Mukaddes göç [Harun Tokak-Hac Hatıraları-14]

Muharrem ayı geldiğinde Mekke’de, Kâinatın Efendisi’nin yanında, sadık dost Hazreti Ebu Bekir ve yiğitler yiğidi Hazreti Ali’den başka kimse kalmamıştı.

Bir telaş sardı Mekkelileri. Kureyş liderleri panik içindeydi. Yıllar boyu işkence ettikleri insanlar şehri terk etmişti.

Güçlerini birleştiren Müslümanlar Medine’de iyice kuvvetlenir ve bir gün Mekke’yi ele geçirebilirdi. Ayrıca Medine, Mekke-Suriye ticaret yolunun tam üzerindeydi. Müslümanlar Kureyş kervanlarına zarar verirlerse bu durum Kureyş’in iflasına, Mekke ekonomisinin çökmesine neden olabilirdi. Yakın zamanda Hazreti Peygamber de Medine’ye gidecek olursa Kureyş için asıl felaket işte o zaman başlardı.

Bunun için onun gitmesine izin vermemeleri, hala Mekke’de ve oldukça korumasız bir haldeyken ne yapacaklarsa yapmaları gerekiyordu.

Kureyş bu fırsatı değerlendirmeli, uykularını kaçıran tehlikeden bir an evvel kurtulmalıydı.

Bir sonbahar sabahı Mekke’nin yöneticileri Darü’n Nedve’de toplandılar.

“Ne pahasına olursa olsun Muhammed’in gidişini engellemeliyiz.” dediler.

Birisi “Hapsedelim!” dedi.

“Onun gözü pek yiğitleri var. Uzun süre zindanda tutamayız.” dediler.

“Sürgün edelim” dedi bir başkası.

“Kısa zamanda etrafına yüzlerce insan toplar ve bizi tehdit etmeye başlar.” dediler.

“Onu öldürmekten başka çaremiz yok” dedi Ebu Cehil.

Oradakilerin hepsi bu fikri benimsedi. Onu öldürürlerse, Medine’ye gidenler de ‘bu iş bitti’ diyerek geri dönerlerdi.

Fakat nasıl öldüreceklerdi?

NECİDLİ İHTİYAR

Kur’an-ı Kerim, Efendimiz için kurulan komploları şöyle anlatır:

“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 30) 

O gün Dâru’n Nedve’de toplanan Mekke müşriklerinin arasında, Necidli bir ihtiyar kılığında Şeytan da vardı. Müşrikler İslam’ın boy atıp intişar edişini engellemekten aciz kalınca, insî ve cinnî şeytanlar, Allah Rasulünü ve ashabını imha için bir plan yapmak üzere bir araya gelmişlerdi.

Sonunda bir pir-i fani görünümlü Şeytan, şeytanca bir teklifte bulundu. “Her kabileden birer ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. Onun üzerine hep beraber saldırsınlar ve onu hep beraber öldürsünler. Böyle yaparsak Hâşimoğulları kan iddia edemezler. Bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı da göze alamazlar” 

Teklif çok beğenildi. Bu kan, bir kabilenin elinde olursa onu asla temizleyemezlerdi. Öyleyse bütün kabilelerin eli kana bulanmalı, kimse kendi kabilesini bu cinayetin dışında tutmamalıydı.

Karar alınmıştı. Kırk kişilik bir suikast grubu hazırlanacak, grup Rasulallah’ın evini kuşatacak ve dışarı çıkmasını bekleyip saldırıya geçecekti.

Onlar daha toplantı halindeyken Cebrail aleyhisselam gelip olup bitenleri Allah’ın Rasulüne haber verdi. Efendimiz hemen harekete geçti.

Peygamberimiz, Mekke’nin ıssız sokaklarını aşarak Ebu Bekir’in evine ulaştı. Kapısını çaldı, içeri girmek için izin istedi. Ziyaret için alışıldık bir vakit değildi. Ebu Bekir, hane halkıyla birlikte hemen ayağa kalktı.

Bir gül esintisi gibi girdi içeriye Güllerin Efendisi.

“Anam babam yoluna feda olsun!” dedi Hazreti Ebu Bekir. “Vallahi bu saatte geldiğine göre, bunda mutlaka önemli bir iş var!”

“Gidiyoruz.” dedi Allah’ın Rasulü.

“Ne zaman?”

“Bu gece, vakti-i seherde.”

Sadık dost ağlamaya başladı, en kutlu yolculukta Efendiler Efendisi’ne yoldaş olacaktı.

Evin kızları Hazreti Esma ve Hazreti Aişe hemen yol azığı hazırlamaya koyuldular.

Hazreti Esma bir torbaya azık koyup, bir kırbaya da su doldurdu. Ancak kapların ağızlarını bağlamak için ip bulamayınca belindeki kuşağı çıkarıp ikiye böldü. Bir parçasıyla azık torbasının, diğer parçasıyla da su tulumunun ağzını bağladı. Göz ucuyla hazırlıkları takip eden Allah’ın Rasulü, ilerde büyük kahramanlıklar gösterecek olan Hazreti Esma’nın gayretini görünce;

“Allah bu kuşağının karşılığında cennette sana iki kuşak versin!” dedi.

Artık o hep “İki kuşaklı” diye çağrılacak ve bundan büyük bir mutluluk duyacaktı.

Gizli ve kestirme yolları çok iyi bilen Abdullah Bin Uraykıt kılavuz olarak tutuldu.

Develer ona teslim edildi ve üç gün sonra Sevr dağının eteğinde buluşmak üzere kendisiyle anlaşıldı.

Hazırlıklar tamamdı.

Allah’ın Rasulü evine geldi.

“Yatağımda bu gece sen yatacaksın.” dedi on dokuzundaki Hazreti Ali’ye. “Şu yeşil hırkamı üzerine ört. Korkma! Sana bir zarar erişmeyecektir.”

Efendimiz “El Emin” olduğu için Kureyş’ten pek çok kimsenin değerli eşyası emanet olarak onda duruyordu. Hepsini, sahiplerine verilmek üzere Hazreti Ali’ye teslim etti. Müşrikler hem onu öldürmek istiyor, hem de koca şehirde emanetlerini teslim edebilecekleri daha emin bir kimse bulamıyorlardı. Allah’ın Rasulünü öldürmek için bir araya gelenler birbirlerine güvenmiyor, ama ne gariptir ki herkese güven veren kişiyi öldürmek istiyorlardı.

Hazreti Ali çok genç, bir o kadar da cesurdu. Hiç tereddüt etmeden korkunç bir suikastın ölümcül yatağına, bir gül yatağına uzanır gibi uzandı. Efendimizin gül kokulu mübarek hırkasını üzerine çekti.

Kırk kişilik suikast çetesi, o gece Rasulallah’ın Merve tepesindeki evini kuşattı.

Avını kaçırmak istemeyen sırtlanlar sarmıştı kutlu evi.

Pencereden içeriyi gözetleyip, “Yeşil hırkasının altında yatıyor.” diyorlardı. Meleklerin uğrak yeri olan evin etrafını şimdi Allah’ın peygamberinin canına kast edenler kuşatmıştı.

Efendimiz, kızları Hazreti Fatıma ile Ümmü Gülsüm’ü ablaları Hazreti Zeyneb’in yanına bırakmıştı.

Hazreti Hatice ile bu evde yirmi beş yıl mutlu bir evlilik sürmüş, çocukları bu evde doğmuş, nübüvvetin pek çok hatırası burada yaşanmıştı. Önce, kızı Zeynep bu evden gelin gitmiş, sonra kızı Rukiye kocası ile Habeşistan’a hicret etmişti. Sadık eşi Hazreti Hatice ruhunun ufkuna yürümüştü. Şimdi de kendisi gidiyordu.

SAADET HANESİNE VEDA

Güllerin Efendisi son kez baktı bu saadet hanesine. Gözleri doldu. Şu oda Fatımatü’z Zehra’nın doğduğu odaydı. Şu oda Cebrail’e tahsis edilmiş, vahiy odasıydı. Şu oda Zeyd’in, şu oda Ali’nin, Hatice’nin odasıydı…

Bu yolculukta Mekke Melikesinin yanında olmasını ne kadar isterdi.

Hazreti Ali yeşil hırkanın altında sesizce yatıyordu.

Efendimiz kapıyı usulca açtı.

Yerden bir avuç toprak aldı, canına kast etmiş talihsizlerin üzerine serpti.

Yâsin Suresinin, “Önlerine bir duvar, arkalarına bir duvar çekip onları öyle bir kuşattık ki artık göremezler.” mealindeki ayetini okudu. Kılıçların parıltısı ve canilerin alev saçan korkunç bakışları arasından çıkarak bana, Allah’ın evi’ne geldi. Tavaf etti. Baktım, ağlıyordu.. Onu her şeye rağmen bir ana gibi bağrımda saklamıştım. Maruz kaldığı musibet ve belâlar karşısında metafizik gerilimini yitirmeden dayanması için Ona destek olmuştum.

Henüz elli üçündeydi.

Sahipleri Yesrib’e taşınmış boş evlerin kapıları sonbahar rüzgârında hazin sesler çıkarıyor, Allah’ın Peygamberinin kalbi bin parçaya bölünüyordu. İşte gidiyordu. Benden ayrılan sadece bedeniydi, kalbi bende asılı kaldı. Ruhunda müthiş bir hicran vardı. Biraz gittikten sonra geri döndü, gözleri dolu doluydu.

“Sensiz yapamazsam ne yapayım?” dedi.

“Gelir kalbini feth edersin” dedim.

SEVR YA DA ELVEDA MEKKE

Hasan Abdullah’la Sevr dağının eteklerindeyiz. Göklere doğru fışkırmış sert sivri kayalar, derin yarlar, ürpertici uçurumlar, “buraya çıkılmaz” diye haykırıyor. Kızgın güneşin yakıcı ışıkları sivri ve dik kayalardan aşağılara doğru boşanıyor.

Beyaz elbiseli insanların, kıvrıla büküle gökyüzüne doğru uzanan kayalıklarla kaplı daracık patika yolda tek sıra halinde yürüyüşleri güneşe yolculuğu andırıyor.

Biz de Hasan Abdullah’la birlikte yaklaşık iki saat sürecek bir tırmanışa geçiyoruz.

Ayakkabılarımız tırmanmaya elverişli sayılır, sırt çantalarımızda su ve takviye gıdalarımız mevcut…

Yakalanma, izimizi kaybettirme gibi korkumuz da yok. Gece karanlık değil. Güneşin şiddetinden beyaz şemsiyelerimizin gölgesine sığınabiliyoruz.

Güllerin Efendisi ile Hazreti Ebu Bekir düşüyor hayalimize.

Gece karanlık, yol yok, sarp kayalar, korkunç uçurumlar, takip edilme ve nihayet yakalanma tehlikesi.

Hasan Abdullah’ın gözyaşları, onları andıkça kızgın kayaların üzerine düşüyor.

Harı biraz geçmiş sonbahar sıcağında bile ancak otura kalka zirveye doğru ilerleyebiliyoruz.

Öyle bir dağ ki, ortasına geldiğinizde bile zirvesi görünmüyor. Sürekli dönmeniz gereken köşeler var. Her köşeden önce, “Yoksa burası mı?” diyorsunuz, ama her seferinde biraz daha tırmanmanız gerektiğini anlıyorsunuz.

Ter içindeyiz. Bir ara dizlerimizin dermanı iyice kesiliyor.

Sarp bir uçurumun başında, gökyüzüne kurulu bir kürsü gibi duran koca bir kayanın üstüne oturuyoruz.

Ülkemizde yaşanan acılardan dolayı kalbi kırık ve yüreği pek yorgun olan Hasan Abdullah,

“İşte buradan” diyor, “bu dar patikalardan yürüdü iki sadık dost. Kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanların ruhlarında hicret ateşi, gökyüzüne tırmanan bu dar, bu zor yollarda tutuşturuldu. Dünya çapında köklü tesirleri olmuş büyük hareketlerin mensupları mutlaka bir hicret gerçeğiyle karşı karşıya kalmışlar. Yüce davalar asıl başarılarını, muvaffak oldukları bu hicret hâdisesinin sonrasında yakalamışlar.

Bu yönüyle Müslümanların hayatlarında hicret, zamanın belli bir döneminde gerçekleşmiş ve bitmiş tarihî bir hadise değil.

Geçmişten bugüne değin yüce bir davanın idealist insanları, her ne zaman doğup büyüdükleri çevrede hor görülüp baskı ve yıldırma çabalarına maruz kalmışlarsa, yeni ufuklar aramak ve imanın kök salacağı başka gönüller bulmak için yollara dökülmüş, hicret gibi kudsî bir göçü hayata geçirmişler.

Bugün de öyle değil mi?

Dünyamız, binlerce genç insanın ruhlarında tutuşan hicret ateşiyle aydınlanmıyor mu?

Bu fedakâr ruhları, canları gibi sevdikleri ülkelerinden ayıran şey nedir?

Neden anne ve babalarını, sevdiklerini yaşlı gözlerle bırakıyorlar geride?

Ellerinde dünyalarını sığdırdıkları birer bavulla, adını bile zor telaffuz ettikleri beldelere neden gidiyorlar?

Hayat neden bin parçaya bölünüyor?

“YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK!”

Neden, yüce bir davaya gönül vermiş bu insanlar haklarından mahrum ediliyor? Neden malları gasp ediliyor? Hakarete uğruyor, aç kalıyor, zindana atılıyor, işkence görüyor,  hatta ölüyorlar. Neden?

Hayalleri, aşkları, sevdaları yok mu bu yiğitlerin?

Tıpkı ilk Işık Süvarileri gibi onlar da bir inancın yüceliğinde sevmediler mi hayatı?

Kış, arkasına aldığı bütün orduları ile saldırsa, fırtınalar şiddetini artırdıkça artırsa, yollar varıp köprülere dayansa, köprüler alevlere teslim olsa, bin kez budasalar, bin kez kırsalar körpe dalları… Bu kutlu kavga bitmedi, bitmeyecek. “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

Saraylar saltanatlar çöker

kan susar bir gün

zulüm biter.

Menekşeler de açılır üstümüzde

Leylaklar da güler.

Bugünlerden geriye,

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar için direnenler… (Adnan Yücel)

Hasan Abdullah gökyüzünün bu noktasında semavi bir hatip gibi coşuyor. Bir ara hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.

Gözyaşları yükseklerden düşüyor.

SEVR SULTANLIĞI

Biraz sakinleşince kalkıp yolumuza devam ediyoruz. Bir dağın tepesine değil de sanki gökyüzüne çıkıyoruz.

Yokuşlarda dura kalka, susa konuşa sonunda Sevgili’yi saklayan Sevr sultanlığına varıyoruz.

Bir dağ başı burası…

Gökyüzüne kurulmuş minik bir kamp yeri…

Gökyüzünün bu noktasında namaz kılanlar, ağlayanlar, Sevr sultanlığını ziyaret için sırada bekleyenler…

Sevr sultanlığı insana bambaşka şeyler söylüyor.

Peygamber dahi olsan bir bedel ödemeden, var gücünü harcamadan, hak etmeden İlahî yardımı elde edemeyeceğini haykırıyor.

Ancak ta yürekten “Bittim ya Rabbi!” diyenlere, “Dayan kulum, yettim!” denileceğinin sırrını fısıldıyor.

Eğer zirvelere göz koyduysan “yokuşlarda susamanın” gerekliliğini anlatıyor.

Bu gökyüzü kampında biz susuyoruz ve Sevr sultanlığı sırlarını sinemize dökmeye başlıyor:

Yarın: 15. Bölüm, “Ben Sevr…”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin