(M)üslüman mı, (m)üslüman mı?

YORUM | HAKAN YEŞİLOVA 

Bir harfin olup olmaması kelimenin anlamını nasıl değiştirebiliyorsa, o harfin büyük mü küçük mü olacağı da anlama tesir eder. Bu tesir bazı kelimelerde çok daha derin anlam farklılıklarına yol açar. Bir misal vereyim:

Yıllar evvel bir Batılı misafirimizi ailesiyle birlikte İstanbul’da ağırlamıştık. Birlikte olduğumuz birkaç aylık süre zarfında Müslüman kültürüyle iç içe bir dönem geçirmişlerdi. Böylesi bir tecrübeyi ilk kez yaşıyorlardı. Camiler, ezanlar, namaz kılanlar vs. hepsi bir ilkti onlar için. Bilhassa da küçük kızları için. Hayatlarında ilk kez Müslüman görüyor değillerdi, ama aylarca Müslümanca bir havayı teneffüs ediyor olmak, teorik olarak bilmekten ya da önünden bir kere geçmekten çok daha farklıydı muhakkak. Bir gün öğle yemeğinde küçük kızları babasına “Baba, biz de Müslüman mıyız?” diye soruverdi. İyi Hıristiyan olan babasının cevabı çok ilginçti: “Evet, ama küçük m ile yazılanından (müslüman).”

Yani, “Biz de Allah’a inanıyor ve O’na ibadet ediyoruz, ama bizimkisi birazcık farklı” demek istemişti. İlk duyduğumda bu cevap çok enteresan gelmişti bana. Bize de sempatik gelecek böyle bir cevabı bilerek tercih etmiş de olabilirdi. Yine de niyeti ne olursa olsun babanın cevabında Müslümanlar için üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir derinlik olduğunu düşünüyorum. 

***

İngilizce’de bir kelimenin anlamı ilk harfinin büyük ya da küçük yazılmasıyla değişiyorsa bu kelimeye “capitonym” deniyor. Mesela, “mısır” kelimesi Türkçe’de bir capitonym’dir; çünkü büyük M ile yazdığımızda ülkeyi, küçük m ile yazdığımız zaman bir bitkiyi kast ediyoruz. “Tokat-tokat” ya da “Ağrı-ağrı” kelimeleri de örnek olarak gösterilebilir. Türkiye’nin İngilizce’deki karşılığı “Turkey” küçük t harfiyle yazıldığında “hindi” anlamına geliyor. Nitekim İngiliz medyası mağlup olduğumuz her milli maçtan sonra bu ikili anlamı hep ustaca birlikte kullanmış, bizler için de tam bu sebepten hiçbir mağlubiyet İngilizlere yenilmekten daha ağır olmamıştır!

Bir detay: Capitonym’in Türkçe dilbilgisinde tam bir karşılığı var mı, bilemiyorum. Eş adlıların (homonym) bir alt kümesi olarak düşünülebilir. Capitonymler İngilizce’de aynı yazılıyor ama her zaman aynı şekilde telaffuz edilmiyor; her zaman eş sesli, yani homophone, değiller.

Yukarıdaki capitonym örneklerinde olduğu gibi, eş sesli kelimelerin birbirinden tamamen farklı anlamları olabileceği gibi, bazen de tek bir anlamın nominal veya reel anlam derinlikleri kastedilir. Bu durumda ilk harfin büyük ya da küçük yazıldığı örnekler de mevcuttur; ancak gerçek mana kelimeyi kullananın gerçek niyetinde gizlidir.

“Nominal” itibari demektir; Latince kök anlamında da olduğu gibi, sadece ismen var olup, gerçekte mevcut olmamaktır. Ekonomide nominal değer, piyasadaki fiyatlar baz alınıp belirlenirken, reel değer ise enflasyonu da hesaba katarak tespit edilir. Elbette ki, gerçek mali durumumuzu, yani alım-satım gücümüzü gösteren de reel değer tablosundaki rakamlardır. Yani, her seferinde elli liralık benzin alıyor olmamız cebimizdeki paranın nominal değerini ifade etse de reel durum depomuzun bir önceki alıma göre ne kadar dolmuş olduğu, dolayısıyla da ne kadar mesafe gidebileceğimizdir.

Bir sözün gerçek manasını aksettirmesi de nominalliğini aşabilmesi, yani altının dolu olmasıyla ilgilidir. Bizden bir şey talep edildiğinde içimizden gelmeyerek “başından savmanın nazikçesi” tonlamasında “inşallah” diyorsak “inşallah” kelimesini sadece nominal olarak kullanmışız demektir.

Aslında birçok kelime dilbilgisi olarak capitonym olarak sınıflandırılmasa da – kullanıldıkları yer ve duruma göre – aynı işlevi icra ediyorlardır. Mesela, isminde “adalet” yazıyordur ama kendisinde “adalet”in eseri yoktur. Ya da başlığında Vatan yazıyordur ama “vatan”dan kaçıncı vatanı kastettikleri anlaşılmamaktadır. “Halk” diyordur ama “halk” bazılarının nazarında sadece kendileridir. “Demokrasi” hiç ağızlarından düşmez, ama yüreklerindeki “demokrasi” aslında otokrasidir. Allah deyip dururlar, ama kendi egolarından başkasını tespih etmezler. Cami yaparlar (ya da açarlar), ama maksatları ibadet değil, mitingdir; sadece belli kesimleri cem ederken, diğerlerini def etmek ve toplumu bölmektir; Allah’a kulluk değil, siyasi emellere hizmettir.

Başta anlattığımız hatıramıza dönersek, büyük M harfiyle yazılan Müslüman kelimesi, dil kurallarına göre özel bir kategoriye işaret eder. Nüfus kağıdında din kategorisinde Müslüman yazan kişi demektir. Yani nominal bir veri olarak Müslümanlık. Peki ya gerçek Müslümanlık?

***

Kimsenin kalbini yarıp da bakmak mümkün değil. Ancak Müslümanlığın birçoğumuz için bir kimlikten, yani isim olmaktan öteye ne kadar gittiği sorusunun cevabı meçhuldür; her mümin bunun cevabını kendi vicdanında sorgulamalıdır.

Esasen, bir tabirin isim olmasında mahsur yoktur; ama sadece isim olmasında, yani altının boş olmasında mahsur vardır. Varlığın yaratılışında nasıl ki Zat’tan (cc) başlayıp şuunata, yani kuvve halindeki değerler sıfatları, fiilleri ve nihayet İsimleri netice veriyorsa, insanın kendisine kimlik olarak yakıştırdığı Müslümanlığı tam manasıyla hak etmesi için önce sıfatlarıyla benimsemesi, sonra da fiillerine aksettirmesi icab eder.

Colin Turner, Risale-i Nurların misyonunu tarif sadedinde “Biz Müslüman olduğumuz için mi Allah’a inanıyoruz, yoksa Allah’a inandığımız için mi Müslümanız?” diye bir soru sorar. Birinci şıkta sadece içinde bulunduğumuz aile ve sosyal çevreyle beraber şekillenmiş bir aidiyet ve altı boş bir nominal kimliğe işaret edilirken (taklidî iman), ikincisinde ise inancın öncüllendiği, sıfattan isme giden ve ismiyle müsemma bir durum tarif edilmektedir (tahkikî iman).

Risale-i Nur literatüründe eşya ve hadiselerin kendilerinden menkul zati değerleri varmış gibi düşünmeye “manay-ı ismî” perspektifi denilmektedir. Üstadın bunun karşısında konumlandırdığı “manay-ı harfî” perspektifi ise harflerin tek başlarına bir anlam taşımaması, ancak kelimenin anlamına hizmet etmesi gibi, mahlukatın da kendi başına bir anlam taşımadığını, dolayısıyla her mahluğun kendisini yaratan Yüce Yaratıcı’yı işaret ettiğini, müminin de her şeye bu perspektifle, yani Allah hesabıyla bakması gerektiğini ifade eder. Bu çerçevede aslında zaten var olmaları ancak muhtemel olan (contingent) her mahluğun gerçek değeri Varlığı Vacib olanın yanında ancak nominal bir değerdir. Vardırlar, ama bu “var”lık itibaridir.

İsmiyle müsemma olmak isimden değil harften geçer. Kendi başına bir anlam taşımadığını kabullenip, kâmil bir kula yakışan sıfatlara parlak bir ayinedarlık yaparak, Varlığı Vacib olana işaret etmekten geçer. Sadece kafa kağıdında [M]üslüman olmaktan değil, yürekte [m]üslüman olmaktan geçer.

“Ey iman edenler, iman ediniz” (Nisa 136) ayet-i kerimesi de sanki bir manada fevkaladeden bir îcâz ile “Müslümanlığınızın altını doldurun, yani önce vasıflarına haiz olun ve bunlarınızı tavır ve davranışlarınızla ortaya koyun” demektedir. Muhammed Kutup, kitabının adını “Hel nahnu muslimun – Biz müslüman mıyız?” diye koyarken bu husustaki sancısına parmak basmıyor muydu zaten?

***

Bu arada, Arapça’da – dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’de – büyük harf yoktur. Bir kelimenin belirli bir nesneyi işaret ettiği, belirtme edadı (harf-ı tarif) kullanıldıysa söz konusudur ya da bu anlam kontekstten çıkartılır. Burada da sanki kelimeleri öncelikli olarak kalıplarının resmettiği isim olarak değil, önce batınlarında taşıdıkları sıfatlar yönüyle anlamamız gerektiğine bir işaret olabilir, Allahu alem.

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin