanan siyasi tartışmalar, federal hükümet ile eyaletler arasındaki dengeyi ve anayasanın nasıl yorumlanacağına ilişkin tartışmaları daha da derinleştirdi. Böylece Jefferson yalnızca üçüncü başkan olmakla kalmadı; Amerikan siyasal kültürüne sınırlı hükümet, bireysel özgürlük ve halk egemenliği kavramlarını kalıcı biçimde yerleştiren en etkili kurucu liderlerden biri hâline geldi.

Kurucu Babaların çözemediği mesele: Kölelik

Ancak Jefferson’ın mirası da çelişkilerden arınmış değildir. “Bütün insanların eşit yaratıldığı” cümlesini kaleme alan kişi olmasına rağmen, hayatı boyunca yüzlerce köleye sahip olması, Amerikan tarihinin en çok tartışılan paradokslarından biri olarak kabul edilir. Bu çelişki, yalnızca Jefferson’ın değil, Kurucu Babalar kuşağının da en büyük ahlaki açmazını yansıtmaktadır.

Nitekim kölelik meselesi, Amerikan Birliği’nin dayanıklılığının ilk büyük sınavı oldu. Kurucu kuşak, yeni kurulan cumhuriyetin dağılmaması için bu sorunu çözmek yerine ertelemeyi tercih etmişti. Ancak ertelenen kriz, 1861’de patlak veren Amerikan İç Savaşı ile ülkeyi tarihinin en kanlı çatışmasına sürükledi. Dört yıl süren savaşın sonunda Birlik korunurken kölelik de anayasal olarak kaldırıldı. Böylece Amerika, federal hükümetin nihai üstünlüğünü de teyit etmiş oldu. İç Savaş, Amerikan demokrasisinin ilk büyük varoluş sınavıydı ve bu sınavdan çıkan en önemli ders, Birliğin anayasal bütünlüğünün hiçbir eyalet tarafından tek taraflı olarak bozulamayacağı gerçeğiydi.

İç Savaş’ın fitilini ateşleyen gelişme, 1860 yılında Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesi oldu. Lincoln, seçim kampanyasında köleliğin mevcut olduğu eyaletlerde derhal kaldırılmasını savunmuyor; ancak yeni eyalet ve topraklara yayılmasına kesin biçimde karşı çıkıyordu. Güney eyaletleri ise bunu, köleliğe dayalı ekonomik ve toplumsal düzenleri için varoluşsal bir tehdit olarak gördüler. Lincoln’ün seçilmesinin ardından önce South Carolina, ardından Mississippi, Florida, Alabama, Georgia, Louisiana ve Texas Birlik’ten ayrıldıklarını ilan ederek Amerika Konfedere Devletleri’ni kurdular.

Kriz, Nisan 1861’de Konfederasyon güçlerinin South Carolina’daki Fort Sumter’a ateş açmasıyla sıcak savaşa dönüştü. Lincoln, buna karşılık Birliği korumak amacıyla gönüllü asker çağrısında bulundu. Bunun üzerine Virginia, Arkansas, Tennessee ve North Carolina da Konfederasyon’a katıldı ve dört yıl sürecek Amerikan İç Savaşı başladı.

Savaşın başlangıcındaki temel mesele yalnızca kölelik değildi. Aynı zamanda Birliğin hukuki niteliği de tartışılıyordu. Güney eyaletleri, Amerika Birleşik Devletleri’ni egemen eyaletlerin gönüllü birliği olarak görüyor ve istedikleri zaman ayrılabileceklerini savunuyordu. Lincoln ise Anayasa’nın kalıcı bir Birlik kurduğunu, hiçbir eyaletin tek taraflı olarak ayrılma hakkına sahip olmadığını ileri sürüyordu. Bu nedenle İç Savaş, hem köleliğin geleceği hem de federal devletin varlığı üzerine verilmiş bir mücadeleydi. Savaşın sonunda Kuzey’in zaferi, Birliğin bölünemez olduğu ilkesini de Amerikan anayasal düzeninin tartışılmaz bir parçası haline getirdi.

Donald Trump tecrübesi de bu tarihsel miras ışığında değerlendirilmelidir. Trump’ın yükselişi, Amerikan demokrasisinin temel ilkelerini ortadan kaldırmaktan ziyade, bu ilkelerin ve kurumların ne ölçüde dayanıklı olduğunu sınayan sıra dışı bir stres testi işlevi gördü. Başkanlık yetkilerinin sınırları, Kongre’nin denetim gücü, federal mahkemelerin bağımsızlığı, eyaletlerin anayasal konumu ve medyanın rolü gibi kurucu dönemde şekillenen birçok ilke, Trump döneminde yeniden yoğun biçimde tartışıldı.

Bir bakıma, Alexander Hamilton’un güçlü yürütme fikri ile Thomas Jefferson’un merkezî iktidara duyduğu kuşku, iki yüzyıldan fazla zaman sonra farklı aktörler üzerinden yeniden gündeme gelmiş oldu. Aynı şekilde George Washington’un iktidarın kişilere değil kurumlara ait olması gerektiği yönündeki mirası da başkanlık makamının sınırları üzerine yürütülen tartışmalarda sıkça hatırlandı.

Ancak tarih bize önemli bir ders veriyor: Hiçbir demokratik sistem, yalnızca yazılı bir anayasa sayesinde yaşayamaz. Anayasalar, onları uygulayan insanlar kadar güçlüdür. Kurumlar, onları koruyan siyasi kültür kadar dayanıklıdır. George Washington’un üçüncü dönemden gönüllü olarak vazgeçmesi, John Adams’ın seçim yenilgisini kabul etmesi, Thomas Jefferson’un barışçıl iktidar devrini meşrulaştırması ve Abraham Lincoln’ün Birliği koruma kararlılığı, anayasa metninde yazmayan fakat Amerikan demokrasisini ayakta tutan demokratik gelenekleri oluşturmuştur.

Trump: Bir kopuş mu, bir sınav mı?

Dolayısıyla asıl soru, Trump’ın Amerikan demokrasisini tek başına sona erdirip erdiremeyeceği değildir. Asıl soru, Amerikan toplumunun, siyasetçilerinin, mahkemelerinin, Kongresinin, eyaletlerinin ve seçmenlerinin iki buçuk asırdır oluşturdukları anayasal kültürü koruma iradesini sürdürüp sürdüremeyeceğidir. Eğer bu irade güçlü kalırsa, Trump da diğer tartışmalı başkanlar gibi tarihin bir parçası olacaktır. Eğer zayıflarsa, sorun yalnızca bir lider değil, demokratik kültürün aşınması olacaktır.

Amerikan demokrasisinin geleceğini belirleyecek olan şey tek bir başkan değil, kurucu nesilden miras kalan şu temel ilkedir: Hiç kimse hukukun üstünde değildir ve hiçbir siyasi lider, anayasal kurumların yerine geçemez. Amerikan Devrimi’nin asıl mirası da budur. Bu mirasın yaşayabilmesi ise her kuşağın onu yeniden sahiplenmesine bağlıdır.

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin