Myanmar’daki zulüm çok tanıdık

HABER-YORUM | KEMAL AY

Myanmar’da olup bitenler aslında tanıdık. Arakan eyaletindeki Müslümanların etnik kimliklerini tanımamakta ısrar eden ve bir süredir baskı rejimi uygulayan Myanmar hükümeti, en son 2012’deki isyanı şiddetle bastırınca, karşısında ‘etnik tanınma’ amacına sahip olduğunu söyleyen bir ‘militan grubu’ buldu. Kendilerine Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu adını veren bu silahlı grup, Myanmar güvenlik görevlilerine yönelik son bir senedir çeşitli saldırılarda bulunuyor. Devlet ise, buna karşılık bölgedeki bütün Müslümanları sindirme yolunu seçti. Yüz binin üzerinde Arakanlı Müslümanın komşu ülke Bangladeş’e sığındığı ifade ediliyor. Budist rahiplerin oluşturduğu silahlı bir grubun da katıldığı bu ‘kıyım’ ile ilgili Birleşmiş Milletler, ‘etnik temizlik’ riskinden bahsediyor.

Myanmar’ın devlet başkanı ve Nobel Barış Ödüllü aktivist Aung San Suu Kyi ise Türkiye’ye yönelik yaptığı açıklamada ortada ciddi bir ‘propaganda’ savaşı olduğunu vurguladı. Yani Arakan’da olup bitenler ‘farklı yansıtılıyor’. Aslında oradakiler ‘terörist’. Dolayısıyla eğer burada bir ‘katliamdan’ bahsetmek ‘teröristlerin ekmeğine yağ sürülmüş’ olunacak. Myanmar devletinin bir takım ‘önlemler’ alma hakkından bahsediliyor. Kendisi gibi Nobel ödüllü aktivistlerin çağrısına da benzer bir cevap verdi Aung San Suu Kyi. Bu arada Myanmar yetkilileri özellikle sosyal medyadaki propaganda konusunda kısmen haklı, Arakan’da mevcut durumla ilgili olduğu söylenen pek çok fotoğraf ve görüntü ya başka bir ülkeden ya da geçmiş tarihlere dayanıyor.

NESİLLER BOYU SÜREN DÜŞMANLIKLAR

Gelgelelim zulmün bahanesi çok. O yüzden tanıdık yaşananlar. PKK’nın ortaya çıkış hikâyesine, Türk devletinin verdiği karşılığa, Kürtlerin yaşadığı zulme çok benziyor mesela. 1990’larda başlayan köy yakmalar, zorunlu göçler, sivil katliamların 2010’larda yeniden hortladığını hatırlarsak, bu tip meselelerin öyle hemen çözülemediğini görmüş oluruz. Eğer Arakan’a yakın Müslüman ülkeler sırf İslam dünyasında popülarite devşirmek uğruna Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu’nun şiddet eylemlerini savunmaya ve hatta maddi olarak desteklemeye kalkarsa, Filistin meselesine de benzeyecektir Myanmar’da olanlar. Nesiller boyu süren bir şiddet pratiği, bir yandan daha fazla zulüm, diğer yandan daha fazla radikalleşme getirecektir. Birbirinin bahanesi olan bu süreçler, çözümsüzlükten başka bir yola çıkmaz elbette.

Dedim ya, zulmün bahanesi çok. 1915’teki Ermeni kıyımını ‘savunan’ devletçiler de benzer argümanlar sunmuşlardı. ‘Ermeni çeteleri Türkleri kesiyordu’ haliyle bütün Ermenilere zulmetmekte bir beis yoktu. 1930’larda başlayıp 1940’larda ölüm kamplarında son bulan ‘Yahudi karşıtlığı’ da bir ‘mantığa’ sahipti. Nazi rejimine göre Yahudiler ‘virüs gibi toplumu sarmıştı’ ve Alman halkının maddi manevi değerlerine saldırıyordu. 6-7 Eylül 1955’teki gasp, tecavüz, saldırı hikâyelerinin de ‘bahanesi’ vardı. Rumlar, Türklere düşmanlık ediyordu. Daha da fenası ‘ihanet’ ediyordu. Nasıl affedeceksin ihanet edeni, değil mi? İkinci Dünya Savaşı’nda iki Japon şehrine atom bombası atan, savaşı kazandığı hâlde Alman şehri Dresden’i yakıp yıkan Amerikan hükümetinin de kendince ‘sebepleri’ bulunuyordu. Daha sonra Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da, Yemen’de sivilleri öldürürken de, ‘ama onlar teröristlerle işbirliği içindeler’ savunması yapmışlardı. Sırpların, Bosnalı Müslümanları katletmesinin de ‘gerekçesi’ vardı. O dönem sniper’la insan avlayan bir Sırp’ı oturup iki saat dinleseniz, size çok ‘insancıl’ gerekçeler sunacaktır. Karabağ işgali ve sonrasında oluşan Azeri-Ermeni düşmanlığının da iki tarafta müthiş haklı ‘savunucuları’ bulunuyor.

NEFRET, SEVGİDEN DAHA HIZLI YAYILIYOR

Çok daha taze bir örnek vereyim: Geçen hafta Hakkari’nin Oğul kasabasında İnsansız (İnsafsız!) Hava Aracı (İHA) marifetiyle 4 köylü vurularak öldürüldü. Valilik açıklamasında köylülerle ilgili olarak ‘işbirlikçi’ suçlaması yapıldı. Üstelik açıklamaya göre bu köylülerin teröristlerle toplantı halinde olduğu ‘sonradan’ anlaşılmış. Muhtemelen Erdoğan’ın damadının ürettiği Bayraktar İHA’dan ateş açıldığı sırada böyle bir bilgi yok ellerinde. Zaten önemi de yok! Nasılsa teröristlerle ‘yakınlar’. Bu yeterli. Hukuka, yargılamaya, adalete de gerek yok. En tepedeki zat, ‘Bunlar terörist!’ dedi mi, bitti. Ya onun da tepesindeki birileri ona ‘terörist’ derse ne olacak? Bitecek mi öylece?

Nefret, sevgiden çok daha hızlı yayılıyor. Çatışma, çözümden daha tatlı geliyor politikacılara. Zira çatışma yoluyla iktidar alanlarını genişletebiliyorlar. Bir ‘düşman’ ilan edip onlarla çatıştıklarında kendi taraftarlarını mobilize edebiliyor, onların desteğini hep canlı tutabiliyor ve düşmanlık üzerinden taraftarların giyebileceği bir elbise üretiyorlar. Bu kimlik siyaseti, çok kimlikli siyasî entitelerin (Osmanlı İmparatorluğu, Sovyetler Birliği) dağılmasından sonra hep gündeme gelmiş. Şimdilerde ABD’yi ve İngiltere’yi etkileyen ‘kimlik siyasetine dönüş’ akımı da, benzer bir etki ediyor dünyaya. Bu nefretin önüne lokal barajlar kurmak, siyasetin genel gerilimini düşürmek ve birbirine düşman toplumları diyalog zemininde bir araya getirmek, tek çare.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin