Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi: “Müzakereli Risale-i Nur okuyun”

YORUM | CEMİL TOKPINAR

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi 40 yılı aşkın bir süredir tanıyıp sohbetlerinden ve kitaplarından istifade ediyor olsam da bizzat tanışıp misafiri olmak 2015’te nasip olmuştu. Adeta bir eğitim merkezi vazifesini gören kampta beş gün kalıp sohbetlerine ve derslerine iştirak etmiş, buradaki “ibadet, dua, ilim ve hizmet” merkezli hayatı bütün yönleriyle yaşamak bahtiyarlığına kavuşmuştum.

O ziyaretimin üzerinden dört yıl geçmiş, çok acılı ve çileli olaylar yaşanmıştı. Her ne kadar irtibatımız devam etse de Hocaefendiyle bizzat görüşmek çok farklıydı. Onu görmeyi, mübarek simasını doya doya seyredip sohbetlerinden istifade etmeyi, kampta bulunan veya ziyarete gelen hizmet kahramanı büyüklerimizle sohbet edip kucaklaşmayı çok istiyordum. “Gayri dayanamam ben bu hasrete” deyip, bir Eylül sabahı yollara düştüm.

Havaalanına indiğimde ziyaretlerim boyunca bana refakat edecek olan kardeşimiz 40 yıllık bir dost gibi gülümseyen çehresiyle beni karşıladı. Önce New Jersey’deki Ant Store isimli kitap kafeye uğrayıp yemek ve çay eşliğinde biraz dinlendik. Sonra da Hocaefendinin bulunduğu Saylorsburg’un yolunu tuttuk.

Kampa vardığımızda akşam karanlığı çökmek üzereydi. Mescitteki cemaate yetişemediğimiz için misafir olarak kalacağımız odamızda namazımızı kılıp ana binaya geçtik.

Diyebilirim ki, her anı dolu dolu geçen çok verimli bir ziyaret oldu. Kampta geçen bir haftamın her bölümünü sırasıyla anlatmak çok uzun olacağı için belli başlı noktaları paylaşmakla yetineceğim.

Burada Hocaefendi’nin bizzat bulunduğu ve misafirler dâhil herkesin katıldığı üç önemli program var. Bunlar sabah dersleri, dua saati ve akşam oturumu.

Biz de kamptaki programlara akşam oturumuyla başladık. Akşam namazından sonra küçük salonda yapılan bu toplantılarda yeni gelenlere “Hoş geldin” diyen ve tanışan Hocaefendi, hal hatır soruyor, dünyanın farklı yerlerinden ulaşan haberleri alıyor, soruları cevaplıyor. Benim katıldığım günlerde dünyanın farklı ülkelerinden gelen gruplar, öğrenciler, işadamları, akademisyenler ve gazeteciler vardı.

Hocaefendi ilerlemiş yaşına ve çeşitli hastalıklarına rağmen gelen herkesle, hatta çocuklarla dahi ilgileniyor, ikramda bulunuyor ve hediyeler veriyor. Günlük programlarda gelen misafirlerden göremediği kimse varsa, nerede olduğunu, bir probleminin olup olmadığını soruyor. O muhteşem hafızası sadece ilim ve tedrisat esnasında değil, misafirlere ilgi, vefa ve ikramda da kendisini gösteriyor.

“Rabbim bizi Ashab-ı Rıdvan’a arkadaş etsin”

İlk akşam bir hizmet kahramanı olan Mehmed Özyurt Hocanın vefat yıldönümü vesilesiyle hatıralarını istirham ettik. O da Mehmed Hocanın ilminden, tevazuundan ve hizmetlerinden bahsetti.

Bu arada bir dua ve temenni vesilesi olan bir hususu arz ettim. “Hocam” dedim. “Fetih Suresinde geçen ‘Şüphesiz Allah, o ağacın altında sana biat eden müminlerden razı olmuştur’ mealindeki ayeti okurken bu süreçte sizin ve hizmetin etrafında kenetlenen ve sebat gösteren kardeşlerimiz aklıma geliyor. İnşallah Rabbim bizi Ashab-ı Rıdvan’a arkadaş etsin. Bir de son günlerde Ahzab Suresi 33. Ayette Efendimizin (s.a.v.) hanımları olan annelerimize hitaben ‘Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor’ mealindeki cümleyi düşünüyorum. Eğer Rabbimiz çektiğimiz acı ve ıztıraplarla bizi günahlardan arındırıp ahirete tertemiz gönderirse ne mutlu bize.”

Biraz uzun olan bu hissiyatımı ve kanaatimi dikkat ve sabırla dinleyen Hocaefendi, “Hay ağzın şeker şerbet yesin. Ben de yalnızken böyle düşünüyorum” diyerek memnuniyetini belirtti.

Akşam sohbetleri bir derece serbest gündem olması yanında ikramlarla da muhabbete vesile oluyor. Her akşam güzel koku, dondurma, çikolata ve benzeri şeyler ikram ediliyor. Çocuklara ise daha özel, büyük çikolatalar ve gofretler hediye eden Hocaefendi, çocuklar dâhil hiç kimseye elini öptürmüyor. Teşebbüs eden olursa, “Estağfirullah” diyerek elini çekiyor.

Dikkat çeken bir husus da bu ikramlardan Hocaefendi’nin bir şey yememesi. Nadiren çok az bir miktar yediği oluyor. Aslında normal yemek öğünlerinde de bir kişinin günlük ihtiyacı olan gıdanın belki dörtte birini bile yemiyor, bazen yemek tabağı neredeyse hiç eksilmeden geri dönüyor. Aklı, fikri, yüreği, duyguları sürekli mazlum ve mağdur kardeşlerimizin ıztırabıyla inliyor. Böyle bir hâle bir insan vücudunun tahammül etmesi mümkün değil. Buna rağmen ayakta olması, Rabbimizin büyük bir inayeti ve lütfu.

Çoğu kez aç, uykusuz, yorgun ve hasta olmasına rağmen sabah derslerine, dua saatine ve akşam oturumlarına katılıyor, namazlarını da ayakta kılıyor. “Rabbim sıhhat, afiyet, şifa, güç, kuvvet, enerji, inşirah, sekine ve uzun ömür versin” diye her gün defalarca dua etmeliyiz diye düşünüyorum.

Ayrıca bizim görmediğimiz vazifeleri var: Dergiye yazı yazmak, mektupları cevaplamak, istişarelere katılmak, talep eden medya mensuplarına röportaj vermek, dua ve evradlarını okumak, nafile namazlarını eda etmek, danışanlara tavsiyelerde bulunmak gibi. Manevî âlemlerdeki ahval ve vazifelerine ise hiç girmiyorum. Hem bu yazının sınırlarını aşar, hem de benim gibi kalbi uykuda birisinin haddi değil ki o sahada kalem oynatsın.

“Allah hizmette yaşatsın, koştursun ve öldürsün”

Onun bütün olumsuzluklara rağmen hizmete koşmasını görünce serkeş nefsime şöyle diyorum:

“Ey konum haini nefsim! En ufak bir engelde, en basit bir problemde tembellik ediyorsun, şu hâle bak ve ibret al, iman ve Kur’an hizmetinde aşk ve şevkle küheylanlar gibi koştur. Hakkıyla hizmet yapamıyorsan bile hiç değilse karınca misali hizmet yolunda yaşa, hizmet yolunda koştur, hizmet yolunda öl.”

Sabah derslerinde Risale-i Nur, hadis ve fıkıh kitapları takip ediliyor. Benim bulunduğum günlerde Şualar’dan 1. Şua okunuyordu. Bu bölümü Eskişehir Hapishanesinde yazan Üstad Hazretleri, 33 ayetin iman ve Kur’an hizmetine yönelik işarî müjdelerini anlatıyor. Hocaefendi ders esnasında kısa açıklamalar yapıyor veya soruları cevaplıyor.

İlk ziyaretimde de beni hayran eden bir husus yine dikkatimi çekmişti. Hocaefendi her vesileyle Üstad Hazretleri ve yakın talebeleri olan ağabeylerden, Risale-i Nur’dan bahsediyor, belki günde 20-30 kez isimlerini anıyor, rehber ve ölçü olarak yâd ediyor.

Sabah derslerine katılamayan kimseler olursa merak ediyor, ismen soruyor, hastalık veya bir problemi olup olmadığını öğrenmek istiyor. Derse katılan talebelerin durumlarıyla özel olarak ilgileniyor, hatta hicret eden akrabaları varsa onlar hakkında bilgi alıyor. Sabah dersine birkaç dakika geç kaldığım bir gün beni de merak etmiş, bir problemim olup olmadığını sormuş. Tam ders için çıkmak üzereyken kaldığım yere gelerek bu durumu haber veren kardeşimizle birlikte mescide koştuk.

Kampta capcanlı bir hizmet hayatı var. Hemen her an toplantılar, istişareler, dersler, programlar, sohbetler oluyor. Her zamanki gibi beş vakit ezan okunuyor ve bütün odalardan duyuluyor. Namazlar mescitte tadil-i erkânla ve cemaatle eda ediliyor, topluca uzun tesbihat yapılıyor ve her gün cemaatle teheccüd namazı kılınıyor.

Akşam namazından yaklaşık 45 dakika önce dua saati başlıyor. Sağlığı müsaitse Hocaefendi de katılıyor. Okunacak yer bazen herkesin kendi seçimine bırakılıyor, bazen ortak bir yer belirleniyor. O saatte herkes Kur’an, Kulûbüddâria veya Büyük Cevşen okuyor. Ben de Tahmidiye ve Cevşen okuyarak başta Hocaefendi ve tüm hasta kardeşlerimiz için dua ettim. Bir dua saatinde de mescitteki herkes beşer adet Fetih Suresi okuduk.

“Değerlerimizden taviz veremeyiz”

Hocaefendi, gerek başka din ve kültür mensubu kimselerle yapılan diyalog faaliyetlerinde, gerekse hicret eden kimselerin bulundukları ülkelere entegre olması konusunda “temsil keyfiyetini” ve “kendi değerlerimizden taviz vermeme” şartını ısrarla vurguluyor.

On yıl önce hidayetle şereflenmiş ve bir hizmet kurumunda müdürlük yapan birisi, “Diyalog faaliyetlerinde hangi noktalara dikkat etmeliyiz?” diye sorduğunda, “Kendi değerlerimizden taviz veremeyiz” diye cevaplamaya başlamıştı.

Yine dünyanın farklı ülkelerinden gelen misafirlere tavsiyelerde bulunurken en çok dikkat çektiği husus, “Bulunduğunuz beldelerde temsil keyfiyetiyle hizmet edin ve o ülkeye entegre olun” şeklindeydi.

Hizmetin yaşadığı kış, bahara dönerse…

Burada her şey hizmet ve ibadet odaklı olduğu için yemek ve çay muhabbetine uzun zaman ayrılmıyor. Bir programdan çıkıp ötekine yetişmek için tam bir koşturmaca var. İlk geldiğimde Ocak ayıydı ve şiddetli bir kış vardı. Bu yüzden geniş bahçenin yeşil hâlini görememiş, beş gün boyunca bembeyaz karları seyretmiştim. Bu defa ise bütün günler pırıl pırıl güneşli, ağaçlar yeşil ve çimler capcanlıydı. Bahçe düzenlemesi çok güzeldi.

Misafir kaldığım binadan ana binaya gidip gelirken sabah serinliğinde yeşil çimlerde kahvaltı yapıp çay yudumlayarak Risale okumayı hayal ettim. Mümkün olmayacağını biliyordum, ama bir ümidim vardı. Haftada bir mağdurlar için bahçede düzenlenen kermesten kahvaltılık alır, birkaç arkadaşla bu hayalimi yerine getiririm diyordum. Maalesef o hafta kermes yapılmadı ve hayalimiz bir başka bahara kaldı.

Her neyse… Kampın kışını da, güzünü de gösteren Rabbim, hizmetimizin yaşadığı güzden ve kıştan sonra baharını ve yazını da gösterirse değmeyin keyfimize. Zaten çay tiryakilerinin arzusu, cennette Efendimiz ile (s.a.v.) çay içmek değil mi? Bir de sahabe efendilerimizle piknik yaparsak tüm çekilen acılar ve mahrumiyetler tatlı bir hatıraya dönüşür. Zaten şimdiden “Hey gidi günler” demeye başlamadık mı? Oysa 1994’te o vaaz videosunu izlerken, o günlerin geride kaldığını düşünüyordum.

Yine bir akşam sohbetindeydi. Yeni gelenlerle tanışmalar, hal hatır sorma ve ikramlar olmuştu. Hocaefendi kısa cümlelerle mesajlar veriyordu. Bir ara, “Başımıza gelen bütün çilelere karşı şikâyet etmeye hakkımız yok. Rabbimizden ve kaderden ne gelirse rıza ile mukabele ederiz” dedi. Bu arada bir çocuk ezbere “Bir Yiğit Vardı” şiirini okudu. Hepimiz duygulanarak dinledik. Hocaefendi ona ve birkaç çocuğa çikolatalı gofret hediye etti.

Sahabelere arkadaş olursak, bin can feda olsun!

Sonra bir şey söylemek istediğimi belirttim. “Hocam aslında bütün bu çektiğimiz acıları biz istedik, sanki dua ettik bunları yaşamak için” diyerek şöyle devam ettim:

“Sizler sahabe efendilerimizin hayatını öyle güzel anlattınız ki, Hz. Hamza, Hz. Mus’ab, Hz. Abdullah bin Cahş gibi kahramanların hayatını dinleyen bütün kardeşlerimiz ‘Ah keşke yerlerinde biz olsaydık, onlar gibi fedakârlık sergileseydik, biz de onlara arkadaş olsaydık’ diye düşündüler. Rabbimiz de bu samimi duaları kabul etti. Bize çok hikmetli bir imtihan verdi. Tabii ki o tür imtihanlar bir eli yağda bir eli balda kazanılmaz. Acı ve ıztıraplar Çağrı filmi izlemek gibi tatlı ve kolay değil. Hepimiz farklı imtihanlar altında inliyoruz, kan ağlıyoruz. Eğer bu acıları çekerek Bedir ve Uhud yiğitlerine arkadaş olacaksak, Üstadımızın dediği gibi bin can feda olsun.”

Bu ifadelerim Hocaefendi’nin çok hoşuna gitmiş olmalı ki, hemen başındaki takkesini çıkarıp benim kucağıma attı. Ben de memnuniyetle aldım, öptüm ve kendi takkemi çıkarıp onu giydim.

Aslında benim ara sıra söylediklerim Hocaefendi’nin bildiği hususlardı. Ancak kendisini sevenlerin ve yolunu takip edenlerin kanaatlerini önemsiyordu. Ben de böylece tespitlerimin isabetli olup olmadığını öğrenmiş oluyordum.

Bir başka akşam Hocaefendi ile bire bir görüşmemiz oldu. Kısaca yapmaya çalıştığımız hizmetlerden, yazı, seminer, sohbet gibi faaliyetlerden bahsederek, “Hizmet adına daha başka ne yapabiliriz?” diye sordum. O da, “Dört beş kişi de olsa bir araya gelip Risale-i Nur’u müzakere ederek okuyun. Küçük de olsa sonradan katılanlarla büyür” cevabını verdi. Ben de Youtube’da bir kanal açtığımızı ve Risale dersleri yaptığımızı anlattım. Memnun oldu ve özellikle gençlerin Youtube’u çok izlediğini dile getirdi.

Bu son tavsiyesi bana çok manidar geldi. Sadece Risale-i Nur okumak değil, “grup hâlinde” ve “müzakere ederek” okumak noktalarına özellikle dikkat çekmesi çok önemliydi. Çünkü Risale okumanın en tesirli, en feyizli, en ihlaslı, en anlaşılır yöntemi buydu: “Grup hâlinde müzakereli okumak.”

Belki paylaşılacak çok şey var. Ama çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Bu yüzden azamî dikkat ve ihtiyatla, hiç isim, yer ve olay belirtmeden yazmaya çalıştım. İnşallah istifadeye vesile olur.

13 YORUMLAR

  1. super, asrın dertlisi hz ustadın ufkuna idrakimiz ulasamadi henuz, icinde yasadıgımız insanlıgımızı dolayısı ile allahla irtibatımızı öldüren kemiren fitneden kotulukten bizi esir eden zehirli baldan, girdaptan kendimizi kurtarmanın baska careside yok yazılan eserleri anlayarak okumalıyız. iyi ki fethullah hoca gibi velayeti, iradesi yuksek bir rehberimiz var. Allah ondan ve sizlerden razı olsun

  2. Sayın Cemil Abi,

    Dün akşam yani 19 Ekim 2019 tarihinde akşam yatarken Hocaefendi ile görüşme şansım olursa haddimi aşarak hissiyatımı kendisine böyle söylemek istiyorum dıye hayal etmiştim. Bugünkü yazınızda siz de aynı şeylerden bahsetmişsiniz. Ben de aynen Hocaefendi gibi “Ağzınız şeker şerbet yesin” diyorum.

    Kendime göre Hocaefendi her ne kadar davasısını hak olarak görse ve bilse bile bizim gibi insanların bunu teyit etmesinin bir insan olarak kendisini çok memnun edeceğini düşünmüş terbiyesizlik bile olsa yapmam lazım demiştim. Bizim yerimize siz yapmışssınız. Allah razı olsun.

    Selametle

  3. Allah razı olsun,
    Müzakereli okuma nasıl olmalı? Ayet, Hadis, İlmihal, Siyer, Nurlar, Pırlanta bilgimiz pek zayıf. Bir araya gelip müzakereli okuyalım dendiğinde konu hep farklı alanlara kayıyor ya da anlayış ve algılar farklılığından kaynaklı çatışmalar yaşanabiliyor. Tavsiyeleriniz nedir?

  4. Rabbim sizden ebeden razı olsun. Bir gün sizi Aachen a davet etmek isreriz kıymetli ağabeyim. Rabbim bizi O’nun rızası için seven hakiki ihlaslı kardeşlerden eylesin inşaallah.

  5. Kaleminize sağlık Cemil bey. Duygularıma ortak bir tercüman olmuş bazı düşünceleriniz. Çok mutlu oldum yazıyı okurken.
    Risale okumaya, müzakere etmeye devam..

  6. HIZMETE GÖNÜL VEREN İNSANLAR GEŞMİŞTE, EN ŞİDDETLİ ZÜLMÜ ALNI SECDELİ İNSANLARDAN GÖRECEKLERİNİ TAHMİN EDİYORLARMİYDI???
    Ben şahsen Ordu ve CHP den dahi bu zülmü beklemiyordum..
    Dünyada ki hiçbir ideolojik gurubun, hizmet mensublarına bu siyasal islamcıların ( vede yardımcı olan bilumum bütün tarikat ve cemaatlerin, artı bireysel müslümanların) yaptığı vahşet derecesındeki zülmü yapacaklarına inanmıyorum.
    Peki nasıl oluyor da müslümanlar bu kadar birbirlerine karşı vahşileşiyorlar???
    Yani tepedekilerini anladım. Amma bütün bir millet topyekun, bu zülüm kervanına nasıl dahil olmuş onu anlayamıyorum.
    Mesela Ahmet Akgündüz, cübbeli ve bütün müritleri, menzil şeyhi ve bütün müritleri, durmadan gece gündüz sürekli islam diyen milyonlarca TC vatandaşı yapılan bu zülmü çok normal görüyor… Hiçbir gerekçe göstermeden cemaate kin ve öfke dolular….
    Bu kin ve nefretin kaynağını bir türlü bulamadım …..
    -İranla yapılan uluslarası hukuka aykırı ticaret..
    -Erdoğana ve tayfasının kanunsuz işlerine musamaha gösterilmemesi…
    Esas olarak bu iki konunun dünya gündemine taşınmasına vesile olunması hainlik olarak görülüyor ve bu iki neden için ölümüne bir vahşet reva görülüyor…
    Bu iki sebebin devasa büyüklükteki kin ve nefrete sebep olmasını algılamakta zorlanıyorum…
    Bambaşka bir kaynağı olmalı bu kin ve nefretin öyle değil mi?

    Terörist olmadığınız kesin.
    Belki heybelerindekini sizlere fırlatıyorlar??……

  7. Çok değerli abim, sayenizde sanki bende hoca efendinin sohbetindeymişim gibi hissettim. Kıymetli değerlendirmeleriniz için Allah razı olsun.

  8. Allah razı olsun abi istifade ettim fakat aklıma takıldı bahçede çay içip Risale dersi niye olmaz dediniz,onu anlayamadım.Allah için sadece merakımı mucip oldu.saygilar

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin