Mürtekibü’l Kebire, Elfaz-ı Küfür ve ‘F..Ö’ [Abdullah Salih Güven]

 

 

Mürtekibü’l Kebire, Elfaz-ı Küfür ve ‘F..Ö’ [Abdullah Salih Güven]

ABDULLAH SALİH GÜVEN

Serinin dördüncü yazısı bu. Konumuz, 15 Temmuz’dan bu yana dillere pelesenk olan “F..Ö” sözü elfaz-ı küfürden midir, veya “Cemaate, Hizmet Hareketine ‘F…Ö’ diyenler küfre girmiş sayılır mı?” sorusuna cevap aramaktı. Meseleyi çok geniş bir şekilde ele almanın gerekliliğine inandığım için son sözümü baştan söyleyip kestirip atmadım. Yoksa Ebu’s-Suud Efendi fetvalarına benzer “hayır” veya “evet” deyip, çok kısa temellendirmelerle bir yazıda kanaatimi açıklayabilirdim. Yapmadım, çünkü meselenin elfaz-ı küfür bağlamında kelami ve fikhi özellikler taşımasının yanıbaşında, oturmuş olduğu zemin itibariyle siyasetle de alakası var.

Bu yüzden, konuyu incelemek icin İslam’ın erken dönemlerine gitmek gerekirdi. Ben de öyle yapmaya çalıştım. Hz. Peygamberin (sas) vefatını takiben başlayan siyasi çalkantılardan bu yana meseleyi ele aldım. Halife seçimleri, Cemel, Sıffin, Kerbela Savaşları ve bunların neticesinde ortaya çıkan Mu’tezile, Harici ve Mürcie’de kendisini bulan kelami tartışmalara ve fikhi görüşlere işaret ettim. Çünkü bu dönemler, bizim siyasetin kelama ve fikha yansıyan görüşleri ile zihniyetimizi inşa eden ve hala inşa etmeye devam eden dönemlerin başında gelir.

Meseleyi kökünden ele almamın nedeni bu. Zira “F..Ö” meselesi bundan bağımsız değil. Bugün Cemaate “F..Ö” diyenler, böyle bir zihni arka planın sonucunu yansıtıyorlar.  Bunun karşısında “Bu söz elfaz-ı küfürdür” diye karşılık verenler de aynı zihniyetle beslenmiş ve bugünlere gelmiş kişiler.

BİR KAVRAMIN DOĞUŞU

küfür spot 1

Şimdi ilk üç yazının neden yazıldığının hem gerekçesini hem de özetini veren bu uzun paragraftan sonra neticeye varalım. Bahsini ettiğimiz çalkantılı siyasi ortamın konumuz özelinde ürettiği en önemli kavramlardan birisi “mürtekibü’l kebire”dir. “Büyük günah işleyen” manasına gelen mürtekibü’l kebire, işin aslına bakarsanız hadislerde geçen 7 büyük günah gibi günahlardan dolayı değil; Cemel ve Sıffin gibi sahabenin birbirine kılıç çekerek öldürmesinden sonra ortaya çıkan zihni karışıklığı bertaraf etme ekseninde ileri atılmıştır. Çünkü Müslüman muhayyile, iktidar uğruna işlenen onca kötülüğü ve zulmü bir yere koyamamıştır. Sebebi, faillerinin Kur’an’da “Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı” dediği insanların olmasıdır. Zihni düzlemde “amel imandan bir parçadır/parça değildir” tartışmalarının kökeni de zaten buraya dayanmaktadır. Haksız yere insan öldürmek haram, Müslümanların cahiliyeyi aratmayan bir çerçevede birbirileri ile savaşmaları haram; ama beri tarafta bunların hepsinin bir şekilde gerçekleştiği zeminde rol alan insanlar sahabe-i kiram! İşte mürtekibü’l kebire, daha sonraları aynı muhtevayı ifade eden elfaz ve ef’al-i küfür hep bu dönemin ürettiği kavramlardır.

Bunu böylece tespit etikten sonra gelelim “küfür”e. Küfür kavramı, anahtar rolü oynamaktadır. Onun için anlam çerçevesinin, tartışmalara medar olmayacak netlikte doldurulması gerekmektedir. Küfür, imanın zıddıdır. İman ise, başta Allah olmak üzere iman edilmesi gerekli esasları kalbin tasdik ve dilin ikrar etmesidir. Bedenin, tasdik ve ikrar edilen esaslara uygun bir şekilde hareket etmesi ise şarttır. Amel imandan parçadır/değildir tartışmalarına hiç girmeden kestirmeden ifade edelim, iman ile amel arasında zaruri bir ilişki vardır.

Kur’an, elfaz-ı küfür yerine “kelimetü’l küfr” tabirini kullanır (9/74). Küfür adına Kur’an’ın nazara verdiği şey iman esaslarına muhalif beyan ve inançlardır. Meryem oğlu Mesih’in Allah’ın oğlu olması, Peygambere sihirbaz denmesi, kıyametin kopacağına inanmamanın ifade edilmesi, Allah’ın inzal ettiği ahkâmın uygulanmaması gerektiğini söyleme gibi şeyler. Hadislerde ise kâhinleri tasdik etme, küfre rıza gösterme, Müslümanlara küfür isnad etme gibi amelleri sayabiliriz. Bu durumda harici baskı ve zorlama olmaksızın bir insanın kendi iradesiyle imani hakikatları inkâr etmesi, alaya alması, hakarette bulunması fıkhın elfaz ve ef’al-i küfür diye nitelendirdiği ameller arasına girer.

küfür spot 2

İMANSIZLIKTAN DEĞİL CEHALETTENSE

Fakat burada dikkat edilmesi gerekli olan iki şey var. Birincisi, ilgili kişinin bu gerçeği yani söylediği söz ve yaptığı amellerin kendisini küfre nispet ettirecek sözler ve ameller olduğunu hangi ölçüde bildiğidir. Gerçekten bilmiyorsa ne olacak? Söylediği şeyler hususunda kalbinin derinliklerinde söylediğinin tam aksi istikametinde ciddi bir tasdik varsa? Elmalılı Merhum’un “tekzib-i fiil ile adem-i fiil arasında fark vardır” diye anlattığı yerde duruyorsa? Daha açık ifadeyle imansızlıktan değil de cehaletten gafletten kaynaklanan bir hal içindeyse. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla her müminin her vasfı mümin olmayabilir. Bazen mümin küfür sıfatını da taşıyabilir ve o sıfatla imana muhalif şeyler yapabilir, söylebilir. Bu durumda ona küfür mü isnad edeceğiz, kâfirsin mi diyeceğiz?

Dikkat edilecek ikinci husus, bu hale şahit olan başkalarının takınacağı tavırla alakalı. Bu bağlamda Efendimizin (sas) beyanları tevil, tefsir ve şerh istemeyecek ölçüde nettir: “Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden bir mutlaka kâfir olmuştıur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.” (Buhari, Edeb,73) Kaldı ki müminin mümine karşı ödevleri arasında yer alan sui zann etmeme, hüsnü zan ile mukabelede bulunma, kardeşinin ayıplarını ve günahlarını tecessüs etmeme gibi ayet ve hadislerde emredilen ahlaki umdelerle beraber bu hadisi düşündüğümüz zaman, literatürde tekfir dediğimiz başkalarına küfür isnad etme ya da son tahlilde o kapıya çıkan sözler söylemede ne kadar dikkatli olmamız gerektiği kendiliğinden açığa çıkar.

‘KIBLE EHLİ TEKFİR EDİLEMEZ’

Sözün geldiği bu aşamada bir de 15 asırlık İslam ilim mirasından, ilmi gelenekten bahsetmek lazım. Ulemamız bu konuda çok hassas davranmıştır. Erken dönemlerde meydana gelen zihni kırılmaların sebebiyet verdiği toplumsal çalkantılar, kardeşi kardeşe düşman yapan bölünmeler, senelerce süren kabileler ve devletler arası savaşları da yedeğine alan ulema, mevzu ile alakalı oldukça net bir duruş sergilemiştir. “Kıble ehli tekfir edilemez” kaidesi ile kitaplarımızda kendine yer bulan hükmü, bu net duruşun en güzel örneği olarak görürüm. “Şek ile yakîn zail olmaz” kaidesi de, “iyi” deyip ardından bir “ama” bağlacı ile muhatabını tekfire yeltenen kişilerin önünde aşılmaz bir kale duvarı gibi durmaktadır.

Ulemanın net duruşu dediğimiz şeyi biraz açacak olursam; ulema şuurluca yapılan tevhide aykırı Allah’ın varlığı ve birliği, ilahi emir ve yasakların reddi, nübüvvetin inkârı, Peygamberimizin (sas) tahkir edilmesi, alaya alınması, Kur’an ve Efendimizin beyanlarında kendine yer bulan helalların haram, haramların helal sayılması gibi hususlarda elfaz-ı küfür hükmünü vermişlerdir. Ama bunların haricinde yorumun, içtihadın, te’vilin, tefsirin rol oynadığı alanlarda elfaz-ı küfrün bir silah olarak kullanılmasına da karşı çıkmış, yukarıda belirttiğimiz gibi gerek söylenen sözler, yapılan ameller gerekse şahsın özellikleri ile alakalı farklı yorumların olabileceğini, hakikat-i halin sadece Allah tarafından bilinebileceği ve böylesi bir atmosferde müslüman düşenin hüsnü zanla mukabelede bulunup kimseyi tekfir etmemesi gerektiğini açıkça ifade etmişlerdir. Eğer ulema bu konuda biraz kapıyı aralık bıraksalardı, tıpkı erken dönemlerde olduğu gibi tekfire maruz kalmayan kimse kalmazdı sanırım.

küfür spot 3

‘F..Ö’ İFADESİ ELFAZ-I KÜFÜR DEĞİLDİR

Şimdi gelelim günümüze; bu bilgiler ışığında açık, seçik ve net, ‘ama’sız ve ‘fakat’sız ifade ediyorum ki, son tahlilde hüküm ifade edecek şekilde “Bu ‘F..Ö’ ifadesi elfaz-ı küfürdür” demek yanlıştır. Ben bu hükme katılmıyorum. Yanlış olduğuna inanıyorum. Cemaat mensuplarına yapılanların zulüm, ayıp, suç ve günah oldugunda zerre kadar kuşkum yok. Ama bu zulmü reva görenleri, fiilen katkıda bulunanları ya da yapılan propagandaların etkisinde kalıp ağzını doldura doldura “F..Ö” diyenleri tekfir etme ayrı bir meseledir.

Her şeyden önce bugünü anlamak için düne gitmek lazım. Anakronik bir yaklaşım sergilememek, hafızalarımızda hala canlılığını koruyan hadiseleri bugünkü amansız ve insafsız zulüm perspektifinden değerlendirmemek lazım. Bugünlere bir günde gelmedik. Uzun bir mazisi var. Bu süreç içinde iktidarın yaptığı haksızlıklar, kanunsuzluklar, zulümler meydanda, Cemaatin de yaptığı bazı yanlışlıklar var. Hiç kimse hatadan masum ve masun değil. Öte yandan, hadise özü itibariyle dini değil, siyasi. Bu gerçeği soğukkanlı bir biçimde kabullenelim ve yapılacak kıyaslamaları, verilecek tarihi misalleri bu çerçevenin dışına çıkartmayalım.

Evet, iki tarafı var hadisenin. Birincisi, dini değerleri önceleyen ve yaptıkları yorumlar, ürettikleri projelerle Türkiye halkına, Müslüman ümmetine ve bütün insanlığa hizmet vermeye çalışan bir Cemaat; ikincisi ise devletle bütünleşmiş ve ortaya saçılan gayri meşru, gayri kanuni ve gayri ahlaki hareketlerine rağmen siyasal İslamcı iddia ve söylemlere sahip, seçimlerle iş başına gelmiş bir iktidar. Bir başka ifadeyle, 17/25 milat kabul edilecekse -ki iktidar öyle olması gerektiğini söylüyor- o tarihten itibaren bütün dünyanın gözü önünde ceza adaletinden mahrum, devlet gücü kullanılarak ve hukuk ayaklar altına alınarak yok edilmeye çalışılan bir Cemaat; diğer tarafta bütün hakperestlik, adalet ve hukuk iddia ve söylemlerini bir kenara bırakan, tek kelime ile Leviathan halini alarak devletleşen hükümet. Daha doğrusu tek adam.

Burada şunu da ilave etmek isterim; 7 Haziran seçim sonuçlarını tanımayıp şiddete yeniden yol vererek meşruiyetini kaybeden bir iktidardan söz ediyoruz. Kaldı ki çoğunluğun değil çoğulculuktan, kuvvetler birliği değil de kuvvetler ayrılığından, Anayasa başta olmak üzere devleti ve hükümeti de bağlayan ulusal kanunlar ile uluslararası anlaşmalara uymaktan soz ediyorsak, AKP iktidarı o meşruiyetini 17/25 Aralık soruşturmalarının hemen akabinde kaybetmişti. Bugünkü korku cumhuriyetinde bunlar konuşulmuyor olabilir ama yarının hür ortamlarında bugünler soğukkanlı bir şekilde değerlendirildiğinde ‘siyasi meşruiyet’ çercevesini belirlemeye çalıştığımız eksende konuşulacak.

CEMAAT TARAFTARLIĞI YAPMANIN İMKÂNSIZLIĞI

Süreç içinde konumuz ile alakalı olarak dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereken ikinci nokta da şu. Bir tarafta başta olgular ve gerçekler değil algılar ve faraziyeler üzerine kurulu proganda metodları ile 80 milyonluk milletin her hanesine bir şekilde giren devlet, diğer tarafta kendini müdafa hakkı bile tanınmayan, sahibi olduğu medya imkânları elinden devlet gücüyle ve zor kullanarak alınan; dolayısıyla sesini duyurmakta zorlanan bir Cemaat. Cemaat taraftarlığı anlamına gelebilecek bir davranışta bulunan, bir cümle sarfeden, bir başka tabirle iktidar söylemlerine muhalif olan herkesin göz altına alınması, tutuklanması, işten çıkarılması, mal ve menalına el konulması gibi artık sıradanlaşan zorba politikaları da hesaba katarsanız, böylesi baskıcı politikaların hâkim olduğu bir atmosferde Cemaat taraftarlığı yapmanın imkânsızlığı kendiliğinden anlaşılır.

İşte bu atmosferde hayatını idame ettiren sıradan vatandaşların, eşim-aşım-işim deyip gündelik hayatının telaşı içinde bulunan kişilerin algı üzerine kurulu politikalara inanması, inanmamasa bile sesini çıkaramaması ve kendisi veya yakınları için duyduğu korkudan dolayı siyasi tarafgirliği belli etmek için bir slogan haline döşünen “F..Ö” demesi kabul edilmese de, anlaşılabilir bir şeydir. Bütün bunlardan dolayı yukarıda belirttiğim kanaatimi tekrarlayayım; bu bağlamda “F..Ö” sözcüğü elfaz-ı küfür içinde mütalaa edilemez.

İNANARAK VE CAN-U GÖNÜLDEN SÖYLÜYORSA?

Fakat bu demek değildir ki buna inanarak, can u gönülden destekleyerek söylemek insanı günahkâr yapmaz. Burada benim kanaatim tam aksine; bu sözün insana günah kazandırması çok büyük bir ihtimal dâhilindedir. Çünkü “F..Ö” adı üzerinde “Fethullahçı Terör Örgütü” demektir ve bu  korkunç bir iftiradır. İnsan, Allah tarafından fert olarak muhatap alınan ve hesabını da fert olarak verecek bir varlıktır. Ağzından çıkan, azalarından dökülen her bir söz ve davranıştan Allah’a hesap verecektir insan. Öyleyse “F..Ö” derken ne dediğinin bilinci içinde olmak zorundadır. “Cı” ekiyle izafe edilen Fethullah Gülen her şeyden önce daha düne kadar iktidar sakinlerinin de el üstünde tuttuğu bir din adamıdır, vaizdir, imamdır, ulema sınıfından birisidir. Ne bu kişinin ne de onun düşünceleri etrafında insanlığa hizmet için üretilen projelerde koşan kişilerin şimdiye kadar kendilerine terörist denilecek bir faaliyetine rastlanmış da değildir.

Örgüte gelince, ortada onların kastettiğini manada bir örgüt zaten hiç yoktur ve şimdiye kadar da olmamıştır. Öyle zannediyorum ki Türkiye’de yaşayan herkes de bu gerçeklere vakıftır. Ama özellikle 17/25’ten sonra bir şeyler değişmiş ve değişen bu şey iktidarın söylemlerinde önce ‘paralel devlet’, ardından da ‘terör örgütü’ olarak kendine yer bulmuştur. Bir âlimin ve onu sevip-sayan, sayıları yüz binleri bulan insanların böylesine menfi bir sıfatla itham edilmesi bu kadar kolay olmamalıdır. Dolayısıyla “F..Ö” diyen insanlar, idareciler ne derse desin, hesabını Allah’a kendisinin vereceğinin şuuru içinde düşünmek zorundadır. Kaldı ki kul hakkının da devrede olduğu muhakkaktır. İçişleri bakanının ifadesiyle gözaltına alınan 113 bin, tutuklu olarak aylardır hapishanelerde bulunan 47 bin insanla yarın Allah’ın huzurunda hesaplaşacaklarını unutmamalıdır.

Sözün özü; benim kanaatime göre “F..Ö” kısaltmasına elfaz-ı küfür denilemez ama “insanı günahkar yapmaz” hiç denilemez. Ayrıca onların “F..Ö”yü aratmayacak daha başka galiz ifadeleri ağızlarına almaları, hakareti aşkın sözler söylemesi, Müslümana yakışmayacak beyanlarda bulunması, sapık mezhep, firak-ı dâlle demeleri, aynı şekilde mukabelede bulunmayı gerektirmez. Bizi bağlayan imanımız, o imandan neşet eden ahlakımız, iman-ahlak bütünlüğü içinde ulemamızın üretmiş olduğu içtihadi yaklaşımlarımız aynıyla mukabelede bulunarak aynı türden bir yanlışlık içine düşmemizi engellemektedir.

Not: Bu yazıyı aklınızın bir kenarına koyun lütfen. Yakın veya uzak bir gelecekte bu sisli ve dumanlı havalar dağıldıktan, zulümler son bulduktan ve yüzlerdeki maskeler bütünüyle çıkıp herkesin çıplak yüzüyle gün yüzüne çıktığı zaman lazım olacak. O zaman o günden bugünlere bakıp insafla ve adaletle değerlendirme yapacak olan insanlar, “Zulmün altında inim inim inledikleri dönemde bile sağduyuyu elden bırakmamışlar. Tekfir özelinde ehli sünnetin ortaya koyduğu koyduğu genel geçer kaidelerin dışına çıkmamaya hassasiyet göstermişler. İşte delili” diyecekler. Bu satırların yazarının sözünü ettiğimiz zulme maruz kalanlardan birisi olması belki de yazıya ayrı bir değer katacaktır. Bu tenbihatımı Twitter’da kullanılan deyimle bitireyim; “Atın FAV’a bekleyin.” Allah ömür verirse hep birlikte göreceğiz.

1.YAZI: Bu söz elfaz-ı küfür mü? http://tr724.wpengine.com/soz-elfaz-i-kufur-mu-abdullah-salih-guven/

2.YAZI: Elfaz-ı küfür ve efal-i küfür nedir? http://tr724.wpengine.com/elfaz-i-kufur-efal-i-kufur-nedir-abdullah-salih-guven/

3.YAZI: ‘Malum yafta’ ve elfaz-ı küfrün tarihi temelleri http://tr724.wpengine.com/malum-yafta-ve-elfaz-kufrun-tarihi-temelleri-abdullah-salih-guven/

2 YORUMLAR

  1. Cok degerli hocam,elfaz i kufurle ilgili degerlendirmelerinizden dolayi sonsuz tesekkurler;ancak,merakimi mucip iki hususu da sormadan edemeyecegim.1)Surekli o menhus sozu tekrar ederse ve nihayet tevbe etmeden olurse 2)O habis sozu soylemekte yani sizin deyiminizle gunah olan o sozu ifade etmekte mahzur gormuyor hatta helal de sayiyorsa hukum ayni midir?Saygilarimla…

  2. Bu harfli kelime elfazi kufur olmayabilir ama FIRAKI DALLE nasil olmaz. Anlamis degilim. Biz manasini yanlis mi biliyoz. O zaman fatiha suresi o kadar da agir ve onemli bir sure degil mi?
    Veya hocaefendiye sahte peygamber demek, yalanci peygamber demek onu tekfir olmuyo mu?
    Bu ok donup sahibini bulmuyo mu?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin